35

Allah göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nurunun misali, içinde kandil bulunan duvarda bir oyuk (taka) gibidir. O kandilde cam (fanus) içindedir. Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. (O kandil), ne doğulu ne de batılı olmayan, yağı, neredeyse ateş dokunmadan yanacak mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Nûr üstüne nûr. Allah dilediği kimseyi nuruna hidayet eder. Allah insanlara misaller verir. Allah her şeyi çok iyi bilendir.

"Allah göklerin ve yerin nûrudur":

Bunda da iki görüş vardır:

Birincisi: Göklerde ve yerdekilere hidayet edendir. Bunu da İbn Ebi Talha, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş; Enes b. Malik de böyle demiştir. Bu nurun lügattaki açıklaması ziya (ışık)tır. Gözlerin görmesini sağlayan odur. Nûr Allahü teâlâ'ya nisbet edilmiştir, çünkü mü’minlere hidayet eden ve onlara hidâyeti bulacakları şeyleri açıklayan O’dur. Mahlukat O’nun nûru ile yollarını bulurlar.

İkincisi: Gökleri ve yeri idare edendir, bunu da Mücâhid ile Zeccâc, demişlerdir. Übey b. Ka’b, Ebû’l - Mütevekkil ve İbn Semeyfa, nun ile vavın fethi ve şeddesi, ranın da nasbi ile

"Allah nevvere", cer ile "semavati", nasb ile de

"elarda” okumuşlardır.

"Meselü nurihi":

“He” zamirinde de dört görüş vardır:

Birincisi: O, aziz ve celil olan Allah’a râcîdir.

İbn Abbâs: Meselü hüdahu fi kalbil mü’mini (mü’minin kalbindeki hidâyetinin misali) demiştir.

İkincisi: O mü’mine râcîdir, takdiri şöyledir: Meselü nuril mü’mini. Bunu da Übey b. Ka’b, demiştir. Übey ile İbn Mes’ûd:

"Meselü nuri men amene bihi” okurlardı.

Üçüncüsü: O, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e râcîdir, bunu da Ka’b, demiştir.

Dördüncüsü: O, Kur’ân’a râcîdir, bunu da Süfyan, demiştir.

Mişkâta gelince, onda da üç görüş vardır:

Birincisi: O, kandilin fitil konan hortum gibi yeridir. Mısbah ise: Işıktır. Bunu da İbn Abbâs, demiştir.

İkincisi: O, kandildir, mısbah ise: Fitildir. Bunu da Mücâhid, demiştir.

Üçüncüsü: O, tavana yakın kapalı küçük penceredir. Mısbah da kandildir. Bunu Ka’b, demiştir. Ferrâ’ da böyle: Mişkat: Kapalı penceredir, demiştir.

İbn Kuteybe de: Mişkat: Habeş dilinde perceredir, demiştir.

Zeccâc da: O Arapça’dır, demiştir. Mısbah da: Kandildir. Cam fanusun zikredilmesi, şunun içindir; çünkü camın içindeki şey başkasından daha çok ışık verir. Ebû Recâ’ el - Utaridi ile İbn Ebi Able, ikisinde de ze’nin fethası ile "fi zecacetin ezzecacetü” okumuşlardır. Muaz el - Kari, Âsım el - Cahderi ve İbn Ya’mur, ikisinde de ze’nin kesri ile okumuşlardır. Bazı maani Âlimleri de, âyetin manası: Kemeseli mısbahin fi mişkatin, demişlerdir ki, maklub (yerleri değiştirilmiş) olur.

Dürriy: Ebû Amr, Kisâi ve Eban da Âsım’dan rivayet ederek meksur dal, şeddesiz ye, med ve hemze ile

"Dirriyün” okumuşlardır.

İbn Kuteybe de buna göre mana: O doğan yıldızlardan gelir, demiştir.

Zeccâc da: Deree yedreü’den gelir ki, yıldız kayıp ışığı artmaktır, demiştir. Tedareer recülani: İki adam itiştiler, demektir. Mufaddal da Âsım’dan dalın kesri, ye şeddeli, hemzesiz ve medsiz rivayet etmiştir.

