21"Ey insanlar! Rabbinize kulluk (ibadet) edin. Sizi ve sizden öncekileri O yarattı ki ittika edesiniz." Dilediğini yapan; gücü, kuvveti tam olan; kudretine acz bulaşmayan demektir. Her varlığın gücü kuvveti sınırlı olduğu halde Allah'ın sınırsızdır. Mutlak kaadir ancak Allah'tır. Kâinatta her şey Allah'ın gücü, kuvvetiyle gerçekleşir. Kudret sıfatı, irade sıfatı gibi mümkün varlıklara taalluk eder. Ehl-i Sünnet kelâmcılarına göre kudret sıfatı Allah'ın zâtı ile ezeli sıfatlarındandır. Allah'a ibâdete zorlama A- "Ey insanlar Rabbinize kulluk edin!" Daha önceki âyetlerde Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm'in yüksek mertebesini zikrettikten sonra insanları üç fırkaya ayırdı: a) Kur’ân-ı Kerîrn'e imân edip içindeki şeriat ve hükümleri muhafaza edenler, b) Açıktan Kur’ân'a muhalefet ederek onu arlıalarına atan kâfirler, c) Aldatma ve nifak ile iki fırkanın arasında bocalayıp duranlar. Bundan sonra da bu fırkalardan her birinin vasıflarını, hâl ve akıbetleri ile varacakları yerleri beyan etti. Bütün bunlardan sonra da halika kulak vermeleri için onları sarsmak, kalblerini telâkki cihetine çevirmek, bir de ibâdet külfetini hitab lezzeti ile telâfi etmek için, doğrudan doğruya hıtab üslûbu ile insanlara yöneldi. Bu âyet-i kerîmeyle hepsine ibâdeti emir ve onları kendisine ortak koşmaktan meneti. '°Ya / ey" aslında uzakta bulunanlara seslenmek için kullanılır. Bazen yakında bulunan birine de uzak kabul edilerek "ya" denir. Bu ta'zîm maksadı ile de olabilir. Duâ eden kimsenin "Ya Allah!" ve "Ya Rabbi!" demesi gibi. Cenâb-ı Allah, kuluna şahdamarmdan daha yakındır.25 Kul da kendini kusurlu bulduğu, kurtuluş mahfillerinden ve Allah'a yakın olanların mertebelerinden uzak gördüğü için "Ya" ile Cenâb-ı Allah'a yakarışta bulunur. Bir de kul, kendi gafletine ve kötü anlayışına dikkat çekmek için "Ya" ile seslenir. Bazen de, kendisinden sonra gelecek şeyin, önemine dikkat çekmek için "Ya" denir. Bu âyetin başında olduğu gibi "Ya eyyüha" şeklindeki nidada tekıd ve mübalağa bulunduğundan Kur’ân-ı Kerim'de çok kullanılır. Elbette bu nidalar çok önemlidir. Çünkü bu nidalarla kullara çeşitli hükümler ve yükümlülükler getirilir. Bunların ağırlığı ve önemi karşısında tüyler ürperir; huzursuz kalbler mutmain olur. Ama insanların çoğu bu hakikatlerden gaafıldir. İşte bundan dolayıdır ki uyarı ve dikkat çekmede tekid ve mübalağa gerekir. Kendilerine hitab edilenler o asırda yaşamakta olan mükellef insanların tamamıdır. Nitekim sahabiler (Radiyallahü Anhüm), âyetteki hitabın genel olduğunu, bütün insanları kapsadığını kabul etmişlerdir. Sonra dünyaya gelecek olan nesiller bu doğrudan hitaba dahil değildir. Sonradan dünyaya gelenlerin bu hitabın hükmüne dahil olmaları, Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) tevatüren gelen gerçeğe göredir. Bu itibarla bu hitab ve ona terettüb eden hükümler zorunlu olarak, hem o asırdaki mükellefleri hem de ondan sonra kıyamete kadar dünyaya gelecekleri kapsar. Tabiî âlimlerinden Alkame ve Masan el-Basrî'nin görüşleri de bu hitabların genel olduğu filirine aykırı değildir. Nitekim anılan zâtlardan rivâyet: olunduğuna göre kendileri söyle demişlerdir: [Kur’ân-ı Kerîm'de "Ya eyyühânnâs / Ev insanlar!" (Bakara 2/21, 167) şeklindeki hitapların başında bulunduğu âyetler, Mekke'de nazil olmuştur] Ancak o âyetlerin Mekke'de inmiş olmaları, o âyetlerin hükümlerinin Mekke halkına mahsus ve münhasır olmasını gerektirmez. Onların Mekke halkına mahsus olmaları da, o hükümlerin kâfirlere mahsus olmasını gerektirmez. Çünkü o zamanlar Mekke halkının hepsi kâfir değildi. Ve bu emirler gelmeden önce de bazı mükellefler ibâdet etmekte idiler. Çünkü bu hıtab hem yeni başlanan ibâdeti, hem ibâdette sebatı, hem de ibâdeti