41

"Ey Resul, ağızlarıyle "inandık" diyen fakat kalbleriyle iman etmemiş olanlardan ve Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar yalan dinler ve sana gelmeyen başka bir kavmi dinlerler. Kelimelerin yerlerini sonradan değiştirirler de,

"- Eğer sîze bu, verilirse alın; bu verilmezse sakının!" derler.

Allah, birini fitneye düşürmek (şaşırtmak) dilemişse sen onun için Allah'a karşı hiçbk şeye mâlik olamazsın. İşte onlar Allah'ın, kalblerini arındırmak istemediği kimselerdir. Dünyada rezillik ve âhırette de büyük azab onlar içindir."

A- "Ey Resul, ağzlarıyle "inandık" diyen fakat kalbleriyle iman etmemiş olanlardan ve Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin."

Burada Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) e Resul unvanı ile hitab edilmesi, teşrif ve tesliye sebebini bildirmek içindir.

Bir şeyde müsaraa etmek, süratle ve istekle üstüne atlamaktır.

"Rabb'ınızın mağfiretine ve genişliği göklerle yer kadar olan cennetine koşun (musaraa edin)." (Âl-i İmran 3/133) âyetinde müsaraa fiili "ilâ" harfi ile kullanıldığı halde burada (zarfiyet ifade eden) "fi" harfi ile kullanılmış olması, onların:

küfürde kararlı olduklarına ve ondan hiç ayrılmadıklarına ve sürekli olarak müşriklere dostluk göstermek ve İslâm'a olan kinlerini açığa vurmak gibi küfrün bazı hallerinden diğer bazı hallerine süratle geçtiklerine işaret etmek içindir.

Mü'minûn sûresinin,

"işte onlar hayırda yarışırlar (musaraa ederler)." (23/61) âyetinde de müsaraa fiili, aynı mânâda "fi" ile kullanılır. Bu ayrıt o söz konusu olan mü'minler, devamlı hayır için çalışırlar ve hem kendi oralarında hem de havrın çeşitleri arasında ruueuraîi ederler, koşar ve yarışırlar.

Bu âyetteki emir,

görünüşte, kâfirleri küfür içinde koşturmaktan men etmek suretiyle Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)i üzmekten sakındırmak ise de, hakikatte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) i, bundan dolayı üzülmekten nehyetmektir. Çünkü, bir şeyin sebeplerini ve ona götüren unsurları men'etmek, burhanı yoldan (delil yoluyle) onu men'etmek ve kökünü kazımaktır.

Bazen nehiy, müsebbebe tevcih edilir; ama sebebin nehyi kasdedilir. Meselâ, "Seni burada kesinlikle görmeyeceğim!" diyen kimse, muhatabını huzuruna çıkmaktan yasaklamış olur. İfade edilen mânâ şudur:

"- Ey Resûlüm, kalbleri gerçekten iman etmediği halde ağızlariyle "inandık " diyen münafıklarla Yahudilerin küfrün çeşidi tezahürleri arasında koşturmaları seni üzmesin."

B- "Onlar yalan dinler ve sana gelmeyen başka bir kavmi dinlerler."

Burada "onlar" zamiri, mezkûr iki fırkayı veya küfürde koşanları belirtir.

Onlar, öyle insanlardır ki:

durmadan yalan dinler, yalan konuşurlar;

sözde din bilginlerinin Allah adına uydurdukları iftiraları ve O'nun Kitabında yaptıkları tahrifatı benimserler;

duydukları üzerinde ilâve veya eksiltmeler yaparak veyahut değiştirerek yalan haber üretirler ve bunları hakikatmış gibi anlatır ve dinlerler. Mü'minlerin öldürüldüğü, müferezelermin kırıldığı gibi...

Bu mânâlardan hangisi olursa olsun, bu cümle istinafi olup mezkûr nehyin illetini beyan eder. Onların, anlatılan vecihlerle yalana çok kulak vermeleri ve işlerini, asılsız boş ve yalan haberler üzerine bina etmeleri, onlara aldırmamayı ve işlerini de önemsememeyı gerektirir. Onların yaydıkları haberlerin yalan ve asılsız olduğu kesinlikle anlaşılacak, yalan üzerine bina et tikleri işlerin kendilerine hiçbir faydası olmayacak ve aksine perişanlık ve azab sebebi olacaktır.

