137"Eğer onlar, sizin imân ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman onlar ancak ayrılık (ihtilâf) içindedirler. Allah onlara karşı sana yeter. O, hakkıyla işiten ve bilendir" . Bil ki Allahü teâlâ, din hususunda en açık yolu -ki bu yol insanın, peygamberliğine delil bulunan kimsenin peygamberliğini tasdik edip, bu hususta çelişkiye düşmekten kaçınmaktır - izah edince, onları böyle bir imana teşvik ederek: "Eğer onlar, sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, muhakkak hidayete ermiş olurlar" buyurmuştur. Ayetteki Misi Kelimesinin îzahı Cenâb-ı Allah'ın, "Sizin iman ettiğinizin misline (iman ederlerse)..." buyruğunda bir müşkil vardır. O da şudur: Mü'minlerin kendisine imân ettiği şeyin misli (benzeri, gibisi) yoktur. Buna birkaç bakımdan cevab verilir: a) Bundan maksat, onları bulundukları inanç üzere tutup, tesbit etmek, sağlamlaştırmaktır. Buna göre mâna, "Doğruluk ve sıhhat hususunda dinimiz gibi, yani ona müsavi olan bir başka din bulurlarsa, onlar hidayete ermiş olurlar" şeklindedir. Doğruluk bakımından onların dinine müsavî bir dinin bulunması imkânsız olunca, onun dışında herhangi bir dinle hidâyete ulaşmak imkânsız olur. Bunun bir benzeri de, kendisine öğüt verdiğin kimseye şöyle demendir: "En doğru görüş ve fikir budur. Fakat senin kafanda bundan daha isabetli bir şey varsa onu uygula." Kendi kanaatinden daha doğru bir görüşün olmadığını bildiğin halde, arkadaşını kendi kanaatin üzerinde tutmak ve fikrinden öteye bir fikir olmadığını ona göstermek için böyle dersin. Biz, doğruluk bakımından bu dine denk olan bir başka dinin bulunamayacağını söylüyoruz. Çünkü bu din, elinden mucizeler zuhur eden herkesin peygamberliğini itiraf etmenin vâcib olduğu prensibine dayanır. Bu dine ters düşen herşey, tezadı içinde taşır. Tezâdlı olan bir şeyin ise, doğruluk ve sıhhat bakımından, içinde tezâd bulunmayan bir şeye denk olması imkânsızdır. b) Ayetteki, (......) kelimesi zaidedir. Bu, aynen Cenâb-ı Allah'ın, "Onun gibi hiçbirşey yoktur "(şûra, 11) ayetindeki, (......) kelimesi gibidir. Bu, "Onun gibi olan birşey yoktur" manasınadır. Nitekim şâir, (......) demiş, (çifte teşbih edatı kullanmıştır). Ümmü'l-Ahnef de oğlunu hoplatarak şöyle derdi: "Allah'a yemin olsun ki onun ayağında paytaklık, ve zayıflıktan ötürü bacağı da ince olmasaydı, sizden hiçbiri onun gibi olamazdı." c) Siz, Furkan'a (Kur'an'a), kelimelerini bozup tahrip etmeden inandınız. Eğer onlar da, Kur'an gibi olan Tevrat'a aynı şekilde, kelimelerini bozmadan ve tahrif etmeden inansalardı, onlar da hidayete ererlerdi. Çünkü bu sayede onlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini tanımaya yol bulurlardı. d) Cenâb-ı Allah'ın, buyruğunun manası: "Eğer onlar, kendisi ile mü'min olduğunuz şeyin misline inanırlarsa, hidayete ermiş olurlar." Buna göre ayetteki temsil (benzetme), iki iman ve iki tasdik arasındadır. Muhammed b. Cerir et-Taberî, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Sizler, bu âyeti, kendisi ne iman ettiğiniz şeyin misline imân ederlerse.." şeklinde tefsir etmeyiniz. Çünkü Allah'ın bir misli (benzeri) yoktur. Ancak bunu, "İmân ettiğiniz şeye iman ederlerse..." şeklinde tefsir ediniz." Kâdî şöyle demiştir: "Manası müşkil ve karışık olacak diye ayetin mütevatir olan kıraatini terketmenin bir izahı yoktur. Çünkü insan bunu adet edinirse, bütün müteşâbih ayetlerin kıraatini değiştirmesi gerekir ki bu çok mahzurludur." Bu meselenin cevaplarından itimâd edilecek