55"Andolsun kî biz, düşünüp öğüt alsınlar diye, sözü (vahyi) birbiri ardınca yetiştirmişizdir (aralıksız vahiylerimizi göndermişizdir). Ondan (Kur'an'dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler. Onlara (Kur'an) okunduğu zaman: «Ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik» derler. İşte onlara, sabretmelerinden ötürü, mükâfatları iki defa verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar. Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: «Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selam olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz» derler." İbn Ebî Şeybe, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, Ebu'l-Kâsım el- Beğavî, Bevâridî, İbn Kâni' Mu'cem es-Sahâbe'de, Taberânî ve İbn Merdûye'nin ceyyid bir senetle bildirdiğine göre Rifâ'a el-Kurazî: "Kasas Sûresi'ndeki: "And olsun ki, biz vahyi onlara birbiri ardınca yetiştirdik; belki düşünürler... İşte onlara sabrettiklerinden ötürü ecirleri iki defa verilir" âyetleri, bende içlerinde olmak üzere on kişi hakkında nazil olmuştur" dedi. Firyabî, İbn Ebî Şeybe, Abd b. Humeyd, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: "And olsun ki, biz vahyi onlara birbiri ardınca yetiştirdik..." âyetini açıklarken: "Burada onlardan kasıt Kureyşlilerdir" dedi. İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: "And olsun ki, biz vahyi onlara birbiri ardınca yetiştirdik..." âyetini açıklarken: "Biz onlara vahyi birbiri ardınca açıkladık, mânâsındadır" dedi. Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde: "And olsun ki, biz vahyi onlara birbiri ardınca yetiştirdik..." âyetini açıklarken: "Allah, onlara, öncekilere ne yaptığını, onların ne yaptığını ve kendisinin onların yaptıklarına nasıl bir karşılık vereceğini Kur'ân'la haber vermektedir" dedi. İbn Cerîr ve İbnu'l-Münzir'in bildirdiğine göre Ali b. Rifâ'a der ki: "Aralarında Ebû Rifâ'a'nında bulunduğu Ehl-i Kitab'dan on kişilik bir grup Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) gidip iman etmişti. Bunun üzerine onlara eziyet edilince: "Bu Kur'ân'dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz var ya, işte onlar ona da inanırlar" âyeti indi. Buhârî Târih'te ve İbnu'l-Münzir Ali b. Rifâ'a'dan bildirir: Babam, Hz, Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) iman eden Ehl-i Kitab'dan olan on kişilik gruptan bir kişiydi. Onlar Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından geldiklerinde insanlar kendileriyle alay etmeye ve onlara gülmeye başladılar. Bunun üzerine Yüce Allah: "Bu Kur'ân'dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz var ya, işte onlar ona da inanırlar" âyetini indirdi. Firyabî ve Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Mücâhid': "Bu Kur'ân'dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz var ya, işte onlar ona da inanırlar... Onlar, boş söz işittikleri vakit ondan yüz çevirirler. «Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Size selam olsun, cahillerle ilgilenmeyiz» derler" âyetleri, Ehl-i Kitab'dan Müslüman olanlar hakkında inmiştir" dedi. Abd b. Humeyd, İbn Cerîr, İbnu'l-Münzir ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Katâde: "Bu Kur'ân'dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz var ya, işte onlar ona da inanırlar" âyetini açıklarken şöyle dedi: "Bu âyetin, Ehl-i Kitab'dan bazı kişiler hakkında nâzil olduğunu konuşurduk. Onlar Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderilinceye kadar daha önceki hükümler ile amel eden ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderildikten sonra kendisine iman edip tasdik eden kişilerdir. Önceki hükümler ile amel edip sabrettikleri ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) geldiği zaman ona tabi oldukları için Allah onlara iki defa ecir vermiştir. Bize bildirildiğine göre bunların arasında Selman ve Abdullah b. Selâm bulunmaktadır." İbn Merdûye'nin bildirdiğine göre İbn Abbâs: "Bu Kur'ân'dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz var ya, işte onlar ona da inanırlar" âyetini açıklarken: "Burada Ehl-i Kitab'dan Muhammed'e (sallallahü aleyhi ve sellem) iman eden kişiler kastedilmektedir" dedi. İbn Merdûye, Selmân el-Fârisî'den bildirir: Efendilerim beni hep bir yerden bir yere satıp duruyordu. Sonunda Yesrib'e gelmiştim. Benim için Hıristiyan kavminden daha güzel bir kavim ve Hıristiyanlıktan daha güzel bir din yoktu. Onları gayretlerinden dolayı bu kadar sevmiştim. Ben bu görüş üzere iken: "Araplar arasında bir peygamber gönderilmiştir" dediler. Sonra da: "Medine'ye geldi (hicret etti)" dediler. Ben de yanına gidip Hıristiyanlar hakkında sorular sormaya başlayınca: "Hıristiyanlarda bir hayır yoktur ve onları sevmiyorum" buyurdu. Bunun üzerine Hıristiyan bir rahibin: "Eğer ona yetişirsem ve bana kendimi ateşe atmamı emrederse kendimi ateşe atardım" dediğini söyledim. Ben Hıristiyanlara çok bağlanmıştım. Bu sebeple Medine'den kaçmayı düşünüyordum. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) savaş için hazırlıklar yapmıştı. Bir kişi bana gelerek: "Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) seni çağırmaktadır" dedi. Ona: "Sen git ben gelirim" dedim. Çünkü ben kaçmayı düşünüyordum. Bu kişi bana: "Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) beraber gideceğiz, seni bırakacak değilim" karşılığını verdi. Bunun üzerine beraber Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni görünce: "Ey Selmân! Allah seni mazur gördü ve: "Bu Kur'ân'dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz var ya, işte onlar ona da inanırlar" âyetini indirdi" buyurdu. Taberânî ve Târih'te Hatîb Selmân el-Fârisi'den bildirir: Ben Râmahurmuz ahalisinden bir kişiyim. Biz Mecusi bir kavimden idik. Arap yarımadasından Hıristiyan biri gelip yanımızda yerleşti. O, burada bir manastır edinmişti. Ben de Farisilerin medresesine gidiyordum. Sürekli olarak medreseye benimle beraber anne ve babası tarafından dövülüp de ağlayan bir çocuk gelirdi. Bir gün ona: "Niçin ağlıyorsun?" dediğimde: "Annem babam beni dövüyor" karşılığını verdi. Ona: "Seni niye dövüyorlar?" dediğimde: "Ben manastırdaki rahibin yanına gelmekteyim. Annem babam oraya gittiğimi öğrendiği zaman beni dövmekteler. Keşke sen de benimle onun yanına gitsen ve ondan ilginç şeyler dinlesen" dedi. Ona: "Tamam o zaman beni de beraberinde götür" dedim ve beraber manastıra gittik. Bu kişi bize ilk yaratılışı, göklerin ve yerin yaratılışını, Cenneti, Cehennemi ve daha başka ilginç şeyleri anlattı. Bunun üzerine bu çocukla manastıra gidip gelmeye başladım. Medreseden başka bir çocuk ta bizim bu durumumuzu sezmiş ve bizimle beraber manastıra gidip gelmeye başlamıştı. Kasaba halkı bu durumu görünce ona gelip: "Ey sen! Sen geldin ve bize komşu oldun. Senin komşuluğundan da güzel şeylerden başka bir şey görmedik. Fakat çocuklarımız yanına gidip gelmektedir. Onları bize karşı bozmandan korkuyoruz. Buradan çek git" dediler. Bunun üzerine rahip: "Tamam, gideceğim" dedi. Sonra yanına gelen çocuğa: "Sen de benimle beraber gel" dedi. Çocuk: "Hayır, gelemem, annem