33"Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Gerçekte (Resûlüm), onlar seni tekzib etmiyor, fakat o zâlimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar." A- "Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz." Bu istinafı kelâm, Resûlüllahı (sallallahü aleyhi ve sellem) duyduğu üzüntü sebebiyle teselli eder. Bu üzüntünün sebebi daha önce anlatıldığı gibi kâfirlerin inatçı tekzibleridır. Bu tesellide, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in Allahü teâlâ katındaki yüksek değeri, ona yapılanların, aslında Allahü teâlâ'ya karşı işlendiği, Allah'ın (celle celâlühü) bunu yapanlardan mutlaka intikam alacağı beyanı vardır. Onların söyledikleri, " Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değil" (En'âm 6/25) ve benzeri sözlerdir. B- "Gerçekte (Resûlüm), onlar seni tekzib etmiyor, fakat o zâlimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar." Bu tesellide belirtildiği gibi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in, Allahü teâlâ katında öyle yüce bir kadri, mevkii ve yakınlığı vardır ki onun ötesi yoktur. Nitekim, Nısâ (4) sûresinin 80. âyetinde, "Kim Resûl'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur."buyrulur. Allah (celle celâlühü), açıkça görüldüğü gibi Resulünün (sallallahü aleyhi ve sellem) tekzibini, kendi âyetlerinin tekzibi saymakla yetinmedi. Fakat "Şüphesiz sana bîat (bey'a't) edenler, ancak Allah'a bîat etmiş olurlar." (Fetih 48/10) âyetinde olduğu gibi Allah (celle celâlühü), onların Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) e ilişkin tekzibini nefy, ve o tekzibi kendi âyetlerine isbat etti. Bu durum, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in Allahü teâlâ'ya olan yakınlığını, - onun hallerinin Allahü teâlâ'nın şânında tamamen kaybolduğunu belirtir. Sanki şöyle buyrulur: "- Resûlüm, sen onlara aldırma; onları Bize havale et; onlar, gerçekte seni değil fakat Bizim âyetlerimizi tekzib ediyorlar." Ancak burada "hüm / onlar" zamiri yerine "e'z-zalimîn / zâlimler" kelimesinin zikredilmesi, onların zulümde ne kadar aşırı (müfrit) olduklarını gösterir. Onların bu inkârı da, bir çeşit zulümdür. Burada zamir (Biz) makamında ism-i celilin (Allah) zahir olarak zikri, mehabeti arttırmak içindir. Bu kelâmda tekzib makamında "cuhûd / bile bile inkâr etme" fiilinin kullanılması şunları belirtmek içindir: 1-Allahü teâlâ'nın âyetleri o kadar açıktır ki, her fert, onun doğruluğunu müşahede eder. 2-İnkarcılar, onların doğruluğunu bile bile inkâr ederler. Nitekim, Neml (27) sûresinin 14. âyetinde bu hakikat şöyle ifade edilir: "Doğruluklarını yakıînen bildikleri halde kendilerine zulmederek ve kibirlenerek onları inkâr ettiler." Zaten "Kalbte olanın nefyi, onun i s batıdır" veya "Kalbte olanın isbatı, onun nefyidir" sözünden kastedilen de budur. Bir diğer görüşe göre ise, cuhûd, tekzib mânâsını da zımnen taşıdığı için kullanılmıştır. Başka bir görüşe göre ise, bu kelâmın mânâsı şudur: Şüphesiz onlar, seni kalbleriyle değil fakat dilleriyle yalanlıyorlar. Bu görüşü şu rivâyet de destekler: Rivâyete göre, Ahnes b. Şurayk, Ebû Cehl'e dedi ki: "- Ya Ebe'l Hakem! Muhammed'in durumunu bana söyle; o, davasında doğru mu, yoksa yalancı mı (e-sâdikun hüve em kâzib)? Şimdi biz biz eyiz; yanımızda başkası yok (Feınnehu leyse ti'ndena ehadün ğayruna)." O da dedi ki: "- Vallahi, Muhammed, elbette doğrudur (Vallâhi irme muhammeden le-sâdikun); o hiç yalan söylemedi (vema kez ebe kattün). Fakat Benû Kusay, liva (sancaktarlık), şikayet (hacılara su dağıtma), hıcabet (Kâ'be'nin kapıcılığı) ve nübüvvet şereflerini topyekûn eline geçirdiği zaman, diğer Kureyşlilere ne kalır?" İşte o zaman bu âyet-i kerime nazil oldu. İbn Abbâs dan rivâyet olunduğuna göre önceleri Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) "el-Emîn" deniyordu. Çünkü insanlar, onun hiçbir konuda yalan söylemediğini biliyorlardı; fakat buna rağmen nübüvvetini inkâr ediyorlardı. Bir başka görüşe göre ise, âyetin mânâsı şöyledir: "- Resûlüm, onlar seni yalanlamıyorlar; sen, onlar tarafından sadakatle vasıflandırılan dosdoğru bir insansın. Fakat onlar bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar." Nitekim rivâyete göre, Ebû Cehil, Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) diyordu ki: "- Biz seni yalancılıkla suçlamıyoruz (Ma nükezzibüke); sen bizim indimizde elbette doğru bir insansın (ve inneke ıi'ndena le-sâdikun); fakat biz, bize getirdiğin şeyi (nübüvveti) yalanlıyoruz (velâkin nükezzibü ma ci'tcna bih)." İşte o zaman bu âyet nazil oldu (Fenezelet). Her halde bu habis (Ebû Cehil) tarafından Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in doğru kabul edilmesi, onun verdiği haberin kendi itikadına mutabık olduğundan idi. Ancak bu görüşler içinde Kur’ân âyetlerinin mükemmeliyetine en uygun olanı birinci görüştür. |
﴾ 33 ﴿