olan, birincisidir. Hak teâlâ'nın, "Hidayete ermiş olurlar" buyruğundan maksad, "Onlar, kendisine iletildikleri şeyi yapmış ve onu kabul etmiş olurlar" manasıdır. Bu durumda olan kimse, Allah'ın velisi (dostu) ve rıza-i İlâhi'ye nail olanlardan biri olur. Buna göre ayet, hidayete ermeden önce, hidayetin mevcud olduğuna delâlet eder. Bu hidayeti, "Allah'ın belirlediği, üzerindeki örtüleri açtığı ve delil olma yönlerini beyan ettiği deliller manasına hamletmek mümkündür. Sonra Cenâb-ı Hak, eğer yüzçevirirlerse, başlarına gelecek şeyden onları menedercesine açıklayarak, "Eğer yüz çevirirlerse, o zaman onlar ancak ayrılık (ihtilâf) içindedirler" buyurmuştur. Ayetteki Şikak (İhtilâf)ın İzahı Şikâk (ihtilaf, ayrılık) hususunda iki mesele vardır: Birincisi: Lügatçiterden bazıları, lâfzının, kökünden alındığını söylemişlerdir. Buna göre sanki o, aradaki düşmanlıktan ötürü, arkadaşının bulunduğu yerden (gruptan) başka bir yer (grup) içinde imiş gibi olur. Bir insan, onların cemaatini dağıtıp, onlardan ayrıldığı zaman; denilir. Bunun bir benzeri de cedelleşme, mücâdele etme manasına gelen, (......) kelimesidir. Bu cedelleşme birisinin bir hadde (stnırda), diğerinin ise bir başka hadde (çizgide, sınırda) olması manasınadır. (karşılıklı düşmanlık beslemek) kelimesi de böyledir. Çünkü şu adam ona, o da buna karşı düşmanlık içinde olmaktadır. (taraf olmak) kelimesi de böyledir. Çünkü şu bir cânibte, beriki de bir başka cânibtedir. Diğer bazı lügatciler ise, (......) kelimesinin "meşakkat" kökünden alındığını söylemişlerdir. Çünkü şikâkta (ihtilâfta) olanların herbiri karşısındakine güçlük çıkarmaya ve eziyet vermeye arzuludurlar. Nitekim Hak teâlâ, "Eğer, o İkisinin arasında (karı-koca arasında) bir ihtilâf çıkmasından korkarsanız..." (Nisa, 35), yani "Aralarında ihtilâftan dolayı bir ayrılık olup da birinin diğerine meşakkat vereceğinden.korkarsanız..."buyurmuştur. İkincisi: Allahü teâlâ'nın, sözü, "Eğer onlar böyle bir imanı bırakırlarsa, tezada düşmeleri kaçınılmaz olur. Halbuki akıllı olan kimse, tezada düşmeyi gerektirecek şeyi yapmaz" demektir. Onlar bu tezada düştükleri için, biz onların maksadlarının dini istemek ve Hakk'a boyun eğmek olmadığını, maksadlarının ancak çekişme ve düşmanlığı ortaya koyma olduğunu anlarız. Bu hususta müfessirler değişik izahlar yapmışlardır: 1) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Onlar haktan ayrılıp, bâtıla sarıldıktan müddetçe bir ayrılık içindedirler. Bundan dolayı onlar, Allah'a muhalefet eden kimseler olmuşlardır. 2) Ebu Ubeyde ve Mukâtil, "Şikâk" kelimesinin "dalâlet" manasına olduğunu söylemişlerdir. 3) İbn Zeyd, (......) ifâdesinin "bir çekişme ve bir savaşma içindedirler" manasında olduğunu söylemiştir. Hasan el-Basrî, bunun "bir düşman içindedirler" manasında olduğunu söylemiştir. Kâdî ise şöyle söylemiştir: "Hak üzre düşmanlık yapmak veya günah olmayan bir şekilde muhalefet göstermeye, denilmez. Bu isim ancak, sahibini Allah'a düşmanlığa, O'nun gazabı ile lanetine götüren ve cehennemi haketmeye sebebiyet veren büyük bir muhalefet hakkında kullanılır. Böylece bu söz, onlar için Allah'ın bir tehdîdi olmuş olur. Ve, Allah'ın onları bu şekilde nitelemesi, bu kavmin Hazret-i Peygamberin düşmanı olduklarına, içlerinden daima O'na soru sormayı geçirdiklerine ve O'nu sıkıntılara düşürmek için fırsat beklediklerine bir delil olur.