60Sadakalar Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, onun (sadakanın) üzerinde çalışanlara, kalpleri (İslâm’a) ısındırılmak istenenlere, kölelere, boçlulara, Allah yolunda ve yol oğluna (yolda kalanlara) aittir. Allah lıakkıyle bilendir, hikmet sahibidir. Sonra: "Sadakalar ancak fakirlerin ve miskinlerindir” diyerek sadakaları hak edenleri açıkladı. Fakir ile miskinin sıfatlarında altı görüş beyan ederek ihtilaf etmişlerdir: Birincisi: Fakir: Dilenmeye tenezzül etmeyendir. Miskin ise isteyen ve canı üzerinde olandır (kıt kanaat geçinendir). Bunu İbn Abbâs, Hasen, Mücâhid, Cabir b. Zeyd, Zührî, Hakem, İbn Zeyd ve Mukâtil, demişlerdir. İkincisi: Fakir: Kronik hastalığı olduğu halde muhtaç olandır. Miskin ise: Böyle bir hastalığı olmayandır. Bunu da Katâde, demiştir. Üçüncüsü: Fakir: Hicret edendir, miskin de: Hicret etmeyendir. Bunu Dahhâk b. Müzahim ile Nehaî demişlerdir. Dördüncüsü: Fakir: Müslümanların yoksuludur. Miskin de: Ehl-i kit'aptan olandır. Bunu da İkrime demiştir. Beşincisi: Fakir: bir şeyleri olandır, miskin ise hiçbir şeyi olmayandır. Bunu da Ebû Hanife, Yûnus b. Habib, Yakub b. Sikkît ve İbn Kuteybe, demişlerdir. Delilleri de Şair Rai’nin şu sözüdür: Fakir ailesine yetecek kadar sütlü devesi olandır, Başka devesi ve koyunu olmayandır. Ona ve ailesine yetecek kadar sütlü devesi olana fakir, demiştir. Bir bedeviye: "Sen fakir misin?” dedim. O da: Hayır vallahi, ben miskinim, dedi. Ben fakirden daha kötü durumdayım demek istedi. Altıncısı: Fakir miskinden daha muhtaçtır, bu da îmam Ahmed’in mezhebidir. Çünkü fakir, fakar’ın (omurların) kırılmasından alınmıştır, miskin ise sükunet ve tevazudan alınmıştır. Ötekisi daha düşkündür. İbn Enbari de şöyle demiştir: Esmaî’den: Miskin hali fakirinkinden daha iyi olandır. Ahmed b. Ubeyd de: Miskin hali fakirden daha iyi olandır. Çünkü fakir lügatte sırt omurlarından biri çıkarılana denir; sanki şiddetli fakirlikten beli kırılmış gibidir. Sonra mefkur yerine fakir denilmiştir; tıpkı mecruh ve cerîh, matbuh ve tabîh denildiği gibi. Şair de şöyle demiştir: Akbabaların keçe gibi kanatlarıyla uçuştuğunu görünce, O da beli eğri at gibi kanatlarını kaldırdı. Bu görüşün delili de: "Ve emmessefinetü fekanet limesakine yamelune filbahr” (Kehf: 79) âyetidir. Mali değeri olan gemiye sahip kimseleri miskin diye nitelemiştir. Bizce de doğrusu budur. "Onların üzerinde çalışanlara": Bunlar da sadaka toplamak için çalışanlardır, bunlara normal ücretleri kadar verilir, aldıkları zekât değildir. "Kalpleri ısındırılmak istenenlere": Bunlar da öyle bir topluluktur ki, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem bunlara verdiği şeyle onları kazanmak isterdi. Bunlar şerefli kimselerdi ve Müslüman ve kâfir olmak üzere iki sınıf idiler. Müslümanlar da iki sınıf idiler, bir sınıfın İslâm’a karşı niyetleri zayıf idi, onların niyetlerini düzeltmek için onları ısındırmak istedi, meselâ Uyeyne b. Hısn ile Akra (b. Habis) gibi. Bir sınıfın da niyetleri düzgün idi, onların da müşrik aşiretlerini ısındırmak için onlara verilirdi, meselâ Adiy b. Hatim gibi. Müşrikler de iki sınıf idiler; bir sınıfı Müslümanlara eziyet etmek isterlerdi; onların eziyetlerini def etmek için ısındırdı, meselâ Amir bir Tufeyl gibi. Bir sınıfın da İslâm’a meyli vardı, iman etmeleri için onlara verdi, meselâ Safvan b. Ümeyye gibi. Ben müellefe-i kulubun sayılarını "Telkih” kitabında