BEYDÂVÎ TEFSİRİ:

Envâru't - Tenzîl ve Esrâru't-Te'vîl

Kâdî Beydâvî,

Ebû Sa’îd Abdullah b. Ömer b. Muhammed b. Ali, Şîrâzî,

Şâfiî (ö. 685/1286)

Hamd O Allah'a mahsustur ki, Furkân'ı (Kur'ân-ı Kerîm’i) âlemleri uyarması için kuluna indirdi. Öz Arapların hatiplerine en kısa sûresinin bir benzerini getirmeleri için meydan okudu da buna gücü yeten biri çıkmadı.” Adnan”ların en güzel konuşanlarından ve” Kahtan”ların en iyi hatiplerinden buna kalkışmak isteyenleri susturdu, öyle ki, bunun karşısında kendilerini büyülenmiş gibi gördüler.

Sonra insanlara, ihtiyaçlarına göre indirilenleri açıkladı ki, âyetlerini iyice düşünsünler ve akıl sahipleri de bundan gereği gibi öğüt alsınlar. Bu sebeple onlara Kitab'ın anası sayılan muhkem âyetlerdeki perdeyi ve öteki müteşabih olanlardaki rumuzları te'vil ve tefsir ederek açtı. Derin gerçekleri ve ince nükteleri de ortaya koydu ki, mülk ve melekutun sırları ve kuds ve ceberutun saklıları onlara görünsün de üzerinde iyice düşünsünler. Âyetlerin nasslarından ve parıltılarından çıkan hüküm ve konuları önlerine serdi ki, üzerlerindeki kirleri onlardan gidersin ve onları tertemiz etsin.

Kim huzur-ı kalp ile buna kulak verirse, o iki âlemde övülür ve mes’ut olur. Kim de dönüp ona bakmaz ve onun nûrunu söndürmeye kalkışırsa, kınanır ve ateşe girer.

Ey varlığı vâcib olan, ey cömertliği taşan ve herkesin maksudu olan Allah'ım, ona (Efendimiz'e) öyle bir salât et ki, onu her iki dünyada azîz etsin ve çektiği sıkıntıyı unuttursun. Ona yardım edip dini sağlamlaştıranlara da rahmet eyle. Onların bereketlerinden bizi nasipli kıl ve bizleri onların gıpta edilen yollarına sevk eyle. Onlara da bizlere de çokça salât ve selâm eyle.

İmdi, ilimlerin en büyüğü, en şereflisi ve en parlağı tefsir ilmidir; o dinî ilimlerin başkanı ve başıdır, şerîat kurallarının temeli ve esasıdır. Ona ancak din ilimlerinin usûl ve furûunda mahir olanlar ve Arap dili edebiyatında üst dereceye çıkanlar el atabilir. Uzun süredir bu konuda bir kitap yazmayı düşünüyordum. Bu öyle bir kitap olmalı idi ki, ashâbın büyüklerinden, tâbiîn ulemasından ve diğer selef-i sâlihînden bize ulaşanları içine alsın, ince nükteleri ve derin işaretleri içinde bulundursun. Benim ve benden önceki son devir alimlerinin buluşlarını da yansıtsın. Meşhur sekiz kırâat imamlarının ve muteber şaz kırâat ustalarının okuyuşlarını da içine alsın. Ancak sermayemin azlığı beni bundan engelliyor ve bu yola girmeme mani oluyordu. Sonunda istihare ettikten ve güzel işaretler aldıktan sonra bu niyetimi gerçekleştirmeye karar verdim ve bittikten sonra ona "Envâru't - Tenzîl ve Esrâru't-Te'vîl” adını koymaya karar verdim.

İşte şimdi konuya giriyor, Allahü teâlâ’nın tevfik ve inayeti ile sözüme başlıyorum. Her hayra muvaffak kılan ve her isteneni veren O'dur.

1 / FÂTİHA SÛRESİ

Mekke'de inmiştir. 7 âyettir.

