129

"Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O, yüce Arş ın sahibidir."

İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter..." âyetini açıklarken şöyle demiştir:

“Yüz çevirenlerden kasıt, Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) yüz çeviren kafirlerdir. Âyette zikredilen ve onlara karşı gösterilmesi gereken tavır da tüm müminleri bağlar."

Ebu'ş-Şeyh, Muhammed b. Ka'b'dan bildirir:

“Rum (Bizans) topraklarına bir müfreze çıktı. Yolda Müslüman askerlerden biri atından düşüp ayağını kırdı. Onu taşıma imkanı bulamayınca da atını yanına bağladılar, yanına su ve azık koyup yollarına devam ettiler. Onlar gittikten sonra adamın biri yanına geldi ve:

“Burada ne yapıyorsun?" diye sordu. Ayağı kırık adam:

“Ayağım kırılınca arkadaşlarım beni bırakıp gittiler" dedi. Diğer adam:

“Elini ağrının olduğu yere koy ve:

“Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım. O yüce Arş'ın sahibidir" de" dedi. Ayağı kırık adam elini ağrıyan yerine koyup bu âyeti okuyunca iyileşti. İyileştikten sonra da atına binip arkadaşlarına yetişti.

Ebû Dâvud ve İbnu's-Sünnî'nin Ebu'd-Derdâ'dan bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sabah ve akşam yedi defa: «Allah bana yeter. Ondan başka ilah yoktur. Sadece ona tevekkül ederim. O yüce Arş'ın sahibidir» derse Yüce Allah ondaki dünya ve âhiret sıkıntısını giderir. "

İbnu'n-Neccâr, Târih'de Hazret-i Hüseyn'den bildirir: Sabah vakti yedi defa:

“Allah bana yeter. Ondan başka ilah yoktur. Sadece ona tevekkül ederim. O yüce Arş'ın sahibidir" diyen kişi o günü sıkıntı, musibet ve boğulma gibi şeylerle karşılaşmaz.

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre İbn Abbâs:

“Arş'ın bu şekilde isimlendirilmesi yüksekliğinden dolayıdır" demiştir.

İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh'in el-Azame'de bildirdiğine göre Sa'd et-Tâî:

“Arş kırmızı bir yakuttur" demiştir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Vehb b. Münebbih'ten bildirir:

“Yüce Allah, Arş ile Kürsü'yü kendi nurundan yarattı. Arş, Kürsü'ye yapışıktır ve melekler de Kürsü'nün içindedir. Arş'ın etrafında dört nehir Vardır. Bu nehirlerden biri nurdandır ve ışıl ışıl parlar. Diğeri alevler saçan ateştendir. Bir diğeri kardandır ve bakınca gözleri kamaştırır. Diğeri de sudandır. Meleklerde bu nehirlerde Yüce Allah'ı tesbih ederler. Arş'ın, mahlukatın dili sayısınca dili vardır. Arş bütün bu dillerle Allah'ı zikredip onu tesbih eder."

Ebu'ş-Şeyh'in Şa'bî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Arş kırmızı bir yakuttandır. Meleklerden bir melek de Arş'a ve azametine bakınca Yüce Allah ona: «Seni, her birinde yetmiş bin kanat olan yetmiş bin melek gücünde kılıyorum! Şimdi uçup git» diye vahyettti. Bunun üzerine melek olanca gücü ve kanatlarıyla bir süre uçtu. Sonra durup baktığında sanki yerinden kılımdamamış gibiydi."

Ebu'ş-Şeyh, Hammâd'dan bildirir:

“Yüce Allah, Arş'ı yeşil bir zümrütten yarattı. Ona kırmızı yakuttan dört ayak kıldı. Arş'a bin tane de dil yarattı.

Yeryüzünde de birbirinden farklı bin tane topluluk yarattı. Bu topluluklardan her biri Arş'ın dillerinden bir dil ile Yüce Allah'ı tesbih eder."

Taberânî ve Ebu'ş-Şeyh, Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan bildirir:

“Arş bir yılanla çevrelenmiştir. Vahiy de buraya zincirlerle indirilir."

İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Atâ:

“Öncekiler Arş'ın Harem bölgesi üzerinde olduğunu düşünürlerdi" demiştir.

İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, İbn Abbâs'tan bildirir:

“Arş'ın ne kadar büyük olduğunu ancak onu yaratan Allah bilebilir. Rahmân olan Allah'ın yarattıklarının (Arş'ın) yanında gökler ancak çöldeki bir çadır kadardır."

