80"Hiçbir İnsanın, Allah kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra diğer insanlara "Allah'dan başka bana da kul olun" demesi yakışık almaz. Fakat o, "öğretmekte ve okuyup okutmakta olduğunuz kitap sayesinde Rabbaniler olun" (der.) O, sizin melekleri ve peygamberleri tanrılar edinmenizi de emretmez. Hiç size, siz müslüman olduktan sonra, kâfirliği emreder mi?" . Bil ki, Allahü teâlâ, ehl-i kitap âlimlerinin âdetinin tahrif ve tebdil etmek olduğunu beyân edince, bunun peşisıra onların tahrif etmiş olduğu şeylerden birinin de, İsa (aleyhisselâm)'nın ilâhlık iddia ettiğini ve kavmine, kendisine ibâdet etmelerini emrettiği iddiaları olduğunu zikretmiştir. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, "Hiçbir insanın şöyle şöyle demesi yakışık almaz" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: Âl-i İmran 79. Âyetin Nüzul Sebebi Bu âyetin sebeb-i nüzulü hakkında birkaç rivayet vardır: a) İbn Abbas (radıyallahü anh) şunu söylemiştir: "Yahudiler, "Üzeyir Allah'ın oğludur"; hristiyanlar da "Mesih, Allah'ın oğludur" dedikleri için bu âyet nazil olmuştur. b) Denildiğine göre, yahudilerden Ebû Râfî el-Kurazî, ve hristiyanlardan da Necran heyetinin reisi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Sana ibâdet etmemizi ve seni bir rab edinmemizi mi istiyorsun?" demişler, bunun üzerine de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah'tan başkasına tapmaktan veya Allah'tan başkasına ibâdet etmeyi emretmekten Allah'a sığınırız. Allahü teâlâ, beni böyle bir iş için göndermedi ve bana böyle birşeyi emretmedi" demiş ve bu âyet nazil olmuştur. c) Bir adam Hazret-i Peygamber'e şöyle demişti: "Ey Allah'ın resulü, biz sana birbirimize selam verdiğimiz gibi selam veriyoruz. Sana secde ederek (selam verelim) mi?" Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Hiç bir kimsenin, Allah'tan başka bir varlığa secde etmesi doğru değildir. Fakat siz peygamberinize izzet-ü ikramda bulunun ve herkese hakkını vermeyi bilin" buyurmuştur. d) Yahudiler, kendilerinin elde ettiği fazilet ve makamlara hiç kimsenin ulaşamayacağını iddia edince, Allahü teâlâ onlara şöyle demiştir: "Eğer durum sizin dediğiniz gibi olsaydı, sizlerin, insanları köle ve hizmetçi yapmaya uğraşmamanız, aksine insanlara Allah'a itaat edip, O'nun tekliflerine boyun eğmelerini emretmeniz gerekirdi. Bu durumda da, insanları Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetini tasdik etmeye teşvik etmeniz gerekirdi. Çünkü Hazret-i Muhammed'in elinde mu'cizelerin zuhur etmesi, böyle yapmanızı gerektirir." Bu, âyetin lafzının ihtimal tanıdığı bir izahtır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra diğer insanlara "Allah'ı bırakıp da bana kul olun" demesi..." ifâdesi, tıpkı "Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiblerinf tanrı edindiler" (Tevbe, 31) âyeti gibidir. Kitap ve Nübüvvet Verilen Peygamber İnsanları Kul Edinmez Âlimler, âyetteki, "Hiçbir insanın, Allah kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra diğer insanlara "Allah'dan başka bana da kal olun" demesi yakışık almaz" sözünden ne murad edildiği hususunda ihtilaf etmiş ve şu izahları yapmışlardır: 1- Esâmm, bunun, "Eğer o peygamberler böyle söylemeye yelten sele rdi, Allah onları bundan men ederdi" manasında olduğunu ve buna Cenâb-ı Allah'ın, "Eğer (peygamber) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette onu sağ elimizle (kudretimizle) yakalayıverirdik" (Hakka, 44-45) ve "Andolsun ki sen onlara nerdeyse biraz meyledecektin, O takdirde İse biz hayatın da ölümün de katmerli (acısını) sana tattıracaktık" (Isra, 74-75) âyetlerinin delâlet ettiğini söylemiştir. 