25

İçlerinden kimisi seni dinler. Onu anlamamaları için kalplerinin üzerine perdeler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Eğer bütün mucizeleri görseler ona iman etmezler. Nihayet sana geldikleri zaman seninle tartışırlar. O kâfirler:

"Bu (Kur’ân) öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” derler.

"İçlerinden kimisi seni dinler":

İniş sebebi şöyledir: Utbe, Şeybe, Nadr b. el - Haris ve Halefin iki oğlu Ümeyye ile Übey’den oluşan bir müşrik grubu, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile oturup onu dinlediler. Sonra da Nadr b. el - Haris’e:

"Muhammed ne diyor?” dediler. O da: Gök kubbeyi çatana yemin olsun ki, ne dediğini anlamıyorum. Ancak dudaklarını kıpırdaüyor. Dedikleri benim size anlattığım türden öncekilerin masallarından başka bir şey değildir, dedi. Nadr, eski milletlerden çok şey anlatırdı. İşte bu âyet bunun üzerine indi. Bunu Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.

"Ekinne” kelimesine gelince:

Zeccâc şöyle demiştir: O, "kinan’ın çoğuludur, inan ve einne gibi.

"En yefkahuhu": Bu da mefulunleh olmak üzere mensubtur,

Mana şöyledir: Ca’alna alâ kulubihim ekinneten likeraheti en yefkahuhu (anlamalarını istemediğimiz için kalplerinin üzerine kılıflar geçirdik). Lâm atılınca kerahet kelimesi mensûb oldu, kerahat de atılınca onun nasbi "en"e geçti.

"Vakr” kulak ağırlığıdır, fi üzünihi vakrun ve kad vukiratil üzünü, tukarı denir ki, kulak ağırlaşmaktır.

Şair de şöyle demiştir:

Kötü söze karşı kulağımda ağırlık vardır.

Halbuki kulağım sağır değildir.

Vikr ise deveye kaldıramayacağı şeyi yüklemektir. Aleyhi vikrun, nakatün mukır ve mukiretün denir ki, yüklü (meyveli) hurma ağacı ve deve demektir. Onlara bunun yapılması, küfürde ısrar etmelerine ceza içindir. Mana: Onu anlamadılar ve duymadılar değildir, ancak onlar ondan saptıkları ve akibetlerinin kötü olacağını düşünmedikleri için bilmemiş ve duymamış gibi oldular.

"Bütün âyetleri görseler": Yani senin peygamber olduğunu gösteren bütün işaretleri görseler,

"ona iman etmezler".

Sonra Allahü teâlâ onlara delillerinin ve mücadelelerinin miktarını bildirdi ve delil getirirken sadece:

"Bu değildir, ancak öncekilerin masallarıdır (esatir) dediler". Bunun üzerinde iki görüş vardır:

Birincisi: Onlar eskilerin satırlara geçen haber ve sözleridir. Ebû Salih, İbn Abbâs’tan: Öncekilerin masalları, yalanlarıdır, sözleri de o zamanlar içindeki anlattıklarıdır, dediğini rivayet etmiştir.

Ahfeş de şöyle demiştir: Bazısı, esatir’in tekilinin ustura olduğunu iddia etmiştir. Bazısı da, bence bunun tekili yoktur, o abadid, mezakir ve ebabil veznindedir, demiştir.

İbn Kuteybe de: öncekilerin esatiri: Haberleri ve onlardan yazılan şeylerdir, demiştir.

"Nun velkalemi vema yesturun” (Kalem: 1, 2) da böyledir ki, yazdıkları şeyler, demektir. Onun tekili satr’dır, sonra estar, sonra da esatir denir ki, cem’in cem'i olmuş olur, kavi, akval ve akavil, gibi.

İkinci görüş: öncekilerin esâtîri saçmalıklarıdır.

Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Esâtîrin tekili ustura ve istara’dır, onlar da saçmalıklar türündendir.

İbn Enbari de şöyle demiştir: Araplara göre saçmalıklar: Kapalı yollar, müşkül gidiş yerleridir. Kad ahazna fi türrehatil besbas denir ki: Doğru yoldan eğri yola ve bilinenden bilinmeyene saptık, demektir. Besbas, geniş çöl, türrehat da anayoldan ayrılan tali yollardır. Bunlar çok ve zor olur. Doğru ve açık olmayan şeye bunlarla misal getirilir.

Eğer:

"onlar Kur’ân’ı neden öncekilerin masalları olmakla ayıpladılar, halbuki masallarda ilim ve hikmet de olur, onu söyleyen neden kınansın?” denilirse, buna iki cevap verilir:

Birincisi: Onlar Kur’ân, Allah’ın vahyi değildir demek istediler.

İkincisi: Onu müşkül ve kapalı diye kınadılar, maksatları yalan ve iftira dinleyip rahat etmek istemeleri idi.

Birinci cevaba göre

"esatir” tastir"den (satır satır yazmaktan) gelir.

İkinciye göre de saçmalıklar manasına olur. Biz de saçmalıkların manasını anlatmış bulunuyoruz.

25 ﴿