"Sana gelmeyen (lem ye'tûke)ler"den murad Peygamber'in meclisine, onun sohbetine gelmeyen, tekebbür ve nefretle ondan uzak duran bedbahtlardır.

Bir görüşe göre, bunlardan maksad Hayber Yahudîleridır.

"Başka bir kavmi dinleyen (semmâû'ne likavmin âharin)ler"den maksad da Benî Kureyza Yahudîleridır.

C- "Kelimelerin yerlerini sonradan değiştirirler de, "- Eğer bu verilirse alın; bu verilmezse sakının!" derler."

Bu cümle söz konusu kavmin başka bir sıfatıdır.

Onlar önce başka bir kavmi dinlemekle vasiflandırıldılar.

Bu, o kavmin, re'y ve tedbirde istiklâl sahibi olduğuna dikkat çekmek içindir.

- Sonra o kavim, Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) meclisine gelmemekle vasıflandırıldı. Bu da, o kavmin dalâlette son derece aşırı olduğunu bildirmek içindir.

Daha sonra o kavim devamlı tahrifat yapmakla vasıflandırıldı.

Bu da, o kavmin azgınlıkta, kibirde ve Allahü teâlâ'ya iftirada cüret ve ifratını belirtmek içindir.

Allahü teâlâ kelimeleri yerlerine koyduktan sonra onlar o kelimelerin;

ya lâfızlarını kaldırırlar,

ya yerlerini değiştirirler,

ya da murad edilmeyen, yersiz bir mânâya hamlederler.

Diğer bir görüşe göre ise, bu cümle, bir istinaf cümlesi olup onların kötü işlerini teshir eder.

Yani o başka kavim, kendilerine kulak veren tâbilcrine kendi bâtıl sözlerine işaret ederek:

"- Eğer Resûlüllah tarafından size bu, verilirse, hemen alın ve uygulayın; çünkü haktır; ama eğer bu size verilmeyip başka bir şey size verilirse, sakın onu kabul etmeyin."

Rivâyet olunuyor ki, Hayber eşrafından bir erkek, yine hayber eşrafından bir kadınla zina etti ve ikisi de evli olduklarından, Tevrat'ta hadleri recim (taşlanarak öldürülmek) idi. Ancak bu zina edenler, eşraftan oldukları için Hayber halkı recim cezasını onlara uygulamak istemediler ve nihayet Hayberkler, Benî Kureyza Yahudîlerine bir heyet göndererek bu meseleyi Resûllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) sormalarını istediler ve şunu da söylediler:

"- Eğer Muhammed, size ceîd (kamçılamak) ve yüze kara çalmayı emrederse, kabul edin; ama eğer size recim emrederse, kabul etmeyin."

Hayberliler, zina eden erkekle kadını da heyetle beraber gönderdiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara recmi emretti. Onlar da bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Cebrâîl (aleyhisselâm), Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem):

"- Seninle onlar arasında İbn-i Surya'yi hakem yap!" dedi.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de onlara sordu:

"- Siz Fedek'te oturan İbn-i Surya adında beyaz tenli tek gözlü bir genç tanıyor musunuz?"

Onlar:

"- Evet tanıyoruz; o, yeryüzündeki Yahudiler içinde, Allahü teâlâ'nın Tevrat'ta Mûsâ b. İmran'a indirdiklerini en iyi bilendir" dediler.

Peygamberimiz

"- Haydi ona haber gönderin, gelsin!" buyurdu. Onlar da, ona haber saldılar. Nihayet o da geldi. Peygamber

"- İbn-i Surya sen misin? " "- Evet, benim."

"- Yahudilerin en büyük bilgini de sen misin? " . "- Öyle diyorlar."

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hazır bulunan Yahudilere de sordu: "-- Siz bunun hakemliğine razı mısınız? " "- Evet, razıyız." Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):

"- Kendisinden başka ilâh olmayan, denizi yarıp sizi kurtaran, firavun ve adamlarını denizde boğduran, bulutları size gölgelik yapan, size kudret helvası ile bıldırcın kuşları indiren, Tûr dağını tepenize diken ve helâk ile haramını içeren Tevrat'ı size indiren Allah aşkına, siz kutsal Kitabınızda, zina eden evliler için recm cezasını görüyor musunuz?"