Ona Ümmü'l - Kur'ân (Kur'ân'ın Anası) ismi verilir; çünkü onunla açılmış ve onunla başlamıştır; sanki onun aslı ve kaynağı gibidir. Bunun içindir ki, ona Esâs (temel) denilir, bir de o; Kur'ân-ı Kerîm'deki Allahü teâlâ'ya övgüyü; emir ve yasağı ile ibâdet etmeyi; vaat ve tehdidini yahut da nazari hikmetlerden ve amelî hükümlerden ibaret birtakım manalarını içine alır. Bunlar da insanı doğru yola götürür, mutlu kimselerin mertebelerini ve bedbaht insanların düştüğü kötü durumlarını gösterir.

Ona bu mülahazalardan dolayı Kenz (Hazine) Vâfiye ve Kâfiye (Yeterli) sûresi de denir. Ona hamd, şükür, dua ve Allah'tan istemeyi öğreten sûre de denir. Çünkü içinde bunlar da vardır. Namaz sûresi de denilir, çünkü namazda okumak vâcip ve müstehaptır. Ona Sâfiye ve Şifa sûresi de denilir; çünkü Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem: O, bütün hastalıklara şifadır, buyurmuştur.

Ona Seb'u'l - Mesânî de denilir; çünkü ittifakla yedi âyettir. Ancak kimileri besmeleyi saymış, en'amte aleyhim'i saymamıştır; kimisi de bunun aksini söylemiştir. Mesânî (tekrarlanan) denilmesi de namazda tekrarlandığı yahut iki kere indiği içindir, Eğer o rivâyet sahih ise bir kere namaz farz kılınırken Mekke'de, bir kerede de kıble değiştirilirken Medîne'de inmiştir. Onun Mekkî olması ise sahihtir. Çünkü Allahü teâlâ:

"Yemin olsun ki, sana tekrarlanan yedi âyet indirdik” (Hicr: 87) buyurmuştur ki, bu da kesin olarak Mekke'de inmiştir.

1

 Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.

"Bismillahirrahmânirrâhîm” Fâtiha'dandır ve her sûredendin Mekke ve Kûfe kurra ve fakihieri, Abdullah bin Mübarek rahmetüllahi aleyh ve İmâm-ı Şâfiî bu görüştedirler. Medîne, Basra, Şâm kurra ve fakihieri ile İmâm-ı Mâlik ve de bunlara muhâliftirler. Ebû Hanîfe rahmetüllahi aleyh bu hususta açık bir şey söylememiş; onun sûreden olduğunu sanmıştır. İmâm-ı Muhammed bin Hasen'e bunu sordular, o da: İki kapağın arasındakiler Allahü teâlâ'nın kelâmıdır, dedi.

Bizim (Şâfiîlerin) delilleri de şu hadislerdir: Ebû Hureyre radıyallahü anh'ten rivâyet edildiğine göre aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz:

"Fâtihatül kitap sûresi yedi âyettir, birincisi bismillahirrahmânirrâhîm'dir,” buyurmuştur. Ümmü Seleme radıyallahü anha da şöyle buyurmuştur: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem Fâtiha'yı okudu ve bismillahirrahmânirrâhîm elhamdü lillâhi rabbil âlemîn'i bir âyet saydı. Bu sebeple tek başına bir âyet olup olmamasında ihtilâf edilmiştir.

Bir delilimiz de iki kapak arasındakilerin Allah kelâmı olduğuna icma edilmesi ve Kur'ân'dan olmayan şeylerin ondan soyutlanması hususunda o kadar titizlik gösterilmesi, hatta âmin'in yazılmamasına rağmen onun Mushaf'ta bırakılmasıdır.

Besmelenin başındaki be mahzûf bir şeye mütealliktir (bağlıdır), takdiri, bismillahi ekrau (Allah'ın ismiyle okuyorum) demektir. Çünkü onun okuduğu şey tilavet edilmektedir. Aynı şekilde her iş yapan da besmele çekerken besmeleyi kendine başlangıç yapar. Bu da "başlıyorum” fiilini takdir etmekten daha iyidir; çünkü buna uygun ve buna delâlet eden bir nakil geçmemiştir. İbtidaî (başlamam Allah'ın ismiyledir) şeklindeki takdir de pek doğru değildir, çünkü bunda da çok kelime takdir edilmiş olur.

