109"Allah, bütün Resulleri bir araya topladığı (cem ettiği) gün onlara sorar: "- Size ne cevap verildi?" Onlar da şöyle derler: "- Bizim, hiçbir bilgimiz yok. Şüphesiz bütün gayb (gizlilik)leri bilen (A'llâmü'l-Ğuyûb) Sensin, Sen." A- "Allah, bütün Resulleri bir araya topladığı gün onlara sorar:" Bu cümle değişik cihetlerden ele alınmıştır. Şöyle ki: 1-"O gün" anlamına gelen "yevm" kelimesi daha önce geçen "ve-tteku-llâhe / Allah'tan sakının, takva sahibi olun" fiilinin mef'ûlü (tümleci)nün bedeli (izahı)dir. Allahü teâlâ'nın her şeyin yaratıcısı ve kıyamet gününün yegâne hakimi olması, söz konusu fiil ile bu kelime arasında bulunması gereken münasebet ve bağ için yeterlidir. Ustelik, Allahü teâlâ'ya karşı takva emrinde akla ilk gelen, "sakınılması gereken hangi iş ve hangi fiildir?" sorusudur. 2-Sakınma fiilinin mefûlü olan Allah kelimesinin önünde bir muzaf, yani azab kelimesi mahzûftur. Yani bu, "Allah'ın azabından sakının", demektir. Bu takdirde "o gün " kelimesinin sakınma fiiline zarf olmasında da bir sakınca söz konusu değildir. 3-Burada bir fiil mukadderdir ve bu fiil, geçen "sakının" fiili üzerine atıftır. "Yani o günden çekinin ki... Yahut o günü hatırlayın ki..." anlamını taşır. O korkunç günü hatırlatmak, insanları takvaya ve ilâhî emirleri icabet ve itaatle karşılamaya icbar eder. 4-Söz konusu "o gün — yevm", geçen "Ve-llâhü lâ yehdî'l-kavmc'z-zâ-limîiı /-" Allah zâlimler kavmini hidayete eriştirmez" fiilinin zarfıdır. Yani o gün Allahü teâlâ, mü'minleri cennet yoluna hidayet ettiği halde onlara etmez. 5-Söz konusu "o gün / yevm", bir muzaf takdir edilerek, daha önce geçen "ve-smeû' / dinleyin" fiilinin mefulü (tümleci) de olabilir. Yani o güne ilişkin haberi dinleyin, demektir. 6-"O gün / yevm" ondan sonra mahzüf olan bir fittin zarfıdır. Bu fiilin mahzûf olması, A- yapılması gereken açıklamalara ibarenin dar geldiğine delâlet eder; B- o gün vaki olacak genel âfet ve musibetin korkunçluğunun sınırsız oluğunu bildirir. Sanki şöyle denir: "O gün, Allah, bütün peygamberleri bir araya toplayacak, öyle korkunç haller ve âfetler olacak ki, sözler, onları anlatmaya yeterli değildir." Zamir makamında ism-i çektin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti arttırmak ve korkunçluğu ağırlaştırmak içindir. Yalnız Resul (Peygamber)lerin toplanmasından söz edilmesi toplanmanın ümmetler için değil de yalnız Peygamberlere mahsus olduğu anlamında değildir. Bunun aksi nasıl zaten düşünülemez. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle denir: "O gün, bütün insanların bir araya toplandığı bir gündür ve o gün herkesin hazır olduğu bir gündür." (Hûd 11/103) Allahü teâlâ Isrâ (17) sûresinin 71. âyetinde de şöyle buyurur: "O gün bütün insanları imamları (önderleri) ile birlikte çağıracağız..." Âyette yalnız Peygamberlerin toplanmasının zikredilmesi, onların şeref ve asaletini belirtmek, ümmetlerin onlara tâbi olması nedeniyle ayrıca o hususta bir sarahata gerek