ve babamın bana karşı olan tutumlarını biliyorsun" cevabını verdi. Bunun üzerine ben ona: "Ben seninle gelirim" dedim. Ben babası olmayan yetim biri idim. Bu kişiyle beraber yola çıktım ve Râmahurmuz dağına çıktık. Allah'a tevekkül ederek yürüyor ve ağaçların meyvelerinden yiyorduk. Arap yarımadasında Nusaybin'e gelene kadar öyle devam ettik. Rahip bana: "Ey Selmân! Burada yeryüzünün âbitleri vardır. Ben onları görmek istiyorum" dedi. Bunun üzerine Pazar günü onların yanına geldik. Onlar bir yerde toplanmıştı. Rahip onlara selam verince onu en güzel bir şekilde karşıladılar ve: "Uzun süredir nerelerdeydin?" dediler. Rahip: "Farisilerden kardeşlerimin yanındaydım" cevabını verdi. Bir süre muhabbet ettikten sonra rahip: "Ey Selmân, haydi kalk!" dedi. Ben: "Hayır, beni bu kişilerle beraber bırak" dedim. O: "Sen bunların yaptığı şeye güç yetiremezsin. Onlar pazardan pazara oruç tutar ve geceleri uyumazlar" dedi. Onların arasında krallık soyundan biri bulunmaktaydı. O, mülkü bırakmış ve kendini ibadete vermişti. Akşam vaktine kadar onların yanında kaldım. Akşam vakti her kişi kendi mağarasına çekilmeye başladı. Krallık soyundan olan kişi: "Bu çocuğu kimse misafir etmeyecek mi? Onu kimse yanına almıyor" dedi. Bunun üzerine kendisine: "Onu sen misafir et" dediler. Bu kişi (krallık soyundan olan) bana: "Kalk ey Selmân!" dedi ve beraber mağarasına gittik. Bana: "Bu ekmek, bu da katıktır. Acıktığında ye, güçlendiğinde oruç tut. Kılabildiğin kadar namaz kıl ve yorulduğunda uyu" dedi. Sonra namaza durup beni hiç konuşturmaz ve bana bakmaz oldu. Beni kimsenin konuşturmadığı bu yedi gün zaman zarfında bir üzüntüye kapılmıştım. Pazar günü yanıma geldi ve her pazar toplandıkları yere gittik. Onlar her Pazar orada toplanıp yemek yiyor, görüşüyor ve birbirlerine hal hatır soruyordu. Sonra da diğer pazar gününe kadar bir daha görüşmüyorlardı. Ben geri yerime döndüğümde bana bir hafta önce söylemiş olduğu gibi: "Bu ekmek, bu da katıktır. Acıktığında ye, güçlendiğinde oruç tut. Kılabildiğin kadar namaz kıl ve yorulduğunda uyu" dedi. Sonra namaza durup bana bakmaz ve beni konuşturmaz oldu. Sıkıntıdan dolayı kaçmayı düşünmüştüm. Kendi kendime: "İki veya üç hafta daha sabret" dedim. Pazar günü geldiğinde tekrar dışarı çıkmış ve toplanmıştık. Bu kişi: "Ben Beytü'l-Makdis'e gitmek istiyorum" deyince: "Oraya niye gideceksin ki?" dediler. O: "Ben oraya daha önce hiç gitmedim" karşılığını verdi. Onlar: "Biz yanında yokken, başkaları yanında başına bir şey gelmesinden korkuyoruz" dediler. O yine de: "Ben oraya daha önce hiç gitmedim (artık gideceğim)" dedi. Onun öyle dediğini işitince kendi kendime: "Sefere çıkacak ve insanlar arasına karışacağız. Bu sıkıntım da bitecektir" diyerek sevinmiştim. O, pazar gününden diğer pazara gününe kadar oruç tutuyor, bütün gece namaz kılıyor ve gündüzleri yürüyordu. Bir yerde konakladığımız zaman namaza duruyordu. Beytül-Makdis'e varana kadar bu hep böyle devam etti. Beytül-Makdis'in kapısında kötürüm biri oturmaktaydı. Kötürüm, ona: "Bana bir şeyler ver" deyince: "Bende sana verecek bir şey yoktur" karşılığını yerdi ve içeri girdik. İçerdekiler onu görünce kendisini güzel bir şekilde karşıladılar ve gelişiyle birbirlerini müjdelemeye başladılar. Bu kişi beni kastederek onlara: "Bu arkadaşımdır, onu iyi ağırlayınız" dedi. Onlar da beni götürüp bana ekmek ve et yedirdiler. O namaza başlamıştı. Diğer pazar gününe kadar yanıma gelmedi. Sonra yanıma geldi ve: "Ey Selmân! Ben biraz uyumak istiyorum. Gölge filan yere geldiği zaman beni