52

"Kalblerinde hastalık bulunanların, "Başımıza bir felâket gelmesinden korkuyoruz!" diyerek onların içinde koşuştuklarını görürsün. Fakat umulur ki Allah, bir fetih yahut katından hayırlı bir iş (emir) getirir de onlar içlerinde sakladıkları şeyden nadim olurlar."

A- "Kalblerinde hastalık bulunanların, "Başımıza bir felâket gelmesinden korkuyoruz!" diyerek onların içlerinde koşuştuklarını görürsün."

Bu kelâm, bazılarının onları nasıl dost edindiklerini, bunun sebeb ve sonuçlarını açıklar.

"Tera — görürsün" anlamındaki fiilin başında bulunan "f " harfi, onların bu hallerinin, hidayetsizlik (doğru yolu bulamamişlık) sonucu olduğunu bildirmek içinekr.

Hitab,

ya öncekinden farklı olarak Resûlüllah içindir,

ya da muhatab olabilen herkes içindir.

Bu ifade, takbihi tazammun eder. Yani Allahü teâlâ, onları hidayete erdirmez; onları kendi halleri ile başbaşa bırakır; sonunda sen onları hüsrana uğramış görürsün.

Bu görme, gözle müşahede etmektir.

Bir görüşe göre ise kalble görmekdir. Ancak birinci tefsir, onların nifakının ortaya çıkması itibariyle daha uygundur.

"Fî'him / onların içinde" buyrulması, o insanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların dostluğuna ziyadesiyle rağbet ettiklerini ve bunun için koşuştuklarınti beyan etmek içindir. Burada "fî / içinde" edatının "ilâ / ona" edatına tercih edilmesi, onların,

Yahudî ve Hıristiyanların dostluklarında karar kıldıklarını,

- dostlukların bazı mertebelerinden diğer bazı mertebelerine koşmakta olduklarını bildirmek içkidir. Nitekim,

" İşte onlar, hayırlarda yarışırlar ve hayır yapmakta öne geçerler." (Mü'minûn 23/61) âyetinde de aynı sebepten dolayı "fî" harfi kullanılmıştır.

Yoksa onlar onun dışında olup ona doğru koşuyor değillerdir

" Rabb'ınızın mağfiretine ve genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun." (Âl-i Imrân 3/133) âyetinde de aynı sebebten dolayı "ilâ" harfi kullanılmıştır.

Bir kırâete göre âyetteki görme fiili, hitab kipi ile değil, fakat gaybet kipi ile "feyera" şeklinde de okunmuştur. Buna göre "görür" fiilinin zamiri (O), Allahü teâlâ'yı ifade eder.

Bir görüşe göre ise, zamir, görmesi mümkün olan herkes içindir.

Bir diğer görüşe göre ise, görme fiilinin faili gizli zamir değil fakat kalblerinde hastalık bulunan herkestir. Bu takdirde bu nevi görmek de, kalb yoluyla görmektir. Yani kalblerinde hastalık bulunan topluluk, kendi içlerinde cereyan eden bu koşuşmayı görürler.

Bunlar (münafıkların başı) Abdullah b. Übeyy ve benzerleriyle Yahudiler ve Necran Hıristiyanlarıdır. Bunlar, Müslümanlar nezdinde:

"- Biz zamanın felaketlerine maruz kalmaktan emin değiliz" diye özür beyan ediyorlardı.

İşte âyetteki "Nahşâ en tusıîbena daireli / başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz" kelâmının mânâsı budur. Yani durumun aksine dönüp üstünlüğün kâfirlere geçmesinden korkuyoruz, demek istiyorlardı.

Diğer bir görüşe göre ise bu:

"Kıtlık ve yokluk gibi zamanın bir sıkıntısına maruz kalıp da onların bize erzak ve borç vermemelerinden korkuyoruz" demektir.

Rivâyete göre Ubade b. Samit, Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) dedi ki:

"-- Benim Yahudilerden çok sayıda dostlarım vardı; ama ben artık onların dostluğuna son veriyorum (teberri ediyorum) ve yalnız Allah ile Resulünü dost ediniyorum"

Abdullah b. Übeyy ise:

"- Ben felaketlerden korkarım; onların dostluğunu bırakmam" dedi.

Ubade b. Samitin, bıraktığı Abdullah b. Übeyy'in ise bırakmadığı dostları Benî Kaynuka Yahu dileri idi.

Abdullah b. Übeyy, Müslümanlara, kıtlık ve yokluk zamanlarında onlara muhtaç olabileceğini anlatmak istiyordu; ama aslında üstünlüğün ilerde kâfirlere geçebileceğini düşünüyordu.

B- "Fakat umulur ki Allah, bir fetih yahut katından hayırlı bir iş getirir de onlar içlerinde sakladıkları şeyden nâdım olurlar."

Bu kelam, onların,

geçersiz gerekçelerini reddetmek,

boş umutlarını kesmek,

mü'mınlere zafer müjdelemek anlamlarını taşır.

Çünkü "a'sâ", Allahü teâlâ hakkında kullanıldığında kesin bir va'di tazammun eder. Kerem sahibi bir insan bile, birine ümid verdiğinde, mutlaka sözünü yerine getirir. Şu halde kerem sahiblerinin en büyüğü olan Allahü teâlâ hakkında bunun aksi nasıl düşünülebilir?

Kelbî ile Süddî'ye göre fetihden maksad, Mekke'nin fethidir.

Dahhâk'a göre ise Hayber ve Fedek gibi Yahudî kasabalarıdır.

Katâde ile Mukatil'e göre ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in, düşmanlarına karşı kesin zaferi için Allahü teâlâ'nın hükmünü izhar ve İslâm'ı aziz kılmasıdır.

Allah katından hayırlı bir sonuçtan maksad, Yahudilerin öldürülmesi ve sürülmesi suretiyle bu çıbanın tamamen deşilmesidir.

Yani bu olaylardan sonra bir takım gerekçelere sarılan münafıkların, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında kalblerinde sakladıkları küfür ve şüpheden dolayı pişman olmaları umulur.

Burada münafıkların, kâfirleri dost edinmelerinden pişman olmaları değil fakat kalblerinde sakladıkları küfür ve şüpheden pişman olmaları söz konusudur. Çünkü onları, kâfirlerin dostluğuna teşvik ve tahrik eden, kalblerindeki küfür ve şüphedir. Bu itibarla dostluğun aslına ve sebebine olan pişmanlıkları, bu dostluğa da nedametlerine delâlet eder.

52 ﴿