olmadığını bildirmek, ümmetlerin derecelerinin Peygamberlerden aşağı olduğunu, onların Peygamberlerle birlikte zikre layık olmadığını göstermek içindir. Elbette böyledir. Çünkü Peygamberler, ihtiramla toplanırlar. Ümmetlerinden bazıları ise, boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde yüzüstü toplanma mahalline sürüklenirler. B- "Size ne cevap verildi?" Allahü teâlâ, Peygamberlerin, görevlendirildikleri tebliği gereğince yaptıklarına işaret buyurmak için onlara böyle diyecektir. Nitekim sualin, ümmetlerin cevabına tahsis edilmesi de, bunu açıkça gösterir. Yoksa Allahü teâlâ'nın, Peygamberlere hitabı, "Plel belâğtüm risalâtî / Benim risale timi tebliğ ettiniz mi?" şeklinde olurdu. Yani ümmetleriniz tarafından hangi cevap size verildi? Kabul mü, red mi? Ümmetler kendileri de hazır bulundukları halde sualin Peygamberlere tevcih edilmesi, diri diri toprağa gömüien kıza, onu gömenin huzurunda sual sorulması kabilindendir. Cevabın ümmetlere isnat edilmeyip "onlar ne cevap verdiler?" gibi bir ifadenin kullanılmaması, onları tahkir, onlara karşı ağır bir öfke ve gazab anlamı taşır. C- "Onlar da şöyle derler: "- Bizim hiçbir bilgimiz yok." Bu istinaf cümlesi, kelâmın siyakından doğan bir sualin cevabıdır. Sanki, "O zaman peygamberler ne diyecekler? "suali böyle cevaplandirilmistır. Burada (kaalû / dediler) şeklinde dili geçmiş (mazi)kipinin kullanılması, bunların kesin olarak gerçekieseceğine delâlet eder. Nitekim, A'raf (7) sûresinin " Cennet ehli, cehennem ehline şöyle nida ettiler (seslendiler)..." 44. ve yine ayni sûrenin, " A'raf ehli nida ettiler (seslendiler)..." 48. âyeti ve benzerleri de bu kabildendir. Peygamberlerin "Lâ ti'İm e lena / bizim hiçbir bilgimiz yok" demeleri, keyfiyeti, - Allahü teâlâ'nın ilmine havale, - ve O'nun ilminin her şeyi, Peygamberlerin, ümmetlerinden çektikleri sıkıntıları, üzüntü ve kederleri tamamen ihata ettiğini arzetmek içindir. Ç- "Şüphesiz bütün gizlilik (gayb)leri hakkıyla bilen (A'llâmü'l -Guyûb) Sensin, Sen" Bu cümle, önceki cümlenin illetidir. Bu, onların bize verdikleri cevabları, açığa vurdukları şeyleri, bizim bilmediğimiz ve onların kalblerinde gizledikleri şeyleri haakkıyle bilen ancak Sensin; demektir. Peygamberlerin bu sözleri, karşılaştıkları haller ve çektikleri sıkıntılardan bir yakınmadır. Diğer bir görüşe göre ise bu, "- Ümmetimizin bizden sonra ne yaptıklarını bilmiyoruz ve hüküm için asıl geçerli olan da, kişinin son halidir."demektir. Ancak bu görüş reddedlmıştir. Çünkü Peygamberler, ümmetlerinin durumunu sımalarından tanırlar. Onların halleri, Peygamberleri için gizli kalmaz. İbn Abbâs, Mücaltid ve Süddî (radıyallahü anh) den rivâyet olunduğuna göre, Peygamberler, önce çekinirler ve cevabta zühul ederler; ama bir süre düşündükten sonra ümmetleri hakkında şahadette bulunurlar. Ancak söz konusu illet cümlesi bu görüşe uygun düşmez. Bir görüşe göre ise, bundan murad, onların rezaletlerini tesbıt etmektir. |
﴾ 109 ﴿