uyandır" dedi ve uyudu. Gölge dediği yere yetiştiği zaman yorgunluğundan dolayı ona acıdım ve uyandırmak istemedim. Ancak o korkulu bir şekilde uyandı ve: "Ey Selmân! Ben sana: «Gölge filan yere geldiği zaman beni uyandır» demedim mi?" dedi. Bunun üzerine: "Evet dedin, fakat yorgun olmandan dolayı sana acıdım ve uyandırmak istemedim" dedim. O: "Yazık sana ey Selmân! Ben bir zaman dilimini bile Allah'ı zikretmeden geçirmek istemem" dedi. Sonra: "Ey Selmân! Bilmiş ol ki, bu günün en üstün dini Hıristiyanlık dinidir" dedi. Ona hiç düşünmeden: "Daha sonra Hıristiyanlık dininden daha üstün bir din olacak mıdır?" deyince: "Evet, olacaktır. Yakın bir zamanda hediyelerden yiyen ancak sadakalardan yemeyen ve iki omuzu arasında peygamberlik mührü olan bir kişi gönderilecektir. Eğer ona yetişirsen, ona tabi ol ve onu tasdik et" dedi. Ona: "O, bana Hıristiyanlık dinini terketmemi emretse bile mi?" dediğimde: "Evet öyle bir şey emretse bile. Çünkü o, Allah'ın Peygamberidir. O, ancak hak olan şeyleri emreder ve hak olan şeyleri söylen Vallahi, eğer ben ona yetişecek olursam ve bana kendimi ateşe atmamı emretse kendimi ateşe atardım" dedi. Sonra Beytül-Makdis'ten çıktık. Kapıdaki kötürüm kişi: "Girerken bana bir şey vermedin, bari çıkarken bir şeyler ver" dedi. O, etrafına bakındı ve kimsenin olmadığını görünce kötürüme: "Elini ver" dedi. Kötürümü elinden tutarak: "Allah'ın izniyle kalk" dedi. Kötürüm hiçbir şeyi yokmuş gibi kalktı ve ailesine doğru gitti. Ben bu olanlara şaşkınlık içinde bakarken arkadaşım hızlı bir şekilde gitmişti. Ben de izinden gittim ve Kelb kabilesinden bir grupla karşılaştım. Onlar beni esir alıp bir deveye bindirdiler ve iplerle bağladılar. Beni bir yerden bir yere sattılar ve sonunda Medine'ye geldim. Ensâr'dan bir kişi beni satın aldı ve hurmalık bahçesinde çalıştırmaya başladı. Ben hurma dallarından sepet işlemeyi öğrenmiştim. Bir dirheme hurma dalı alıyor ve işledikten sonra onu iki dirheme satıyordum. Bir dirhemle tekrar hurma dalı alıyor ve diğer bir dirhemi de kendime harcıyordum, Ben kendi emeğimden yiyecek alabiliyordum. Biz Medine'de iken Mekke'de bir kişinin, Allah'ın kendisini Peygamber olarak gönderdiğini iddia ettiği söylendi. Bir süre geçtikten sonra bu kişi Medine'ye gelmişti (hicret etmişti). Ben kendi kendime: "Vallahi onu deneyeceğim" dedim. Çarşıya gidip bir dirheme et aldım ve bir çanak tirid yaptım. Bu tiridi alarak onun yanına gittim ve tiridi önüne koydum. O: "Bu nedir, sadaka mıdır, yoksa hediye midir?" diye sorunca: "Sadakadır" dedim. Bunun üzerine ashabına: "Allah'ın ismiyle yiyin" buyurdu. Ancak kendisi ondan yememişti. Birkaç gün sonra bir daha aynı yemeği yaptım ve getirip önüne koydum. O, yine: "Bu nedir, sadaka mıdır, yoksa hediye midir?" diye sorunca: "Hediyedir" dedim. Bunun üzerine ashabına: "Allah'ın ismiyle yiyin" buyurdu ve kendisi de beraberlerinde yedi. Yine kendi kendime: "Vallahi, bu kişi sadakadan yemiyor, ama hediyeden yiyor" dedim. Baktığımda iki omuzu arasında güvercin yumurtası büyüklüğünde peygamberlik mührünün olduğunu gördüm ve Müslüman oldum. Bir gün Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem): "Hıristiyanlar nasıldır?" dediğimde: "Ne onlarda, ne de onları sevenlerde hayır yoktur" buyurdu. Ben içimden: "Vallahi ben onları seviyorum" dedim. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) askeri bölükleri gönderip savaş başladığı zaman bir bölük geliyor bir bölük gidiyordu. Bazı kişilerin boynu vurulurken kendi kendime: "Şimdi onlar benim Hıristiyanları sevdiğimi konuşur ve beni çağırtıp boynumu vururlar" diyordum. Bir gün ben evde otururken bir elçi gelip: "Ey Selmân! Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gideceksin" dedi. Yine kendi kendime: "Vallahi korktuğum şey de buydu" dedim. Bunun üzerine ona: "Sen git ben gelirim" dedim. O: "Hayır vallahi, beraber gideceğiz" dedi. Ben içimden: "Eğer giderse ben kaçacağım" diyordum. Fakat beraber Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittik. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tebessüm ederek: "Ey Selmân! Müjdeler olsun sana. Allah sıkıntılarını giderdi" buyurdu ve: "Bu Kur'ân'dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz var ya, işte onlar ona da inanırlar... Onlar, boş söz işittikleri vakit ondan yüz çevirirler. «Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Size selam olsun, cahillerle ilgilenmeyiz» derler" âyetlerini okudu. Bunun üzerine ben: "Yâ Resûlallah! Seni hak olarak gönderene yemin olsunki, onun: «Eğer ona yetişirsem ve bana kendimi ateşe atmamı emrederse kendimi ateşe atarım. Zira o, peygamberdir; o, haktan başka bir şey söylemez ve haktan başka bir şey emretmez» dediğini işittim" dedim. İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Süddî: "Bu Kur'ân'dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz var ya, işte onlar ona da inanırlar" âyetini açıklarken şöyle dedi: Bu âyet, Müslüman olup ta Yahudilerin arasındaki değerini ve konumunu göstermek isteyen Abdullah b. Selâm hakkında nâzil olmuştur. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdullah b. Selam ve Yahudiler arasında bir perde çekerek, onları İslamiyet'e davet etmiş ve onlar bunu kabul etmemişti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), onlara: "Bana, Abdullah b. Selâm'ın nasıl biri olduğunu söyleyin" buyurdu. Yahudiler: "O bizim efendimiz ve içimizde en bilgili olan kişidir" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Eğer onun bana iman edip beni tasdik ettiğini görürseniz, siz de bana iman edip beni tasdik eder misiniz?" buyurdu. Yahudiler: "O, öyle bir şey yapmaz. O, içimizde, kendi dinini bırakıp ta sana tabi olmanın doğru olmadığını en iyi bilen kişidir" cevabını verdiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ya onun öyle bir şey yaptığını görürseniz?" buyurunca: "O, öyle bir şey yapmaz" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir daha: "Ya onun öyle bir şey yaptığını görürseniz?" buyurunca: "O zaman biz de sana iman eder ve seni tasdik ederiz" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ey Abdullah b. Selâm! Çık!" buyurdu. Abdullah b. Selâm karşılarına çıkıp Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem): "Elini uzat, ben Allah'dan başka ilah olmadığına ve senin Allah'ın resûlü olduğuna şehadet ederim" dedi ve biat etti. Onun böyle dediğini işiten Yahudiler, ona söverek: "Vallahi aramızda ondan daha bilgisiz ve Allah'ın kitabı hakkında ondan daha cahil kimse yoktur" dediler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Az önce onu methetmiyor muydunuz?" deyince: "Biz senin: «Arkadaşınız hakkında gıybet ettiniz» demenden çekindik" dediler ve ona sövmeye başladılar. Emîn b. Yâmen kalkarak, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem): "Abdulfâh b. Selâm'ın doğru söylediğine şahitlik ederim. Elini uzat" dedi ve biat etti. Bunun üzerine Yüce Allah: "Bu Kur'ân'dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz var ya, işte onlar ona da inanırlar. Kur'ân kendilerine okunduğu zaman, «Ona inandık, şüphesiz o