Saîd b. Mansûr, İbn Ebî Hâtim ve Ebu'ş-Şeyh, Mücâhid'den bildirir:

“Gökler ile yerin Arş'ın içinde kapladıkları alan, ancak bir yüzüğün çölde kapladığı alan kadardır."

İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Ka'b:

“Arş'ın yanında tüm gökler ancak yer ile gök arasına asılmış bir kandil gibidir" demiştir.

İbn Ebî Hâtim, Ömer b. Yezîd en-Nasrî'den bildirir: Hârun'a gönderilen kitapta şöyle yazılıdır:

“Bu büyük denizimiz Nabtas'ın bir kanalı gibidir. Nabtas da dünyayı çepeçevre kuşatmıştır. Denizleri ve tüm içindekileriyle dünya, Nabtas'ın yanında sahildeki bir göz gibidir. Nabtas'ın ardında yine dünyayı çepeçevre sarmış olan Kaynes bulunur. Nabtas ve içindekiler Kaynes'in yanında sahilde bir göz gibidir. Kaynes'in ardında da dünyayı çepeçevre sarmış olan Asamm bulunur. Kaynes ve içindekiler Asamm'ın yanında sahildeki göz gibidir. Asamm'ın ardında dünyayı çepeçevre sarmış olan Muzlim bulunur. Asamm ve içindekiler Muzlim'in yanında sahildeki göz gibidir. Muzlim'in ardında da dünyayı çepeçevre sarmış olan Elmas bulunur. Muzlim ve içindekiler Elmas'ın yanında sahildeki göz gibidir. Elmas'ın ardında da Bâki bulunur. Bâki dünyayı çepeçevre sarmış olan duru bir sudur. Yüce Allah onun yarısının Arş'ın altında olmasını emretmiş, ancak bir araya gelmek isteyince Yüce Allah onu azarlamıştır. Onun içindir ki ağlayarak Allah'tan bağışlanma diler. Elmas ve içindekiler Bâki'nin yanında sahildeki göz gibidir. Bunun da ardında dünyayı çepeçevre sarmış olan Arş vardır. Baki ile içindekiler bu Arş'ın yanında sahildeki göz gibidir."

Ebu'ş-Şeyh, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'den, o da babasından bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yedi gök, Kürsü'nün yanında kalkanın içine atılan birer dirhem gibidirler" buyurdu. İbn Zeyd, Ebû Zer'den naklen bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Arş'ın yanında Kürsü, boş bir araziye atılmış demirden bir yüzük kadardır. Kürsü de ayakların bastığı yerdir" buyurmuştur.

Ebu'ş-Şeyh, Vehb'den bildirir:

“Yüce Allah, Arş'ı yetmiş bin ayaklı olarak yarattı. Bu ayaklardan her biri gök ile yerin kalınlığı kadardır."

Abd b. Humeyd, Ebu'ş-Şeyh ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'da Mücâhid'den bildirir:

“Melekler ile Arş arasında yetmiş perde vardır. Bu perdeler biri nurdan, biri karanlıktan olacak şekilde sıralanmıştır."

İbn Ebî Şeybe, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Beyhakî, el-Esmâu ve's-Sifât'da İbn Abbâs'tan bildirir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sıkıntılı olduğu anlarda:

“Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur. Göklerin, yerin ve kerim olan Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur" diye dua ederdi.

Nesâî, Hâkim ve Beyhakî, Abdullah b. Câfer'den bildirir: Hazret-i Ali sıkıntılı anlarda ve zor durumlarda söylemem üzere bana bazı sözler öğretti. Ona da Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) öğrettiği bu sözler:

“Cömert ve şefkatli olan Allah'tan başka ilah yoktur. Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim. Büyük Arş'ın Rabbi olan Allah pek yücedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" şeklindedir.

Hakîm et-Tirmizî, İshâk b. Abdillah b. Câfer'den, o da babasından bildirir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Ölülerinize şu sözlerle telkinde bulunun: «Cömert ve şefkatli olan Allah'tan başka ilah yoktur. Yedi gök ile yüce Arş'ın Rabbi olan Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.»" Ashab:

Resûlallah! Dirilerimize bu telkinde bulunsak nasıl olur?" diye sorunca, Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Güzelin de güzeli olur" buyurdu.

