10

"De ki: Ey Yahudiler! Ne dersiniz; eğer bu Kur’ân, Allah katından ise ve siz onu inkâr etmişseniz, îsrâil oğullarından bir şahit de, bunun benzerini görüp îmân ettiği halde, siz yine de büyüklük taslamışsanız (O zaman, sizden daha sapkın kimdir?) Şüphesiz Allah, zâlimler güruhunu hidâyete erdirmez."

Yani bana söyler misiniz; eğer bana vahiy olunan bu Kur’ân, sızın iddia ettiğiniz gibi büyü ve iftira olmayıp hakikatte Allah katından olduğu halde siz onu inkar etmişseniz ve Isrâiloğullarından, kendilerine verilmiş olan Tevrat sayesinde Allah'ın şânlarına ve vahyin sırlarına vâkıf olan büyük bir şahit ve İsrâiloğullarının en büyük âlimi de, Tevrat'ta, tevhîd ve mükâfat ile ceza vaatleri gibi Kur’ân muhtevasına benzer hakikatler görüp de, hiç tereddüt etmeden iman etttiği halde, siz yine de büyüklük taslamışsanız! . .

Tevrat'ın, Kur’ân'ın benzeri olması, aynı hakikatleri benzer ifâdelerle anlatmasıdır. Nitekim diğer âyetlerde de şöyle denilmektedir: "Hiç şüphesiz bu, eskilerin kitaplarında da mevcuttur. ", "Şüphesiz bu, eski kitaplarda da mevcuttur."

Burada anlatılan Yahudilerin örnek âlimi, Abdullah b. Selâm'dır. O, Resülullah'ın, Medine'ye geldiğini haber alınca, yanına geldi ve dikkatle Peygamberimizin mübarek yüzüne baktı; hemen o yüzün, yalancı bir yüz olmadığını anladı. Ve Peygamberimizin durumunu inceledi; nihayet onun beklenen peygamber olduğu kanaatine vardı. Sonra Peygamberimize dedi ki: "Ben sana üç şeyi soracağım; onları ancak peygamber olan bilir: Kıyametin ilk alameti nedir? Cennet ehlinin ilk yemeği nedir? Çocuk, babasına mı çeker, annesine mi? " Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki: "Kıyametin ilk alameti, bir ateş olup insanları doğudan batıya doğru sevk edecek. Cennet ehlinin ilk yemeği ise, bir balinanın ciğerinin artıklarıdır. Çocuğa gelince, erkeğin menisi önce gelirse, ona çeker; kadının menisi, önce gelirse, ona çeker."

Abdullah b. Selâm, bunları dinleyince, Peygamberimize: "Ben şâhitlik ederim ki, sen gerçekten Resûlüllah'sin!" dedi ve ayağa kalktı. Sonra dedi ki: "Ya Resûlallah! Yahudiler, iftiracı bir millettir. Eğer sen, onlara beni sormadan önce müslüman olduğumu duyarlarsa, senin yanında bana iftira ederler." Sonra Yahudiler, Peygamberimizin yanına geldiler. Peygamberimiz, onlara: "Abdullah, sizce nasıl bir adamdır?" diye sordu. Onlar da: "O, en hayırlımızdır; babası da en hayırlımız idi. O, bizim ulumuz dur; babası da bizim ulumuz idi. O, en âlimımizdir; babası da en alimimiz idi. "Peygamberitrtiz: "Pek iyi, o, müslüman olmuşsa, ne diyeceksiniz?" dedi. Onlar: "Allah, onu bundan saklasın!" dediler, işte o anda Abdullah b. Selâm, ortaya çıkıp: "Eşhedu en Lâilâlıe İllallah ve Eşhedu enne Muhammed'en Resûlüllah!" dedi. Bunu gören Yahudiler: "Zaten Abdullah, en kötümüz ve babası da en kötümüz idi" deyip onu kötülemeye başladılar. Abdullah b. Selâm: "Ya resûlallah! İşte benim korktuğum ve endişe ettiğim bu idi!" dedi.

Sa'd b. Ebi Vakkas (radıyallahü anh) diyor ki: "Resûlüllah'ın yeryüzünde yürüyen bir insan için "Bu Cennet ehlindendir" dediğini duymadım; yalnız Abdullah b. Selâm için bunu söyledi. Ve "İsrâiloğullarından bir şahit de..." âyeti de onun hakkında nâzil oldu."

Diğer bir görüşe göre ise, bu âyette geçen şahit, Hazret-i Mûsa'dır ve onun şahitliği de, Peygamberimizin geleceğine dâir Tevrât'takilerle şahitlik etmesidir. Şa'bî de, böyle demiştir.

Mesrûk diyor ki: "Vallahi, bu âyet, Abdullah, b. Selâm hakkında nazil olmamıştır. Zîrâ Hâ. Mîm âyetleri Mekke'de nazil olmuştur. Abdullah b. Selâm ise, Medine'de müslüman olmuştur."

Kelbî ise, Mesrûk'a şöyle cevap vermektedir: "Bu sûre, Mekkî (Mekke'de nazil olan sûrelerden) ise de, anılan âyet, Medine'de nazil olmuştur."

(Mealde belirtildiği gibi) burada "O zaman sizden daha sapkın kimdir?" kaydı mukadderdir. Nitekim "Söyler misiniz; eğer bu Kur’ân, Allah katından ise, sonra siz onu inkâr etmişseniz, o zaman uzak bir şekavette olandan daha sapkın kimdir?" (Fussilet: 52) âyeti, ile bu âyetin sonundaki "Şüphesiz Allah, zâlimler güruhunu hidâyete erdirmez" cümlesi de, buna karinedir. Zîrâ hidâyet olmaması, kesin olarak dalâleti bildirmektedir. Onların zâlim olarak vasıflandırılmaları ise, bu hükmün illetini bildirmek içindir. Zîrâ Allah'ın onları hidâyete erdirmeyişi, zulümlerinden dolayıdır.

10 ﴿