Rabbimizden gelen gerçektir. Şüphesiz biz ondan önce de müslümandık» derler" âyetlerini indirdi. Yani İbrâhîni, İsmail, Musa, İsa ve ümmetleri Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) dini üzereydiler." İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Rabî' b. Enes: "İşte onlara, sabretmelerinden ötürü, mükâfatları iki defa verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar" âyetini açıklarken şöyle dedi: "Burada, fetret zamanında İslam'a tutunup da onun hükümleriyle amel eden bir kavim kastedilmektedir. Onlar gördükleri eziyetlere karşı sabretmiştir. Onlardan bazı kişiler de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanına yetişmiştir." İbn Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr'den bildirir: Câfer ve arkadaşları Necâşî'nin yanına geldiği zaman, Necâşî onları kabul edip güzel bir şekilde karşıladı. Geri dönmek istediklerinde, Necâşî'nin memleketinden olup da iman eden kişiler, Necâşî'ye: "Bize izin ver de bunları deniz yoluyla ülkelerine götürelim. Sonra bu Peygamberle görüşelim ve onunla bir sözleşme yapalım" dediler ve yola çıktılar. Bu kişiler Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gittiler. Uhud, Huneyn ve Hayber savaşlarında bulundular. Ancak bu kişiler bu üç savaştan da gazi olarak çıkmışlardı. Bunlar, Hazret-i Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bize izin ver de memleketimize gidip mallarımızı getirelim ve Muhâcirlere dağıtalım. Onların zor durumda olduklarını görüyoruz" dediler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara izin verince mallarını getirdiler ve Muhâcirlere dağıttılar. Bunun üzerine: "İşte onlara, sabretmelerinden ötürü, mükâfatları iki defa verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar" âyeti bu kişiler hakkında indirildi. İbn Ebî Şeybe ve İbnu'l-Münzir, Mücâhid'den bildirir: Müşriklerden Müslüman olmuş bazı kişilere eziyet edilmekteydi. "İşte onlara, sabretmelerinden ötürü, mükâfatları iki defa verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar" âyeti de bu kişiler hakkında indirilmiştir. Abd b. Humeyd ve İbn Ebî Hâtim'in bildirdiğine göre Mücâhid: "Onlar, boş söz işittikleri vakit ondan yüz çevirirler. «Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Size selam olsun, cahillerle ilgilenmeyiz» derler" âyetini açıklarken şöyle dedi: "Ehl-i Kitâb'dan bazı kişiler Müslüman olmuştu. Yahudilerden bazı kişiler Müslüman olmuş bu kişilerle karşılaştıkları zaman onlara söverlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti indirdi." Abd b. Humeyd'in bildirdiğine göre Katâde: "...Size selam olsun, cahillerle ilgilenmeyiz, derler" âyetini açıklarken: "Onlar bâtıl ve cehalet ahalisinin batı) amellerine ortak olmazlardı. Allah tarafından gelen bir şey onları bundan alıkoymaktaydı" dedi. Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin Ebû Mûsa el-Eş'arî'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Üç kişi vardır ki bunların ecri iki defa verilecektir. Bunlardan biri, Ehl-i Kitab'dan olup da birinci, yani kendi kitabına inanan ve sonradan gelen ikinci kitaba da inanan kişidir. Biri, bir cariyesi olup da onu güzel bir şekilde terbiye edip yetiştiren ve onu azad ederek onunla evlenen kişidir. Biri de, köle olduğu halde Rabbine karşı tam olarak kulluk edip efendisine karşı görevlerini yerine getiren kişidir. " Ahmed ve Taberânî'nin Ebû Umâme'den bildirdiğine göre Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ehl-i Kitâb'dan Müslüman olan bir kişiye iki defa sevap verilir" buyurmuştur. |
﴾ 55 ﴿