artırmayı kapsar. Kaldı ki sebepleri tekerrür edince ibâdet de tekerrür eder. Kâfir ve münafıklarda, ibâdetin şartı olan imânın bulunmaması da anılan hitabın genel olmasına halel getirmez. Çünkü ibâdet emri ibâdetin geçerlilik, şartlarını da içinde taşır, ibadet için imânın şart olduğu da dinî bir zorunluluk olarak bilinmektedir. Nitekim abdestsiz bir kimseye namaz kılmayı emretmek abdest almayı da gerektirir. Bir görüşe göre bu âyetteki ibâdet geniş mânâda kullanılmış olup bütün ibâdet nevilerini kapsar. Buna kalben yapılan zikir nevinden ibâdet de dahildir. Çünkü kalbî ibâdet, Yüce Rabbine karşıs zelil bir varlık olduğunu, kemal-i edeble düşünmekten ibarettir. Ünlü sahabi Abdullah b. Abbas'tan (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre "Kur’ân-ı Kerîm'de zikredilen bütün ibâdet kelimeleri, tevhid anlamındadır." Bir görüşe göre de "ibadet ediniz "in mânâsı, "- Tevhid inancına sahip olun ve itaat edin!" demektir. Hiç şüphesiz, kâfir ve münafıklardan öyleleri vardır ki onlara uyarı ve öğüt fayda vermez. Nitekim daha önce onlar hakkında zikredilen bir âyette, "Şüphesiz o küfredenleri inzar etsen (uyarsan) de inzar etmesen de birdir. Onlar imân etmezler" (Bakara 2/6) buyrulur. Ancak imân etmeyecekleri kesin olan bu insanlara vâki olan ilâhı emirler, onların mazeretlerini geçersiz kılmak amacına yöneliktir. Bu insanların imân etmeyecekleri kesin olsa bile onları ellerinde olmayan bir şeyle yükümlü kılmak söz konusu değildir. Çünkü anılan âyet, uyarının bazılarına fayda vermeyeceğini bildirmektedir. Fakat müşahhas olarak hiçbir kâfirin bu imân etmeyecekler grubuna dahil olduğu kesin değildir, imân etmeyecekleri kesin olan kâfirler de bu seçimlerini hür iradeleri ile yaptıklarından dolayı âyet onları bu şekilde tanıtmaktadır. Yoksa haklarında böyle bir âyet bulunduğu için onlar imân etmeyecekler demek değildir. Bu itibarla onların imân etmemesi, asla bir icbar sonucu değildir. Bu âyet-i kerîmedeki hitabı müşriklere tahsis etmenin pek hoş bir gerekçesi vardır. Nitekim Bakara 2/22. âyetin tefsirinde gelecektir. "Rabbinize..." buyrulması, emrin pek önemli olduğuna ve ibâdetin gerekçesine işaret etmek içindir. B- "...Sizi ve sizden öncekileri O yarattı." Bu cümle, Cenâb-ı Allah'ı ta'zim ve O'na ibâdet etmenin gerekçesini açıklar. Eğer bü âyetteki hitab müşriklere tahsis edilirse ve Rabb kelimesine hem gerçek Rabb hem de müşriklerin rabb olarak isimlendirdikleri ilâhları da kapsayan genel bir anlam yüklenirse âyetin sıfat cümlesi, takyid ve tavzih ifade eder. Yani müşriklerin, rabb dedikleri batıl ilâhlara değil, fakat gerçek Rabbinize tapın, demek olur. "Halk", bir şeyi, belli ölçüler dahilinde ve pek düzgün olarak meydana getirmektir. Allah, onların hem kendilerini hem de atalarını yaratmıştır. Allah'ın kendilerini yaratması O'na ibâdet etmelerini gerektirdiği gibi atalarını yaratması da, O'na ibâdeti gerektirir. Âyetin başındaki hitabın genel olması, Yüce Allah'ın yaratmasının da hepsini kapsayan bir genellikte olmasını zorunlu kılar Bu âyetin işaret ettiği diğer bir hakikat de şudur: Müşrikler de yaratmanın Cenâb-ı Allah'a mahsus olduğunu kabul ediyorlardı. Nitekim bir âyette meal olarak şöyle buyrulur: "Eğer müşriklere kendilerini kimin yarattığını sorarsan elbette, "- Allah" derler. Öyleyse nasıl çevriliyorlar?" Ancak müşrikler, Cenâb-ı Allah'ın kendilerini gerçek mânâda kulluk etmeleri için yarattığını itiraf etmiyorlardı. C- "ki ittika edesiniz." Takvadan muradın beyanı "Lea'lle / ….tâ ki, umulur ki" kelimesi olmakla olmamak arasında mütereddit, fakat olmak tarafı ağır basan bir ümidi ifade eder. Eğer bu ümid, arzu edilen bir şey ise ona "tercih", arzu edilmeyen bir şey ise ona da "işfak / merak, endişe, tedirginlik" denir. Bu ümidin