116"Hani Allah, şöyle demişti: "- Ey Meryem oğlu İsâ! Sen mi insanlara beni ve annemi Allah'tan başka iki ilâh edinin dedin?" İsâ da dedi kı: "- Sen Sübhansin (Seni her türlü eksiklikten tenzih ederim; benim için hakk (gerçek) olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer ben onu söylemışsem muhakkak ki Sen onu bilirsin. Sen benim nefsimde olanları bilirsin, fakat ben Senin Zâtında olanları bilemem. Şüphesiz ki bütün gayb (gizlilik)leri bilen (A'llâmü'l-Guyûb) Sensin, Sen." A- "Hani Allah, şöyle demişti: "- Ey Meryem oğlu İsâ ! Sen mi insanlara beni ve annemi Allah'tan başka iki ilâh edinin dedin ?" Bu cümle, "Hani havariler demişlerdi ki, ." (5/112) âyetine atıftır. Bunun anlamı şudur: "- Ey Resûlüm Muhammed! Allahü teâlâ'nın, kıyamet günü kâfirleri kınamak ve ilzam etmek için onlara bunu söyleyeceğini; İsa'nın (aleyhisselâm) da şâhidler huzurunda hem kendi kulluğunu hem de onlara Akah'a kulluk etmelerini söylediğini ikrar edeceği vakti hatırlat." Burada da geçmiş zaman fiil kipinin kullanılması, " demişti" buyrulması, daha önce de belirtildiği gibi, bunun kesin olarak gerçekleşeceğine delâlet eder. Burada murad, "Bu söz kesin olarak söylenmiştir; istifham ise, söyleyenin tayini içindir." hükmü değildir. Oysa, "Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın?" (Enbiyâ 21/62) gibi benzeri âyetlerde istifham, failin tayini içindir. Fakat burada kesin olan, onların, İsâ ile anasını ilâh edindikleridir. İstifham ise bunun, -İsa'nın (aleyhisselâm) emriyle mi, -yoksa kendi nefislerinden mi olduğunu tayin içindir. Nitekim, " Şu kullarımı sız mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?" (Furkan 25/17) âyeti de bu kabildendir. "Min dûni-llâhi / Allah'tan başka" ifadesinden murad, İsâ ile annesini Allahü teâlâ'ya ortak kılmak suretiyle ilâh edinmektir. Nitekim, " İnsanlardan kimileri Allah'tan başka şeyleri O'na emsal (endad) edinirler" (Bakara 2/165) " Onlar Allah'tan başka, kendilerine ne bir zarar, ne bir fayda veremeyen şeylere tapıyorlar ve: "- Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerımızidır" diyorlar. (Resûlüm) de ki: "- Siz Allah'a göklerde ve yerde bilemediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından münezzehtir (Yûnus 10/18) âyetlerindeki istifham bu kabildendir. Kınama, azarlama, ilzam ancak Isâ ile annesini Allah'a eş koşmak suretiyle ilâh edinme halinde gerçekleşebilir. Bazı müfessirler Hıristiyanların, İsâ ile annesini Allah'a (celle celâlühü) ortak koşmak suretiyle değil, fakat müstakil olarak ilâh edindiklerini vehmetmışlerdir. Bu görüşü savunanlar, sonra şöyle özür beyan ettiler: Hıristiyanların inancına göre, İsâ ile Meryem eliyle gösterilen mucizeleri Allahü teâlâ yaratmadı, ikisi yarattılar. Bu itibarla Hıristiyanların, bazı konularda o ikisini müstakil tanrılar edindikleri ve o hususlarda Allah’ı tanrı olarak bilmedikleri doğrudur. Bu vehme kapılanlar, haktan merhalelerce uzak düşmüşlerdir. Bazıları da demişlerdir ki: "- Allah'a (celle celâlühü) ibâdetin yanında, başkasına da ibâdet olduğu zaman, o