İbn Ebî Şeybe'nin bildirdiğine göre Abdullah b. Câfer kızını evlendirdiği zaman, onu bir Jcenara çekip şöyle demiştir:

“Ölüm veya dünya işlerinde sıkıntılı bir durumla karşı karşıya kalırsan şöyle de:

“Cömert ve şefkatli olan Allah'tan başka ilah yoktur. Yüce Arş'ın Rabbi olan Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun."

Ahmed, Zühd'de ve Ebu'ş-Şeyh, el-Azame'de Vehb b. Münebbih'ten bildirir: Hirakl ile Danyâl, Buhtunnasr'ın Beytu'l-Makdis'te ele geçirdiği esirler arasındaydı. Hirakl'ın anlattığına göre kendisi Fırat'ın kenarında uyurken bir melek geldi ve başını alıp Beytu'l-Makdis'teki hazinenin içine koydu. Hirakl bunu şöyle anlatır: Başımı kaldırıp baktığımda göklerin delik gibi Arş'a kadar açıldığını gördüm. Açılan bu delikten hem Arş'ı, hem de çevresinde bulunanları gördüm. Arş gökler ile yerlerin üstünde bir şemsiye gibi duruyordu. Gökler ile yer ise Arş'ın orta yerinde asılı duruyorlardı. Arş'ı dört melek taşıyordu. Her bir meleğin de biri insan yüzü, biri kartal yüzü, biri aslan yüzü, biri de boğa yüzü olmak üzere dört yüzü vardı. Yüzleri hoşuma giden meleklerin ayaklarına baktığımda ayaklarının yerde hızlı bir şekilde dönüp durduğunu gördüm. Arş'ın önünde de altı kanadı olan bir melek duruyordu. Kanatları yeni doğmuş bir deve yavrusunun renginde idi. Bu melek Yüce Allah'ın kainatı yaratmasından beri orada duruyordu ve kıyamet kopana kadar de öyle duracaktı. Bu melek Cebrail'di. Ondan daha aşağıda bir melek daha vardı ki bu kadar büyük bir şeyi daha önce görmüş değildim. O da Mikâil'di ve gökteki meleklerin halifesi idi.

Bunun yanında Yüce Allah'ın kainatı yaratmasından bu yana Arş'ın etrafında dönen melekler vardı ve kıyamet kopana kadar da dönüp duracaklardı. "Kuddûs! Kuddûs! Rabbimiz güçlü olan Allah'tır. Azameti gökler ile yeri doldurmuştur" diyerek dönüyorlardı. Ondan da daha aşağıda her biri altı kanatlı olan melekler de vardı. Bu kanatlardan ikisi ile nura karşı yüzünü örtüyor, iki kanismiyle bedenini örtüyor, iki kanismiyle da uçuyorlardı.

Bunlar Mukarrebîn olan meleklerdi. Bunlardan da aşağıda kimi secdeye giden kimi kıyama kalkan melekler de vardı. Yüce Allah'ın kainatı yaratmasından bu yana öylece duruyorlardı ve kıyamet kopana kadar da öyle kalacaklardı. Onlardan da aşağıda secde halinde olan melekler vardı. Yüce Allah'ın kainatı yaratmasından bu yana öylece secdede duruyorlardı ve Sûr'a üfürülene kadar da öyle kalacaklardı. Sûr'a üfürülünce başlarını kaldıracaklar, Arş'a bakınca da:

“Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz! Seni hakkıyla takdir edemiyorduk" diyecekler.

Sonrasında Arş'ın o delikten aşağıya doğru sarktığını gördüm ki büyüklüğü o delik kadardı. Gök ile yer arasına ulaştığında da ikisi arasını doldurdu. Sonra Rahmet kapısından içeriye girdi ki büyüklüğü kapı kadardı. Sonra mescide girdi ki büyüklüğü o kadar oldu. Sonra orada bulunan kayanın üzerine düştü ki büyüklüğü o kadar olmuştu. Kayanın üzerine düşünce:

“Ey Ademoğlu!" diye seslendi. Bu sesle çarpılmışa döndüm ki daha öncesinde böylesi bir sesi hiç işitmiş değildim. Bu sesin yüksekliğini tahmin etmeye çalıştığımda askeri bir karargahta bulunan askerlerin aynı anda bağırması veya böylesi iki karargahın aynı anda bağırması ve seslerinin bir yerde toplanması kadar yüksek tonda bir sesti. Hatta daha da yüksekti.

