14

"O zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik de, onları yalanlamışlardı. Biz de bir üçüncü elçi ile bunları desteklemiştik. Onlar da: "Biz muhakkak ki, size gönderilmiş Allah'ın elçileriyiz" demişlerdi."

A- "O zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik de, onları yalanlamışlardı. Biz de bir üçüncü elçi ile bunları desteklemiştik."

Burada o elçilerin gönderilmesinin Allah'a isnat edilmesi, temsilin ikmali ve tesellinin tamamlayıcısı olarak, bunun da Allah'ın emriyle olduğuna binaendir.

Bu iki elçi Yahya (Yuhanna) ile Paulus'tur.

Diğer bir görüşe göre ise, başkaları idi.

Hazret-i İsa'nın elçileri, bu kasaba halkına gelip kendilerini hakka davet etmişlerdi. O kasaba halkı ise, bu elçilerin elçiliklerini yalanlamışlardı.

Elçilere destek olarak, gönderilen üçüncü elçi de Şem'ûn (Petrus) idi.

B- "Onlar da: "Biz muhakkak ki, size gönderilmiş Allah'ın elçileriyiz" demişlerdi."

Elçiler, sözlerini (muhakkak ile) tekit etmişlerdi, çünkü o kasaba halkı, daha önce kendilerini yalanlamışlardı. Zira ilk iki elçinin yalanlanması, hepsinin yalanlanması demektir; çünkü hepsinin sözleri bir idi.

Bu kıssa şöyledir: O kasaba halkı, putperest idiler. Hazret-i İsâ, onlara iki elçi gönderdi. (Bu, elçilerden birinin Paulus olduğu görüşüyle bağdaşmaz; çünkü Paulus, Hazret-i İsa'nın semavî âleme intikal etmesinden sonra Hıristiyanlığı kabul etmiştir.) Nihayet bu iki elçi şehre yaklaştıklarında koyunlarını otlatan bir şahıs gördüler. İşte Yâsîn sûresinde kendisinden bahsedilen bu kişi Habîb Neccar'dır. Bu şahıs, o iki elçiye niçin geldiklerini sordu. Onlar da, hak dini ona anlattılar. Habîb Neccar: "Pek iyi, sizin mucizeniz var mı?" diye sordu. Elçiler de: "Biz, hastalara şifa veririz; körü ve alacalıyı iyileştiririz" dediler. Habîb Neccar'ın iki yıldan beri hasta yatan bir oğlu vardı. Elçiler, onun vücuduna masaj yaptılar; hasta iyileşip ayağa kalktı. Bunun üzerine Habîb Neccar îman etti; Bu haber şehirde yayıldı; bu iki elçinin elleriyle birçok insan şifa buldu ve bunların haberi hükümdara da ulaştı. Hükümdar, iki elçiye: "Bizim ilâhlarımızdan başka ilah var mı ki?" dedi. Elçiler de: "Elbetteki var; gerçek ilah, seni de, senin ilâhlarım da yoktan var eden İlahdir" dediler. Hükümdar: "Sizin bu davetinizi bir düşüneyim!" dedi. Bu arada insanlar, onları takibata aldılar.

Bir görüşe göre de, onları dövdüler.