Abdullah b. Ömer ile Zührî’nin kıraati da böyledir. İbn Kesir, Nâfi, İbn Âmir, Hafs da Âsım'dan rivayet ederek dalın zammı, ranın kesri, yenin şeddesi, medsiz ve hemzesiz

"dürriyyün” okumuşlardır. Osman b. Affan, İbn Abbâs ve Âsım el - Cahderi de dalın fethi, ranın kesri, medli ve hemzeli okumuşlardır.

Übey b. Ka’b, Said b. Müseyyeb ve Katâde, dalın fethi, ranın ve ya’nın şeddesi ile medsiz ve hemzesiz okumuşlardır.

İbn Mes’ûd, Said b. Cübeyr, İkrime, Katâde ve İbn Ya’mur, daim fethi, ranın kesri ile hemze-i maksura ile okumuşlardır.

Zeccâc da: Dürriy: Saflıkta ve güzellikte inciye benzer, demiştir.

Kisâi de: Dürriy’: İnciye benzer, dirriy': Akan, derriy’ de: Parlayan, demiştir.

Hamze, Ebû Bekir de Âsım’dan, Velid, Utbe’den, o da Amir’den rivayet ederek, dalın zammı, şeddesiz ye, medli hemze ile okumuşlardır.

Zeccâc: Nahivciler, bu izahı bilmezler, demiştir.

Ferrâ’ da: Bu, Arapça’da câiz değildir, demiştir. Çünkü dilde "fu'iyl” vezninde bir şey yoktur, ancak mürriyk vb. gibi birkaç yabancı kelime vardır. Ben de şeyhimiz dilci Ebû Mansur'dan şöyle okudum: Mürrik: Aspur demektir, yabancıdır, sonradan Arapçalaşmıştır. Arapların dilinde fu’iyl vezninde bir isim yoktur.

Ebû Ali de şöyle demiştir: Sibeveyh, Ebû’l - Hattab’tan şöyle nakletmiştir: Kevkebün dürriy: Sıfattır, isimlerden de bu vezinde mürriyk vardır ki, o da aspur, demektir.

"Tevekkade": İbn Kesir ile Ebû Amr, meftuh te, şeddeli kaf ve mensûb dal ile okumuşlardır ki, kandili kastetmişlerdir; çünkü yanan odur. Nâfi, İbn Âmir ve Hafs da Âsım’dan rivayet ederek mazmum ye ve mazmum dal ile

"yukadu” okumuşlar, onlar da kandili kastetmişlerdir. Hamze, Kisâi ve Ebû Bekir de Âsım’dan rivayet ederek, tenin ve dalın zammesiyle

"tukadu” okumuşlar ve camı kastetmişlerdir.

Zeccâc da: Maksat: Camın kandilidir, muzaf atılmıştır, demiştir.

"Min şeceretin": Yani Min zeyti şeceretin, demektir ki, muzaf atılmıştır. Bunu da

"yekâdu zeytüha yudıyü” kavli gösterir. Burada ağaçtan maksat zeytin ağacıdır. Bereketi de birkaç yöndendir: O, hem katık hem yağ hem de yakıttır. Zeytinin odunu yakılır, külü ile ibrişim yıkanır ve yağı çok kolay çıkarılır. Dalı da başından sonuna kadar yaprak verir. Burada başkası değil de sadece onun zikredilmesi, yağının daha saf ve daha çok aydınlatıcı olmasındandır.

"Ne doğulu ne de batılı değildir":

Bunda da üç görüş vardır:

Birincisi: O, ağaçlar arasında olduğu için yeşil ve tazedir, ona güneş değmez. Bunu da Übey b. Ka’b, demiştir. Bunu Said b. Cübeyr de İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.

İkincisi: O çöldedir, ne dağ ne de mağara onu gölgelemez, onu hiçbir şey kapatmaz. Bu, yağı en kaliteli olandır. Bunu İkrime, İbn Abbâs’tan rivayet etmiş; Mücâhid ile Zeccâc da böyle demişlerdir.

