17

"Resûlüm! Orada olsaydın görürdün ki, güneş doğduğu zaman, mağaralarının sağına vuruyor, batarken de onlara isabet etmeden sol taraftan onları terk ediyordu.

Onlar ise, mağaranın genişçe bir yerinde idiler. İşte bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah, kimi hidâyet ederse, o, gerçek hidâyete erenin ta kendisidir; kimi de saptırırsa, artık sen, ona yol gösterici bir dost bulamazsın."

A- " Resûlüm! Orada olsaydın görürdün ki, güneş doğduğu zaman, mağaralarının sağına vuruyor, batarken de onlara isabet etmeden sol taraftan onları terk ediyordu."

Burada, Ashâb-ı Kehfin o mağaraya sığındıktan sonraki halleri beyan edilmektedir. Bunun sarahatle zikredilmemesi, buna ihtiyaç olmadığını bildirmek içindir. Zira onların, buna ilişkin mezkûr emre göre hareket ettikleri açıktır. Bir de daha önce, "Hani o genç yiğitler o mağaraya sığınmışlardı" cümlesi göz önünde bulundurularak burada zikredilmemiştir.

Bu hitap Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) içindir. Yahut buna muhatap olabilen herkes içindir. Burada görmekten murat, gerçekten vaki olmuş bir görmeyi haber vermek değil, fakat "orada olsaydın, bunu görecektin" demektir.

Güneşin doğarken de, batarken de bu şekilde onlara isabet etmemesi, onlara bir lûtfu kerem olarak Allah'ın (celle celâlühü) harikulade bir tasarrufu idi.

B- " Onlar ise, mağaranın genişçe bir yerinde idiler."

Bu cümle de, bunun garip bir hal olduğunu beyan etmektedir. Yani görürdün ki, güneş, onların sağından ve solundan geçerken onlara isabet etmiyordu; Halbuki onlar mağaranın genişçe bir yerinde oldukları için, kudret elinin müdahalesi olmasa onlara isabet ederdi.

C- " İste bu, Allah'ın âyetlerindendir."

Onlar, normal olarak güneşe maruz iken, güneşin doğarken de, batarken de onlara isabet etmemesi, Allah'ın (celle celâlühü) ilminin kudretinin kemaline, tevhit inancının hak olduğuna ve bu zatların, Allah (celle celâlühü) katında keramet (feraset) ehli olduklarına açıkça delâlet eden âyetlerdendir.

Onların bu hali, Dakyanus'un kuzeye bakan mağaranın kapısını kapattırmasından önce idi. İşte bu seyir haliyle güneş doğarken meyilli (eğik) olarak mağaranın sağ tarafından içeriye vuruyordu ve batarken de dik olarak sol tarafından içeriye vuruyordu. Böylece güneşin ışınları mağaranın her iki tarafına vuruyor ve onun ufunetim kurutup havasını mutedil hale getiriyordu. Fakat güneşin ışınları onlara vurup bedenlerine zarar vermiyor ve elbiselerini çürütmüyordu.

Muhtemeldir kı, mağaralarının kapısının, batı tarafına olan meyli daha fazlaydı. Ondan dolayı bu sonuç hâsıl oluyordu. Buna göre "İşte bu" işareti, onların o mağarayı seçtiklerine işarettir. Anılan

"İşte bu" işaretini, Allah'ın (celle celâlühü) bu uzun zamanda onları mağarada korumasına veya Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) onların hallerine muttali kılmasına işaret olarak kabul etmek izahına ise, kıssanın ortasında zikredilmesi müsait değildir.

D- " Allah, kimi hidâyet ederse, o, gerçek hidâyete erenin ta kendisidir; kimi de saptırırsa, artık sen, ona yol gösterici bir dost bulamazsın."

Allah (celle celâlühü) kimi muvaffak kılarak hakka hidâyet ederse, işte gerçekten felâh bulmuş olan odur.

Bundan murat, onların matluba isabet etmeleriyle ve umdukları geniş rahmet ve kolaylığın gerçekleştirildiğini haber vermekle onları övmek ve kendilerine şâhitlik etmektir. Yahut bu gibi âyetlerin çok olduklarına, fakat ancak Allah in (celle celâlühü) ibret almak için muvaffak kıldığı kimselerin bunlardan faydalandıklarına dikkat çekmektir.

Ve Allah (celle celâlühü) kendi tercih ve seçimini dalâlet yönünde kullanmasından dolayı kimde de dalâlet yaratırsa, artık sen ne kadar çaba harcasan da, ona, kendisini zikredilen felâha hidâyet edecek bir yardımcı asla bulamazsın. Zira haddi zatında böyle bir yardımcının bulunması imkânsızdır. Yoksa bulunabildiği halde ve bulunması mümkün iken bulamazsın, demek değildir.

17 ﴿