ibâdet yok hükmündedir. Bınaealeyh hem Allah'a (celle celâlühü), hem de İsâ ile annesine ibâdet eden kimse, Allahü teâlâ'ya değil yalnız onlara ibâdet etmiş sayılır." Bu görüşü savunanlar da, bundan öncekiler gibi gerçekten gaflete düşmüş ve ilgisiz mânâ ile meşgul olmuşlardır. Çünkü Hıristiyanlar, inançlarının bir çeşit tevili ile değil, fakat sarahatle inanıp ikrar ettikleri şey sebebiyle kınanmışlardır. Burada ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, İsa'ya (aleyhisselâm) isnad edilen sözler meyanında olduğu içindir. B- "İsâ da dedi ki (Kaale): "- Sen Sübhansm (Sübhaneke)" Bu istinaf cümlesi, kelâmın başından doğan "-- O zaman İsâ (aleyhisselâm) ne diyecek?" şeklindeki bir suale cevab mahiyetindedir. Sanki o suale böyle cevab verilmiştir. Burada da, geçmiş fiil kipinin kullanılması (dedi), daha önce belirtilen sebepten dolayıdır. "Sübhaneke" kelimesi, tesbihin adıdır. Bunun mastarı olduğu fiil, kendisiyle beraber hiç zikredilmez. Bu kelimenin, tenzih mânâsını bir çok cihetten mübalağalı (kuvvetli) olarak ifade ettiği gayet açıktır. Şöyle ki: 1- Bu kelime, yeryüzünde gitmek ve uzaklaşmak anlamında "sebh" kökünden gelir. 2-Tef'il (tesbih) babındandır. 3-Mastardan, tesbihin özel adı haline dönüşmüştür 4-Mastar ile fiilin yerine geçmiştir. Yani şu anlamı kazanmıştır: "- Ben Senin hakkında böyle demekden, - yahut Senin hakkında böyle söylenmesinden, Seni layıkı veçhile tenzih ederim. Burada "ülûhiyette ortağın olmasından" ifadesini takdir etmeye ise, nazm-i kerimin siyak ve sibakı müsait değildir. C- "Benim için hakk (gerçek) olmayanı söylemek bana yakışmaz." Bu istinaf cümlesi, Allah'ı (celle celâlühü) tenzihi ve neden tenzih edildiğini açıklar. Ç- "Eğer ben onu söylemişsem muhakkak ki Sen onu bilirsin." Bu istinaf cümlesi de, mezkûr sözlerin İsâ (aleyhisselâm) dan sadır olmadığını istidlali yoldan beyan eder. Çünkü bunların İsâ (aleyhisselâm) dan sadır olması, Allahü teâlâ'nın bunu kesin olarak bilmesini gerektirir. Allahü teâlâ'nın bilgisi olmadığına göre, bu kesin olarak İsâ (aleyhisselâm) dan sadır olmamıştır. Zira lâzımın olmaması, melzûmun olmamasını zorunlu kılar. D- "Sen, benim nefsimde olanları bilirsin, " Bu cümle, makabli için sebep yerine geçen bir istinaftır. Bunun anlamı şudur: "- Sen, benim içimde gizlediklerimi bildiğine göre açığa vurduklarımı elbette bilirsin." E- "Fakat ben Senin zâtında olanları bilemem." İsa'nın (aleyhisselâm) bu sözü, gerçeği açıklar ve noksanı gösterir. Yani, "- Ben, Senin gizlediğin bilgileri bilemem." Burada Allahü teâlâ hakkında "nefs" kelimesinin kullanılması, İsâ (aleyhisselâm) hakkında kullanılan nefs ile benzerlik hasıl olması içindir. Diğer bir görüşe göre ise, Allahü teâlâ hakkında kullanılan "nefs"ten murad, Allah'ın (celle celâlühü) zâtıdır. Bilgilerin nefse nisbeti, nefse ilişkin bilginin de dahil olduğu bütün sıfatların mercii olmasındandır. F- "Şüphesiz bütün gayb (gizlilik)leri bilen (A'llâmü'l-guyûb) Sensin, Sen." Bu cümle, hem ifade, hem de mefhûm olarak, geçen iki cümlenin illet ve sebebidir. |
﴾ 116 ﴿