Bu sesle çarpıldığımda:

“Onu kendine getirin! Zira zayıf biridir ve zayıf olan bir şeyden yaratılmıştır" dedi. Sonrasında bana:

“Ordudaki öncü gibi sen de benim öncüm olarak kavmine git. Davetine icabet edip doğru yola gelen kişilerin kazanacağı sevabın aynısı sana da verilecektir. Ancak davet edemediğin ve sapıtmış olarak ölen her bir kişinin de vebali ve günahı kadar senin de günahın olacaktır. Onların da günahından herhangi bir eksilme olmayacaktır. Daha sonra Arş indiği gibi geri çıktı. Beni de geldiğim yere Fırat'ın kenarına götürüp koydular.

Fırat'ın kenarında yine bu şekilde uyurken bir melek geldi ve başımı alıp Beytu'l-Makdis'in yanında bir yere götürdü. Kendimi derinliği ayaklarımı aşmayan bir su havuzunun içinde buldum. O havuzdan da Cennete götürüldüm. Cennetteki ağaçlar nehirlerin kenarında dizilmişti. Yaprakları dökülmüyor, meyveleri de bitmiyordu. Bu meyvelerden kimisi küçük, kimisi orta boyda, kimisi çok büyük idi ve hepsi de koparılma çağındaydı. Yanımdaki meleğe:

“Cennetteki giysiler nasıl?" diye sorduğumda:

“Hurilerin giydiği giysilerdendir ve kişinin istediği renge girebilir" dedi. "Eşler nasıl?" diye sorduğumda ise bu eşler bana sunuldular. Güzelliklerine bakmak istediğimde gördüm ki Güneş ile Ay yan yana gelse dahi bu eşlerden birinin yüzü kadar parlak olamazdı. Bunların etlerinin kemikleri, kemiklerinin de ilikleri görülebiliyordu. Onunla ilişkiye girip uyuyan biri sabah uyandığında onu bakire olarak bulurdu. Cennette gördüklerime şaşırdığımda bana:

“Buna mı şaşırıyorsun?" denildi. "Neden şaşırmayayım?" karşılığını verdiğimde de:

“Bu gördüğün meyvelerden yiyen kişi ebedi bir hayata kavuşur. Bu eşlerden biriyle evlenen kişi derdi kederi unutur ve hiçbir sıkıntı çekmez" denildi. Sonra başım alındığı yere geri götürülüp bırakıldı.

Fırat'ın kenarında yine bu şekilde uyurken bir melek geldi. Başımı alıp yeryüzünün bir yerine götürdü ve oraya bıraktı. Bıraktığı yerde bir savaş olmuştu ve on bin ölü vardı. Vahşi hayvanlar ile yırtıcı kuşlar onların etlerini yemiş, organlarını parça parça etmişlerdi. Yanımdaki melek:

“Bazıları içlerinden ölen veya öldürülen biri olduğu zaman artık onun üzerinde hiçbir gücümün ve yetkimin olmadığını iddia ediyordu. Şu ölüleri çağır bakalım!" deyince gelmeleri için onlara seslendim. Onlan çağırmamla da her bir kemik ayrıldığı eti geri giymeye ve parçalanmış organlar bir araya gelmeye başladı. Organın sahibi bile kemik kadar kendi etini bu kadar iyi tanıyıp bir araya getiremezdi. Bu şekilde ilikler kemiklerin içine girdi, kemiklerin üzeri etle doldu, sinir ve damarlar geri yerlerine geldi ve en son da derileri üzerlerine çekildi. Bütün bunlar olurken ben de onları izliyordum. Melek bana:

“Onların ruhlarını da çağır" deyince, ruhlarını çağırdım. Ruhlar da geldi ve her biri ayrıldığı bedene geri girdi Ölüler bu şekilde dirilip oturunca:

“Sizlere ne oldu?" diye sordum. Şöyle dediler:

“Ölüp hayattan ayrıldığımızda Mîkâil adında bir melek bizi karşıladı. "Amellerinizi getirin ve onların karşılığını alın. Size, sizden öncekilere ve sizden sonra geleceklere yönelik uygulamamız bu şekilde olacak" dedi. Amellerimize baktığında putlara taptığımızı gördü. Bunun üzerine bedenlerimize kurtları musallat etti. Ruhlarımız bedenlerimize eziyet etmeye başlayınca ruhumuza kederi ve üzüntüyü musallat etti. Bu sefer bedenlerimiz ruhlarımıza eziyet etmeye başladı. İşte sen bizi buraya çağırıncaya kadar bu şekilde bir azabın içindeydik. Daha sonra melek beni aldığı yere Fırat'ın kenarına geri götürüp bıraktı.

129 ﴿