Mâ'mul'un (bismillâh'ın) başa alınması burada daha etkili olmuştur, nitekim (geminin yüzmesi Allah iledir) (Hûd: 41) âyetinde ve (yalnız sana ibâdet ederiz) âyetinde de öyledir. Çünkü bu önemlidir, tahsise daha çok delâlet eder, sonra varlık sırasına daha uygundur; çünkü Allahü teâlâ'nın ismi, okumadan öncedir. Nasıl olmaz ki, ona alet kılınmıştır, çünkü hiçbir işe Allah'ın ismi anılmadan başlanmaz. Çünkü Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem: Bismillah ile başlamayan önemli her iş yarım kalmaya mahkumdur, buyurmuştur.

Şöyle de denilmiştir: Be edâtı musahabe (birliktelik) içindir,  

Bundan sonrası kulların ağzı ile söylenmiştir; Allah'ın ismi ile nasıl bereket umacakları, nimetine nasıl şükredecekleri, lütfünden nasıl isteyecekleri öğretilmiştir.

Tek harflerin hakkı meftuh olmak iken meksûr kılınması harflikten ve harf-i cerlikten ayrılmamasından dolayıdır. Nitekim emir lâm(liyektüb) ve zâhir ismin başına gelen lâm da (lizeydin) meksurdur, bununla ibtida manasına gelen lâm'ı ayırmak için böyle olmuştur.

İsm lâfzı Basra ekolüne göre sonlan hazf edilen İsimlerdendir. Çünkü bunlar çok kullanılır, başları da sâkin kılınmış, başlamak mümkün olması için de vasi hemzesi getirilmiştir. Çünkü harekeli harfle başlamak ve sükûn üzere durmak adetlerindendir. Esma, esamiy, sümey ve sümmiyet şeklinde çekimi yapılması da buna şahitlik eder. Hüden vezninde sumen şeklinde gelmesi de ayrı bir delildir. Şâir şöyle demiştir:

Allah sana mübarek bir isim vermiştir,

Sen nasıl onu tercih ettinse O da etmiştir.

"Kalb” (kelimeyi ters çevirme) her zaman görülen bir şey değildir.

İsm sümüvden türetilmiştir; çünkü o, isim sâhibi için yüceliktir ve onun için bir alamettir. Kûfe ekolüne göre ise ism sime'den türetilmiştir (ters çevrilmiştir). Aslı vesm'dir, vâv atılmış, onun yerine vasi hemzesi getirilmiştir, i'lali az olsun istenmiştir. Bu da başı hazfedilen kelimeye hemzenin geldiği bilinmemekle reddedilmiştir.

Sim ve süm de lügattir, şâir şöyle demiştir:

Her sûrede ismi geçen Zatın (Allah'ın) ismiyle (simuh).

Eğer isimcîen lâfız kastedilirse o isim sâhibinden başkadır, çünkü ayrı ayrı kararsız seslerden oluşmuştur. Milletlere ve çağlara göre değişir. Bazen ayrılır, bazen de birleşir. Müsemma (isim sâhibi) ise böyle değildir. Eğer ondan bir şeyin zâtı kastedilirse, isim sâhibi ile aynıdır, ancak bu manada meşhur değildir.

Allahü teâlâ’nın:

"Rabbinin ismi yücedir” (Rahmân: 78) ve "Rabbinin ismini tesbih et” (Alâ: 1) âyetlerinde isimden kastedilen lâfızdır; çünkü Allahü teâlâ'nın zâtını ve sıfatlarını noksanlıklardan tenzih etmek gerektiği gibi kendisi için konulan lâfızları da pis şeylerden ve edepsizlikten tenzih etmek gerektir.

Yahut da bu âyetlerdeki isim lâfzı zâittir (araya sıkıştırılmıştır). Şairin şu mısraında olduğu gibi:

Bana bir yıl ağlayın, sonra size selâm (ismi) olsun.

Eğer ondan sıfat kastedilirse - nitekim Şeyh Ebû'l- Hasen Eş'arî'nin görüşü de öyledir - o zaman onun dediği gibi müsemmanın aynıdır, aynı değildir, ne aynıdır ne de gayrıdır bölümlerine ayrılır (yeri burası değildir).

