20"O şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek (hatfedecek). Onları aydınlatınca hepsi onun ışığında yürürler. Karanlık çöküncede ayakta dikilip kalırlar. Eğer Allah dileseydi onların hem işitme hem de görme duyularını giderirdi. Şüphesiz ki Allah her şeye kaadirdır." A- "O şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek." Bu cümle gizli bir soruya cevap mahiyetindedir. Sanki, "- O hâlde onların bu şimşek karşısındaki durumları nedir?" diye sorulmuş da ona cevap verilmiştir. B- "Onları aydınlatınca hepsi onun ışığında yürürler." Bu cümle de yine gizli bir soruya cevap mahiyetindedir. Sanki, "- O korkunç durumda ne yaparlar; kulaklarını tıkadıkları gibi gözlerini mi kaparlar?" diye sorulmuş. Şimşek onları aydınlattıkça o yolda yürür veya ışığın düştüğü yerde birkaç adım atarlar fakat şimşeğin gözlerini kapaması endişesini de taşırlar. Âyette "hızlı hızlı yürürler" veya "koşarlar" değil de "yürürler" denmesi, onların yavaş yavaş yürümenin ötesinde bir harekete muktedir olamadıklarına işarettir. C- "Karanlık çökünce de ayakta dikilip kalırlar." Karanlığın, şimşeğin kaybolmasına bağlı tutulması mecazî bir isnattır. Bununla beraber "İza ezlâme..." ibaresine "karanlık çökünce" mânâsı da verilebilmektedir. Nitekim "azleme"nin diğer bir kıraate göre (bina-ı mefûi şeklinde) "üzlime" olarak okunması da bunu destekler mahiyettedir. Onların ayakta, yine eski hâllerinde ve şaşkınlık içinde dikili kalıvermeleri, maksatlarına ulaşmak veya kendilerini koruyacak bir yere iltica etmek umudu ile beklemeye başlamaları demektir. Âyetin edebî ifadesi, onların şaşkınlığının akılları başlarından gidecek kadar büyük olduğuna delâlet etmektedir. Ç- "Eğer Allah dileseydi onların işitme ve görme duyularını da elbette giderirdi." Bu cümlenin başında bulunan "lev / eğer" edatı mazideki bir işin oluşunu, mefruz bir başka işin oluşuna bağlamak (ta'lik) için kullanılır. Başka bir deyişle şart ifade eden "lev" edatı, bir mânâyı, bir başka mânânın husulü şartına bağlar. Bu şart iki mânâ arasındaki, bağlılığın sebebidir. Şart cümlelerinin mefhûmları arasındaki bağlılık ya küllî ya da cüz'î olur. Külliye örnek olarak Nahl (16) sûresinin 9. âyeti verilebilir. Şöyle ki: "Allah dileseydi sizin hepinizi hidâyete erdirirdi." Açıkça anlaşıldığı gibi Allah'ın dilemesi, gerçekte hidâyetin sebebidir. Aralarında cüz'î bağlılık bulunan şart cümleleri için de şu örnekler verilebilir: Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Ebû Seleme'nin kızı, yani kendi zevcesi Ümmü Seleme Hind binti Ebi Ümeyye'nın ilk kocasından olan kızı hakkında şöyle buyurmuştur: "Velevki o, benim üvey kızım olmasaydı, bana yine helâl olmazdı; çünkü o, benim süt kardeşimin kızıdır." Bir âyette de meâlen şöyle buyurulmaktadır: "De ki: - Eğer siz, Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman yine de infak ile tükenir korkusuyla imsak ederdiniz (sakınır)." Peygamberimiz (sav) bir hadîslerinde şöyle buyurmuştur: "- Eğer (lev) imân, Süreyya yıldızında olsaydı, Fars'tan bazı adamlar ona ulaşırdı." Ali (radıyallahü anh) diyor ki: "- Eğer (lev) gayb perdesi (el-ğıtâ') açılmış olsaydı, benim yine de yakıînim (kesin imânım) ziyadeleşmezdi." Ömer (radıyallahü anh) diyor ki: "- Suheyb ne güzel kuldur; eğer (lev) Allah'tan korkmasaydı yine de Allah'a isyan etmezdi." Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetteki "lev" yaygın olan mânâsı ile kullanılmış olup bize münafıkların hâllerinin son derece rezilâne olduğunu bildirir. Onların karşılaştıkları sıkıntı ve belâlar da korkunçtur ve bunlar öyle ağır bir dereceye varmıştır ki eğer Allah dilemiş olsaydı işitme ve görme duyuları tamamen yok olurdu. Çünkü o duyuların giderilmesi için gereken şartlar oluşmuştu. Bir görüşe göre de "lev" (eğer) edatı, sadece şart cümlelerini birbirine bağlamak içindir. Nitekim şâir der ki: "Velev şi'tü en ebki demen le bekeytühü aleyhi velakin sâhetu's-sabri evseu." "Eğer ben onun için kan ağlamak isteseydim ağlardım; Ama sabır sahası daha geniştir. " Bu görüşe göre anılan âyetin mânâsı da şöyledir: Allah, onların kulaklarını sağır, gözlerini kör etmek isteseydi, bunu yapardı; fakat birtakım hikmetlerin ve maslahatların gereği olarak bunu dilemedi. D- "Şüphesiz Allah her şeye kaadirdir." Bu cümle, bir önceki şart cümlesinin sebebi ve yüce Allah'ın onların duyularını gidermeye muktedir olduğunun, delilidir. "Şey' ", lûgatta herhangi bir şekilde bilinebilen ve anlatilabilen nesneye denir. Bu âyette şey, mevcut olsun olmasın, mümkün ve özel bir kudret konusu nesne mânâsındadır. Çünkü özel kudrete konu olmak, özel icad ve idam imkânına sahip olmaktan ibarettir. Bir görüşe göre de bu özel kudret, icad (var etme) ve idam (yok etme) imkânını gerektiren bir sıfattır. Cenâb-ı Allah'ın isimlerinden olan "Kaadir", dilediği takdirde yapan, dilemediği takdirde de yapmayan kudret sahibi demektir. "Kadîr" ise, dilediğini dilediği şekilde yapan yegâne kudret sahibi anlamındadır. Kaadîr'in bu özel mânâsından dolandır ki isimleri mukaddes, Zât-ı Bârî'den başka hiç kimse onunla vasiflandırılamaz. Yüce Allah'ın mümkün ve mevcut bir şey üzerindeki kudreti şudur: Dilerse, onu olduğu gibi, mevcut hâli üzere bırakır. Çünkü vücûdun (var olma) illet ve sebebi, aynen bekaanın da illet ve sebebidir. Bu noktanın izahı, "Rabbül alemin" (Fatiha 1/2) tefsirinde geçti. Eğer Allah o mevcut şeyin yok edilmesini dilerse, onu yok eder. Allah'ın, mümkün fakat mâdûm (mevcut olmayan) üzerindeki kudreti ise onu dilerse icad (var) etmek dilemezse icad etmemektir. Bir görüşe göre de insanın kudreti yapmak veya terk etmekten ibarettir. Yüce Allah'ın kudreti ise acz kabul etmez. Kudret kelimesi, kadar (miktar) kökünden gelir. Çünkü kaadir (muktedir) iradesi veya kuvveti gerektirdiği kadar fiili gerçekleştirir. Bu da kulun kudreti dahilinde olan her şeyin, hakikatte Yüce Allah'ın kudreti dahilinde olduğuna delildir. Çünkü kulun kudreti de bir şeydir ve her şey daha önce ifade edildiği gibi Yüce Allah'ın kudreti dahilindedir. Anılan âyetlerde zikredilen iki temsil vardır. Birinci temsilde münafıklar, ateş yakanlara benzetilmektedir. Onların fıtrî veya doğuştan var olan hidâyetleri çevresini aydınlatan bir ateşe benzetilmektedir. Ateşin ışığının alınması hidâyetin izâle edilmesidir, hidâyet karşılığında dalâleti satın almaları da onların yoğun karanlıklar içinde kalmalarıdır. İkinci temsilde de münafıklar yolcuya benzetilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm ve onun içindeki ilim ve marifetler de yeryüzü hayatının sebebi olan bol yağmurdur. Vahiy inişiyle münafıklarda meydana gelen keder, hüzün ve yürek burukluğu karanlıklardır. Ondaki va'd ve vaîd (azab ile tehdit) gök gürültüsü ve şimşeklerdir. Münafıkların vaîdlere karşı sağırlığı ise göklerin gürültüsü ve şimşeklerden dehşete düşüp de büyük bir korkuyla yıldırımlara karşı kulaklarını tıkayan insanların hâli gibidir; ama onlardan kurtuluş yoktur. Onların bir doğruluk ışığı görmek veya bir nasip elde etmek için fırsat kollamaları da her çakışta etrafı aydınlatan şimşeğin ışığında yürümeleridir. Başlarına bir musibet geldiğinde şaşkınlık geçirmeleriyse karanlık çökünce durmaları... Burada her iki temsilde, münafıklardan ve onların anlatılan hâllerinden bir şekil çıkarılmış ve her iki temsilde çıkarılan ilk şekiller ikinci şekillere benzetilmiştir. Kur’ân-ı Kerîmin icazının ve yüce şânının azameti, gereği temsillerde genel teşbih yapılır. Topluca bir şekli, bir başka şekle benzetilir. |
﴾ 20 ﴿