İşte bundan ötürü Allahü Teâlâ onların hilelerinden Resulünü, onların şer ve tuzaklarından da mü'minleri emin kılarak, hem Resulünün hem de mü'minlerin kalbini takviye etmek üzere, "Onlara karşı Allah, sana yardım konusunda yetecektir" buyurmuştur. Çünkü Allahü Teâlâ bir şey hususunda, kendisinin yeteceğini tekeffül edince, bu hususta büyük bir güven meydana gelmiş olur. Kelâmcılar, bunun gaybden haber vermek olduğunu, böylece de Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, nübüvveti hususunda, sıdkına delâlet eden bir mu'cize olduğunu söyleyerek şöyle demişlerdir: Biz, bunun gaybden haber vermek olduğunu söyledik. Çünkü; biz bu sözün haber verdiği şeyi, haber verildiği gibi aynen bulduk. Zîrâ, Allahü Teâlâ, yahudî ve hristiyanların şerrine karşı Peygamberine kifayet etmiş ve onlara karşı ona yardımda bulunmuştur. Böylece de müslümanlar onlara galib gelmiş, onların yurtlarını istîlâ etmiş ve mallarını ele geçirmişlerdir. Bu sebeple de onlar, müslümanların elinde, müslümanlara haraç ve cizye ödeyen zelil kimseler olmuşlar, ya da müslümanların elinden kurtulmaya kesinlikle güç yetirememişlerdir. Biz, bunun bir mu'cize olduğunu söyledik.çünkü tahminde bulunan kimse, bu gibi hususlarda detayına varıncaya kadar isabet edemez. Mülhidler de şöyle demişlerdir: Biz bunun mucize olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü mucize fevkalâde bir şeydir. Halbuki örf ve adette başkasının eziyyetine duçar olan herkes için, "Sabret, çünkü Allah, onun şerrine karşılık yardımcı olarak sana yeter!" denilegelmiştir. Sonra yetme işi ise, bazen tahakkuk eder, bazan etmez. Bu durum mûtad bir şey olunca, artık nasıl mucize olduğu söylenebilir? Belki de o, görmüş olduğu bir rüya sebebiyle buna ulaşmıştır. Bu ise, karşı konulamayacak şeyler cümlesindendir. Çünkü müneccimler şöyle demektedirler: Kimin talihinde kendisine gayb okunun çıkacağı varsa, o kimse nebî olmasa da, bu tür haberleri söyleyebilir. Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Bizim, "bu mucizedir" sözümüzden maksadımız, "bu haberler, yalnız başına mucizedir!" şeklinde değildir; tam aksine bizim maksadımız, "Kur'an, bu tür pekçok şey ihtiva eder. Yalancı bir tahminciden meydana gelmesi mümkün olmayan şeyler cinsinden olmak üzere, pekçok şeyi detaylı şekilde haber vermiştir" demektir. Sonra Allahü Teâlâ peygamberine maddî ve manevî yardımını va'adedin-ce, bunun peşinden, onların bu hususta açığa vurdukları ve gizledikleri hiçbir şeyin Allah'a gizli kalmayacağına delâlet eden şeyi getirerek, "O, her şeyi hakkıyla bilendir" buyurmuştur. Bu hususta iki görüş bulunmaktadır: a) Bu, onlar için bir tehdittir.. Buna göre ayetin mânası, Allah onların gizledikleri ve söyledikleri şeyi ihata eder; O, her şeyi bilendir, binaenaleyh, onlardan meydana gelebilecek herşey hususunda, peygamberine kâfi gelmeye kadirdir. b) Allahü Teâlâ peygamberine va'adde bulunmuştur. Yani, Allah senin duanı duyar, niyetini bilir, sana icabet eder ve seni maksadına ulaştırır... Alimlerimiz, Allahü Teâlâ'nın ifadesiyle, O'nun duymasının ve işitmesinin, mesmûatı (işittiği şeyleri) bilmesine itâve başka bir sıfat olduğuna delil getirmişlerdir. Çünkü ayetteki, (bilicidir) ifâdesi, mübalağa ifâde eden bir kalıptır. Böylece bu kalıp, Cenâb-ı Hakk'ın bütün malûmatı bildiğini gösterir. Binaenaleyh, şayet Cenâb-ı Hakk'ın Semî (işitict) olması, işitilecek şeyleri bilmesi manasına olsaydı, o zaman manasız bir tekrar yapılmış olurdu ki bu da caiz değildir. Bundan dolayı Allah'ın Semî oluşunun "alîm" sıfatına ilâve başka bir sıfat olması gerekir. Allah doğruyu en iyi bilendir. |
﴾ 137 ﴿