tahakkuku iki türlü değerlendirilir: a) Bil-fiil tahakkuk, b) Bil-kuvve (kuvveden fiile çıkmayan) tahakkuk. Bil-fiil tahakkuk da ikiye ayrılır: a) Mütekellimden (konuşan) yana olan tahakkuk. Meselâ: "Umulur ki Allah, bana merhamet eder" cümlesinde konuşan kimse kendisine Allah tarafından merhamet edileceği ümidini taşır. Mezkûr kelime, yaygın olarak bu mânâda kullanılır. Açıkça görüldüğü gibi burada ümid besleyen mütekellimdir. b) Muhatabtan yana olan tahakkuk. Bu da muhatabın mütekellim ile cereyan eden konuşmasında kelâma olan büyük ilgisinden dolayı mütekellim gibi değerlendirilmesi hâlinde olur. Meselâ "ikiniz ona yumuşak söz söyleyin; umulur ki o bundan ders alır veya korkar!" cümlesinde olduğu gibi. Ümidin bil-kuvve (kuvveden fiile çıkmayan) tahakkuku ise, bir tür mecazî tahakkuk olarak değerlendirilir. Yani o şey, aslında Bil-fiil hiç kimse tarafından umulmamaktadır, fakat umulmaya layıktır. Âyetin bu cümlesinden değişik mânâlar çıkar: 1- O Allah ki sizi yarattı. O, sizden takva ister. Allah, sizi de onları da yarattı; sizden istediği takvadır. 2- "… ki takvaya eresiniz" cümlesi makablinin (kendisinden önceki) gaye ve gerekçesidir. Yani takvaya eresiniz diye veya takva gayesiyle sizi yarattı. Bu yorum, Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğunun görüşüne dayanmaktadır ki, buna göre sonuçları kullara dönen bazı maksadlar, Yüce Allah'ın fiillerinin gerekçesi olur ya da gayenin (sonuç ve) semeresi olduğu şeye terettübü, garazın (maksad) garazı olduğu şeye terettübü gibi farz edilmiş olur. Çünkü Cenâb-ı Allah'ın fiillerinin pek güzel ve yüksek sonuçları olmaktadır, fakat bu sonuçlar, o fiillerin nihaî gayesi ve zorunlu sonuçları değildir. Bu konuda İslâm âlimleri arasında bir tartışma da olmamıştır. Bu âyet-i kerîmede insanların yaratılmasının takva kaydına bağlanması, yaratılış gayesini tekmil ve teyid içindir. Çünkü kulların, yaratılış gayelerini gözetip ifa etmeleri daha müessir bir vücûbdur (zorunluluk). Söz konusu âyette "… ki takvaya eresiniz" buyrulmuş, fakat bunun yerine "… ki ibâdet edersiniz" denmemiştir. Oysa öyle denmesi, "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım." mealindeki âyete de uygun düşerdi. Fakat ibâdetin vücub ve lüzumunu daha kuvvetli olarak ifade etmek için ibâdet yerine takva kullanılmıştır. Çünkü takva ibâdet edenin hedefi ve son gayretidir. Şu hâlde eğer takva onun üzerine lâzım ise ondan aşağısı elzem, edası ehven olur. Eğer anılan ümidin tahakkukunda muhatab tarafı düşünülürse, o takdirde âyetteki "lealle / umulur" edatı gerçek mânâsında kullanılmış ve sanki şöyle denmiş olur: "Siz de hidâyet ve felâha eren takva sahipleri zümresine katılmak için intizam (düzen ve tertip) umut ederek Rabbinize ibâdet ediniz!" Bu mânâya göre takvadan maksat, takvanın üçüncü mertebesidir ki, bütün varlığı ile Cenâb-ı Allah'a yönelmek ve gönlünü Allah'tan başka her şeyden arıtmaktır. Bahtiyar kulların ulaşmak için yarıştığı ibâdetin en son hedefi takvanın bu son mertebesıdir. Sözünü ettiğimiz intizamdan maksat bu takvayı gerçekleştirmek hâli ile takva üzerinde sebat etmek hâli arasındaki asgarî müşterektir. Hem bu mertebede hem de bunun aşağısındakı iki takva mertebesinde olanlar takvanın bu son mertebesinde olmayı ümid ederler. Takvanın diğer iki mertebesi, daha önce "müttakiler" tefsirinde geçtiği gibi, ebedî azabı gerektiren küfür hâlinden uzak durmak ve günâh olan her türlü hâl ve hareketten sakınmaktır. Yüce Allah, kullarım takvaya istidatlı, âfakta (hariç) ve enfüste (dahil) bütün başlangıç imkânlarına sahip olarak yaratmış olduğuna göre bunların hâli ister istemez, takvayı ümid eder durumda olur. Böyle bir ümid hiçbir zaman gerçekleşmese de bu keyfiyet insanların yaratılışlarında mevcuttur. |
﴾ 21 ﴿