zikrettim, imam Ahmed’in bir rivâyetinde bunların hükmü bakidir. Ebû Hanife ile Şâfiî: Hükümleri mensuhtur, demişlerdir. Zührî ise: Ben müellefe-i kulubun hükmünü nesheden bir şey bilmiyorum, demiştir. "Kölelere": Bunu da Bakara suresi âyet 177’de zikretmiş bulunuyoruz. "Borçlulara": Bunlar da borçlanıp da ödeme imkanı bulamayanlardır. Katâde: Bunlar kötü yola sapmadan, israf ve dağıtma cihetine gitmeden borç altına girmiş kimselerdir, demiştir. Böyle demesinin sebebi şudur, çünkü kötü yola giden bir kimse, borcu ödenirse aynı maksatla tekrar borçlanabilir. Onun da borcunu ödemede ve ona da zekât vermede ihtilaf yoktur, ancak Katâde bunu hoşlanmayarak demiştir. "Allah yolunda": Yani gazilere ve sınırları bekleyenlere. Bize göre bunların zenginine de fakirine de zekât vermek câizdir. Şâfiî’nin görüşü de budur. Ebû Hanife ise: Onlardan ancak fakire verilir, demiştir. Zekattan hacc için verilir mi yoksa verilmez mi? Bunda da İmam Ahmed’ten iki rivayet vardır. "Yolculara": Bu da sefere çıkıp da kesilip kalandır, ister ki, memleketinde malı olsun. Bunu Mücâhid, Katâde, Ebû Hanife ve imam Ahmed, demişlerdir. Ama yeni sefere çıkmak isteyenlere zekât vermek câiz midir? Şâfiî: Câizdir demiştir, İmam Ahmed’ten de aynısı rivayet edilmiştir. Biz de Bakara suresi âyet 177’de bu hususta müfessirlerin görüşlerini zikretmiş bulunuyoruz. "Allah’tan bir farz olarak": Yani Allahü teâlâ bunu farz etmiştir, demektir. Bize göre zekât almaya mani olan zenginliğin iki tarifi vardır: Birincisi: Elli dirhem gümüşe veyahut o kadar altına sahip olmaktır. Bu da ister yetsin isterse yetmesin. İkincisi: Yetecek kadar sanatı, akardan geliri veya kârından geçinecek kadar ticaret malı olmaktır. Ebû Hanife: Bu hususta itibar, zekât vacip olacak nisaba malik olmaktır, demiştir. Sadaka almaları haram olan akrabalar ise Haşim oğulları ile Abdülmuttalib oğullarıdır. Ebû Hanife şöyle demiştir: Haşim oğullarına sadaka haramdır da Muttalib oğullarına haram değildir. Haşim ve Muttalib oğullarının sadaka üzerinde, çalışıp ondan işçiliklerini almaları câizdir; Ebû Hanife’ye göre câiz değildir. Haşim ve Muttalib oğullarının müttefiklerine de sadaka haramdır, buna Malik muhalefet eder. Nafakasını temin etmesi lâzım gelen kimseye sadaka vermek câiz değildir; Malik ile Sevri böyle demişlerdir. Ebû Hanife ile Şâfiî de: Ne kadar yukarı çıkarsa çıksın babasına, ne kadar aşağı inerse insin çocuğuna sadaka veremez. Zevcesine de veremez. Bunlardan başkasına verir. Zimmiye zekât vermeye gelince, çoğunluk bunun câiz olmadığı görüşündeler. Ubeydullah b. Hasen ise: Müslüman bulamazsa zimmiye verir, demiştir. Bütün sınıflara dağıtmak vacip değildir. Her sınıfın da sayısına itibar yoktur. Bu; Ebû Hanife ile Malik’in görüşüdür. Şâfiî ise: Her sınıftan üç tanesine vermek vaciptir, demiştir. Sadakayı bir memleketten namazı kısa kılacak kadar uzak bir yere nakletmek isterse, bu câiz değildir. Eğer naklederse zekât vermiş olmaz. Bu Malik ile Şâfiî’nin görüşleridir. Ebû Hanife ise: Nakli câizdir, zekâtı da geçerlidir, demiştir. Bir fakire elli dirhemden fazla vermez. Ebû Hanife ise: Bir adama iki yüz dirhem vermek hoşuma gitmez; eğer yine de verirsen zekatın geçerlidir, demiştir. Şâfiî ise bir sınır belirtmeden ihtiyacı görmeye itibar etmiştir. Eğer bir fakire verir de zengin olduğu meydana çıkarsa, zekâtı geçerli midir? Bunda İmam Ahmed'ten iki rivayet vardır. |
﴾ 60 ﴿