Neden Allahü teâlâ: Bismillah, dedi de billah, demedi; çünkü ismini zikretmede bereket ve ondan yardım isteme vardır ya da yeminle bereketi birbirinden ayırmak içindir. Besmelede yazıda olduğu hâlde elif yazılmamıştır; çünkü çok kullanılmaktadır. Onun yerine be uzatılmıştır.

Allah lâfzının aslı ilâh'tır, hemze hazfedilmiş, onun yerine elif lâm getirilmiştir. Bunun içindir ki, katı' hemzesiyle ya Allah, denilir. Ancak bu Hak Mabud'a denir, ilâh ise aslında her mabud'a denirken sonra o da genel olarak Hak Mâbut'ta kullanılmıştır. Türevi ilâh, aîihe, uluhe ve uluhiyetten gelir ki, tapmak ve kulluk etmek manasınadır. Tellehe ves'tehele de ondan gelir.

Şöyle de denilmiştir: O, elihe'den gelir ki, şaşmak manasınadır; çünkü akıllar onu bilmede şaşar.

Yahut elihtü ilâ fülanin deyiminden gelir ki, birinin yanında huzur bulmaktır. Çünkü kalpler onun zikri ile tatmin olur, ruhlar onu tanıdıkça huzura erer.

Yahut yine elihe'den gelir ki, o da başına gelen bir şeyden dolayı paniklemektir. Âlehehu gayruhu da birini korumaktır. Zira sığman kimse ona başvurur, o da onu ya gerçek olarak ya da kendi iddiasına göre korur.

Yahut elihel fasilü'den gelir ki, deve potuğu annesine sokulmaktır. Çünkü kullar da zorluklarda ona yalvarıp iltica ederler.

Yahut velihe'den gelir ki, şaşmak ve aklı karışmaktır. Aslı vilah'tır, vâv hemzeye kalb olmuştur; çünkü kesre de tıpkı zamme gibi ona birçok yönden ağır gelir. Onun için ilâh denilmiştir; iâ' ve işah lâfızlarında olduğu gibi. Çoğulunun evlihe değil de alihe vezninde gelmesi bunu reddeder.

Şöyle de denilmiştir: Aslı lahe'dir, yelihü leyhen ve lahen şeklinde çekimi yapılır. Bu da kapanmak ve yücelmek manasınadır. Çünkü Allahü teâlâ gözlerden kapalıdır, kendine lâyık olmayan her şeyden yücedir. Şairin şu beyiti de buna şahitlik eder:

Ebû Rabah'ın yemini gibi,

Yukarıdan büyük İlâhsı (Lah'ı) ona şahitlik ediyor.

Şöyle de denilmiştir: Allah lâfzı Zât'a mahsus özel isimdir; çünkü ona sıfat verilir, o sıfat olmaz. Bir de mutlaka ona sıfatlar verilecek ve kendisinden başkasına lâyık olmayacak bir isim verilmelidir. Ayrıca eğer sıfat olsa idi "lâilahe illâllah” tevhid olmazdı, tıpkı "lâilahe ille’r-rahmân"da olmadığı gibi. O zaman şirke mani olmazdı.

En doğrusu onun sıfat olmasıdır, ancak Süreyya ve Sâik lâfızları gibi özel isim gibi olup da başkasında kullanılmayınca, ona sıfat verilmede, kendisinin sıfat olmamasında ve ortaklığa ihtimal vermemesinde onun gibi kullanılmıştır.

(Bu kadarı özel isim olmak için yeterlidir) zira onun zâtı hakiki olsun olmasın başka bir durumu göz önüne almadan insan aklının alacağı bir şey değildir. Hiçbir lâfzın onu tam karşılaması mümkün değildir. Eğer öyle olsa idi Allahü teâlâ’nın:

"O, göklerde ilâh'tır” (En'âm: 3) ayetinin zahiri doğru bir mana ifade etmezdi (Allah'ın zâtı göklerde olmak gerekirdi, hâlbuki öyle değildir. Mütercim).

Sonra türevde aranan iki kelimeden birinin diğerine manada ve terkipte ortak olması, onunla (Allah lâfzı ile) diğer zikredilenler arasında mevcuttur.