İbn-i Surya:

"- Evet! Bana hatırlattığın Allah'a yemin olsun ki, eğer yalan söylediğim veya gerçeği değiştirdiğim takdirde Tevrat'ın beni yakmasından korkmasav-dım, sana itiraf etmezdim! Fakat sizin Kitabınızda nasıldır ya Muhammed? "

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

"- Dört âdil insan, milin sürme kabına girdiği gibi, erkek ile kadın arasında cereyan eden ilişkiyi gördüklerine şâhidlik ederlerse recm cezası lazım gelir" buyurdu.

Ibn-i Surya:

"-Tevrat'ı Mûsa'ya indiren Allah'a andolsun ki Tevrat'ta da böyle emir buyurmuştur" dedi.

Bunu duyan Yahudilerin sefilleri, onun üstüne atıldılar. Ibn-i Surya:

"- Yalan söylediğim takdirde bize ilâhî azab inmesinden korktum" dedi.

Sonra Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) beldenen son Peygamberin alâmetlerinden bildiği bazılarını sordu ve sonunda:

"- Eşhedü en lâ ilahe illallah ve enneke Resûlüllah.. ./ Allah'tan başka ilâh olmadığına ve senin de, eski Peygamberlerin müjdelediği Allah'ın Resulü o Ümmî Arabî Peygamber olduğuna şahadet ederim! "diyerek Müslüman oldu.

Ve Resûlüllah cezanın infazını emir buyurması ile zina eden o çift, Mescidin kapısının baktığı sahada recmediidi.

Ç- "Allah, birini fitneye düşürmek (şaşırtmak) dikmişse sen onun için Allah'a karşı hiçbir şeye mâlik olamazsın."

Allahü teâlâ'nın fitneye düşürmek istediği kimse, her kim olursa olsun, bu hükme dahildir. Böylece zikredilen kimseler de, öncelikle buna dahildir. Onların sarahatle zikredilmemesi, bunun gayet açık ve zikri gereksiz olduğunu zımnen bildirmek içindir.

Allahü teâlâ, bir kimsenin dalâletini ve rezil-rüsvay olmasını dilemiş ise artık sen bunu engellemek için Allah (celle celâlühü) a karşı hiçbir şey yapamazsın.

D- "İşte onlar Allah'ın, kalblerini temizlemek istemediği kimselerdir."

"Ülâike — işte onlar", işareti söz konusu münafıklar ve Yahudiler içindir. Ha işaret isminin kullanılması, onların fesattaki mertebelerinin çok derin olduğunu zımnen bildirmek içindir.

Allahü teâlâ, o münafıkların ve Yahudilerin kalblerini küfür necasetinden ve dalâlet pisliğinden temizlemek istemez. Çünkü onlar, tamamen küfür ve dalâlete batmışlardır. Onda ısrar ve inatçıdırlar ve ihtiyarlarını hidayetten yana değil başka şeylerden yana kullanma azmi içine girmişlerdir. Bu, onların, küfre koşmakla vasıflandırmaları ve dalâletlerinin çeşitlerinin açıklanmasından da anlaşılmaktadır.

E- "Dünyada rezillik ve âhıirette de büyük azab onlar içindir."

Münafıkların rezil-rüsvay olması,

sırlarının ifşası,

nifaklarının Müslümanlar arasında ortaya çıkmasiyle gerçekleşir.

Yahu dilerin rezil-rüsvay olması ise,

-Tevrat nassını gizleyip yalan söylediklerinin anlaşılması,

cizye mahkûmu olarak zillet içinde yaşamaları ile gerçekleşir.

Onlar, bu dünyevî rezilliğin yanı sıra âhıirette de bindik bir azaba, yani ebedî cehennem azabına duçar olacaklardır.

Bu iki cümle de istinafı olup azabı mücıb fiil ve hallerin tafsilatından doğan, sanki, "- Buna göre onların cezası ne olur?" sualinin cevabıdır.

41 ﴿