Bir diğer görüşe göre ise, bu iki elçi hapsedildiler. Sonra Hazret-i İsâ, Şem'ûn'u (Petrus'u) da oraya gönderdi. Şem'ûn, kimliğini gizleyerek şehre girdi ve hükümdarın yakınlarıyla iyi ilişkiler kurdu. Hükümdarın çevresi ona dost oldular ve kendisini hükümdara da anlattılar. Sonunda hükümdar da ona dost oldu. Nihayet bir gün Şem'ûn, hükümdara dedi ki: "Duyduğuma göre sen, iki şahsı hapsetmişsin. Sen onların ne dediklerini iyice dinledin mi?" Hükümdar da: "Hayır! Onlara kızdığım için kendilerini iyice dinlemedim" dedi. Bunun üzerine hükümdar iki elçiyi huzuruna çağırdı. Elçiler huzura gelince, Şem'ûn, onlara: "Sizi kim gönderdi?" diye sordu. Onlar da: "Eler şeyi yaratan ve hiçbir ortağı bulunmayan Allah, bizi gönderdi" dediler. Şem'ûn: "Haydi o Allah'ı kısaca anlatın" dedi. Elçiler de: "O, her istediğini yapar ve her dilediğine hükmeder" dediler. Şem'ûn: "Pek iyi, sizin mucizeniz nedir?" dedi. Elçiler de: "Hükümdar, ne diliyorsa!.." dediler. Bunun üzerine hükümdar, gözleri tamamen kapalı olan bir çocuğu çağırttı. Çocuk gelince, elçiler, Allah'a duâ ettiler. O anda çocuğun göz yuvaları açıldı. Elçiler, iki bilya alıp onları iki göz yuvasına yerleştirdiler; bilyalat o anda gözler olup onlarla görmeye başladı. O zaman Şem un, Hükümdara dedi ki: "Sen de ilahına söylesen de, o da bunların yaptıklarını yapsa da, yüksek şeref, senin ve onun olsa!.." Hükümdar, Şem'ûn'a dedi ki: "Senden gizli bir sırrım yok. Bizim ilahımız, görmez, işitmez, zarar ve fayda veremez. Şem'ûn, aralarında bulunduğu müddetçe o da kendileriyle beraber putların yanma girip namaz kılıyordu ve yakarışta bulunuyordu. Onlar da, Şem'ûn'un da, kendi dinlerinde olduğunu sanıyorlardı. Sonra hükümdar dedi ki: "Eğer sizin İlahınız, bir ölüyü diriltmeye muktedir olursa, O'na îman ederiz." Bunun üzerine elçiler, yedi gün önce ölmüş olan bir genci çağırdılar; genç hemen dirilip ayağa kalktı ve dedi ki: "Ben, Cehennemin yedi vadisine sokuldum. Ben, sizi., içinde bulunduğunuz dalâletten dolayı uyarıyorum. Artık îman edin!" Ve dirileri genç, şunu da söyledi: "Gök kapıları açıldı da, ben, yakışıklı bir gencin bu üç kişiye şefaat ettiğini gördüm." Hükümdar: "O üç kişi kimlerdir?" dedi. O genç de: "Onlar Şem'ûn ile bu iki kişidir" dedi. O zaman hükümdar, hayretler içinde kaldı. Şem'ûn, o gencin sözlerinin hükümdarı etkilediğini görünce, ona nasihat etmeye başladı. Bunun üzerine hükümdar ile bir topluluk îman ettiler. İman etmeyenlere de, Hazret-i Cebrâîl (aleyhisselâm), korkunç bir sesle gürleyiverdi; o anda hepsi helâk oldular.

Kıssayı böyle arılatırlar. Ancak nazmı kerimin siyakı buna müsait değildir; çünkü âyetlerde yalnız, onların inatlarını sürdürdükleri ve delil göstermekte kibirlerini bırakmadıkları anlatılmakta ve Habîb Neccar'dan başka hiç kimsenin îman ettiği anlatılmamaktadır. Eğer kıssada anlatıldığı gibi, hükümdar ve çevresinden bir topluluk îman etmiş olsalardı, zahire göre, onlarin, elçilere arka çıkıp yardım etmeleri gerekirdi ve onların çabaları ya kabul görürdü, yahut şehit Habîb Neccar gibi kendileri de öldürülürlerdi. Ve bundan bir şekilde, zikredilirdı. Allah'ım! Hakikatten ayırma, şunu diyebiliriz ki, hükümdar, azgın çevresinin korkusundan îmanını gizlemiş ve bir mazeret bulup onlardan ayrılmak için fırsat kollamış olabir.

14 ﴿