Şöyle de denilmiştir: Onun aslı Süryanice Laha'dır, sonundaki elif atılarak ve başına lâm getirilerek Allah olmuştur.

Allah lâfzının lâm’ına gelince, eğer mâ-kabli (bir öncesi) meftuh veyahut Mazmûm olursa, kalın okunur, bu da sünnettir. Üçünde de kalın okunur, diyenler olmuştur.

Ortadaki elifini hazfetmek hatadır, namazı bozar, onunla yemin edilmez (elleh). Ancak zorunlu olarak şiirde kabul edilir, Meselâ şu örnekte olduğu gibi;

Duyun, Allah (elleh) Süheyl'e bereket vermesin,

Allah diğer insanlara bereket verdiği zaman.

Rahmân Rahîm: Bu iki isim rahime kökünden mübalağa için yapılmıştır, tıpkı gadibe'den gadban ve alime'den alîm gibi. Rahmet kalbin yufka olması ve şefkat duymasıdır. Bundan da lütuf ve ihsan lâzım gelir. Ana rahmi de bundan gelir ki, o da içindekini sarar ve onu bürür.

Allahü teâlâ'nın isimleri baştaki etkilenmeye göre değil de sondaki fiilden alınır (manalarında sonuca bakılır). Rahmân, Rahîm'den daha mubalâgalıdır; çünkü harfin fazlalığı mananın da fazlalığını gösterir. Meselâ kataa, kattaa, kübar ve kübbar gibi. Bu Rahmân'daki mananın fazlalığı bazen kemiyet (nicelik) itibarı ile alınır, bazen de keyfiyet (nitelik) itibarı ile alınır.

Birinciye göre: Ya rahmane’d-dünya, denilmiştir. Çünkü mü'mini de kafiri de içine alır. Rahimü’l-âhiret ise sadece mü'mine dönük olması itibarı iledir.

İkinciye göre de: Ey dünyanın ve âhiretin Rahmân'ı ve âhiretin Rahîm'i denilmiştir. Çünkü âhiretin bütün nimetleri büyüktür. Dünya nimetleri ise büyüklü küçüklüdür.

Neden önce Rahmân zikredilmiştir, halbuki aşağıdan yukarıya çıkılması gerekirdi, çünkü dünya rahmeti öncedir de ondan. Bir de o özel isim gibi olduğundan ondan başkasına sıfat olmaz. Zira manası gerçek nimet veren, rahmette son dereceye varan demektir. Bu da başkasında gerçek olarak bulunmaz. Zira başkası iyiliğinin karşılığını bekler. Nimetinden sevap almak veya onunla övülmek yahut içine düşen sıkıntıyı gidermek veyahut içinden mal sevgisini atmak ister. Sonra başkası bu hususta aracı gibidir. Çünkü nimetin kendisi, varlığı, onu elde etmek için gereken kudret ve onu meydana getiren sebep, ondan yararlanma imkanı, ondan güç almak vb. gibi bütün şeyler ancak Allah'ın yardımı ile olur.

Bir de Rahmân büyük ve esas nimetlere işâret ettiği için Rahîm bunun dışında kalanları ve sonradan gelenleri karşılamak için kullanılmıştır.

Ya da âyet sonları tutsun için zikredilmiştir.

Öyle görünüyor ki, o (Rahmân) gramer itibarı ile gayri münsariftir (cer ve tenvîn almaz). Gerçi müennesi ' veya 'lane şeklinde geldiği için Allahü teâlâ'ya mahsus değilse de o kalıpta genel hüküm böyledir.

Bu isimlerin Allahü teâlâ'ya tahsis edilmesi şunun içindir: Ârif olan bilmelidir ki, bütün işlerde yardımı istenen gerçek mâbut O'dur. Nimetlerin peşin ve veresiyesini, önemli ve önemsizini gerçek veren O'dur. O zaman Ârif her şeyiyle Allah'ın pak huzuruna yönelir, tevfık ipine sarılır, içini onun zikri ile meşgul eder ve başkasına karşı yalnız ondan yardım diler.

1 ﴿