Üçüncüsü: O, cennet ağacındandır, dünya ağacından değildir, bunu da Hasen, demiştir.

"Yağı neredeyse ışık verecek": Yani o kadar saftır ki, ateş değmeden de yanacak gibidir. "Nûr üstüne nûr":

Mücâhid: Ateş zeytinyağının üstündedir, demiştir. İbn Saib de: Kandil nûr, cam da nurdur, demiştir. Ebû Süleyman Dımeşki de: Ateşin nûru, zeytinyağının nûru ve fanusun nûru, demiştir.

"Allah nuruna hidayet eder":

Bunda da dört görüş vardır:

Birincisi: Kur’ân’ın nuruna.

İkincisi: îmanın nuruna.

Üçüncüsü: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in nuruna.

Dördüncüsü: İslâm dinine.

Bu teşbihteki benzeşme noktasına gelince, bunda da üç görüş vardır:

Birincisi: O, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in nurunu ışık saçan kandile benzetmiştir. Buna göre mişkât Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’in içidir, kandil de onun kalbindeki nurdur. Fanus da onun kalbidir. O, mübarek bir ağaçtandır; o da İbrahim aleyhisselam’dır. Ona mübarek ağaç, demiştir; çünkü peygamberlerin çoğu onun sulbünden gelmiştir. "Ne doğulu ne de batılı değildir": Ne Yahudidir ne de Hıristiyandır. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de konuşmasa bile insanlar neredeyse onun peygamber olduğunu anlayacaklardır. Kurtubi de şöyle demiştir: Mişkat: İbrahim, Zücace: İsmail, Mıbsah da: Muhammed’dir. Allah hepsine salat ve selam etsin.

Dahhâk şöyle demiştir: Abdülmuttalib mişkâta, Abdullah fanusa, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de kandile benzetilmiştir.

İkincisi: Mü’minin kalbindeki iman nûru kandile benzetilmiştir, mişkât da kalbidir, kandil de ondaki iman nûrudur. Mişkât onun göğsü, kandil de: Göğsündeki Kur’ân ve imandır. Fanus da kalbidir, denilmiştir. Sanki ondaki Kur’ân ile iman bir ağaçtan tutuşan ve ışık saçan bir yıldızdır ki, o da ihlastır. Ondaki ihlas güneşin değmediği ağaç gibidir. O mü’min de öyledir ki, fitnelerin dokunmasından korunmuştur; eğer bir şey verilirse şükreder, eğer derde mübtela olursa, sabreder, eğer konuşursa doğru söyler ve eğer karar verirse adil verir. Buna göre mü’minin kalbi ona hidayet gelmeden de hidayetle amel eder; ona ilim gelince de hidâyeti artar, tıpkı bu zeytinyağının ateş dokunmadan önce neredeyse yanacak olması gibi. Ateş dokunursa ışığı daha da artar. Binaenaleyh mü’minin sözü nûr, ameli nûr, girişi nûr, çıkışı nûr ve kıyamet gününde gidecek yeri de nurdur.

Üçüncüsü: Kur’ân ışık saçan ve ışığı azalmayan kandile benzetilmiştir. Fanus da mü’minin kalbidir, mişkât da dili ve ağzıdır. Mübarek ağaç ise vahiy ağacıdır. Kur’ân’ın delilleri neredeyse okunmadan da açığa çıkacaktır. Şöyle de denilmiştir: Düşünen ve tefekkür eden için Kur’ân’ın delilleri neredeyse Kur’ân inmese de ışık verecektir. "Nûr üstüne nûr": Yani Kur’ân Allah’tan halkına bir nurdur, üstelik Kur’ân inmeden önce daha birçok delil ve alâmetler sunmuştur.

"Allah misaller getirir": Yani fehimlere yaklaştırmak ve idrak yollarını kolaylaştırmak için insanlara açıklama yapar demektir.

35 ﴿