2- Peygamberler, yanısıra ulûhiyet ve rubûbiyet iddiası güzel düşmeyen sıfatlarla mevsufturlar: Meselâ, Allahü teâlâ onlara kitap vermiş ve vahyetmiştir. Bu ise, ancak temiz nefisler ve güzel ruhlar için olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah, peygamberliğini nereye vereceğini çok iyi bilendir" (Enam. 124) "Celâlim hakkı için, biz onları, bilerek, âlemlere üstün kıldık" (Duhân, 32) ve "Allah, hem meleklerden, hem de insanlardan peygamberler seçer" (Hacc, 75) buyurmuştur. Temiz olan nefislerden, böyle bir iddianın çıkması imkansızdır. Yine peygamberlik vermek, peygamber olacakların ilmini kemâle erdirdikten sonra olur. Bu ise, böyle bir iddiada bulunmaya manî olur. Hülâsa insanın biri nazarî, diğeri amelî (teorik ve pratik) iki kuvveti vardır. Nazarî kuvveti, ilim ve gerçek bilgiler ile kemâle ermedikçe; ameli kuvveti de kötü huylardan iyice temizlenmedikçe insanın nefsi, vahyi ve nübüvveti almaya müsait olmaz. Nazarî ve amelî kuvvette meydana gelecek böyle bir mükemmellik, bu gibi söz ve itikadların peygamberlerden sadır olmasına mânı olur. 3- Allahü teâlâ, bu gibi iddialarda bulunmayacağını bildiği kullarını nübüvvet ve risaletle şereflendirir. 4- Peygamber olan kimse, Allah'ın hükümlerini, Allah adına söylediğini iddia ediyor ve iddiasında doğru olduğuna hüccet getiriyor. Binâenaleyh o, eğer insanlara kendisine ibadet etmelerini emreder ise, bu durumda gösterdiği mu'cize, O'nun sadık olduğuna delâlet etmez ki bu caiz değildir. Bil ki âyetteki "Hiçbir insanın" ifâdesinden maksad, "Bu sözü onun söylemesi haram olur" mânası değildir. Çünkü böyle birşey söylemek, bütün mahlûkat için haramdır. Âyetin zahiri, bunun, Allah'ın o kimseye kitap, hikmet ve nübüvveti vermesi sebebiyle olmadığına delâlet eder. Yine bundan maksad, bir haram kılma olsaydı, şüphesiz ki bu, hristiyanların bunu Hazret-i İsa için iddia etmiş olmalarında onları yalanlama manasına gelmezdi. Çünkü bir başkasının birşey yaptığını iddia eden kimseye, "Onun bunu yapması helâl değildir" denilmesi, o kimseyi iddiası hususunda bir yalanlama olmaz. Cenâb-ı Hak bununla, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın, onlara "Allah'tan başka, beni ilah edininiz" dediğini iddia ettiklerini anlatmıştır. Binâenaleyh bundan murad, bizim söylediğimiz mânadır. Bunun bir benzeri de, "Allah'ın evlâd edinmesi olacak şey değil" (Meryem, 36) âyetidir. Bunu, bir çocuğun olması halini kendi zâtından nefyetme yoluyla söylemiştir; tanrım ve nehyetme üslûbunda değil.. Hak teâlâ'nın, "Bir peygamberin emânete hainlik etmesi yakışık almaz..." (Al-i İmran, 161) buyruğu da böyledir. Bundan murad da "nefy" dir, nehy değil!.. Allah en iyi bilendir. Üçüncü Mesele Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra..." beyanı, son derece güzel tertib edilmiş olan üç şeye işarettir. Bu böyledir, çünkü semavî kitaplar önce nazil olur; sonra da peygamberin aklında o kitabı anlama melekesi meydana gelir. İşte hasıl olan bu melekeye Cenâb-ı Hak, "hüküm" kelimesiyle işaret etmiştir. Çünkü dilciler ve müfessirler, "hüküm"ün ilim mânasında olduğu hususunda müttefiktirler. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Henüz çocuk iken, ona hükmü verdik" (Meryem, 13) yani, "ilim ve anlayış verdik" buyurmaktadır. Sonra, peygamber o kitabı anladığı zaman, onu halka tebliğ eder.. İşte buna da "nübüvvet, peygamberlik" sözüyle işaret edilmiştir. Bu ne güzel bir tertiptir!.. Cenâb-ı Hak sonra, "... sonra (da) insanlara, "Allah'ı bırakıp da, bana kul olunuz"demesi (yakışık almaz)" buyurmuştur. Bu ifâde hakkında iki mesele vardır: Birinci Mesele Zahir olan kıraat, lâm harfinin nasbıyla olmak üzere, (......) şeklinde okunmasıdır. Ebû Amr'ın bunu, ref ile (......) şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Nasb ile okunduğu zaman, kelâmın takdiri, "Peygamberlik, böyle bir söz söyleme ile birarada bulunmaz, bağdaşmaz" şeklinde olur. Bu durumda nasb eden âmil, sözünün başındakinasb edatıdır. Bu, "Sonra da demesi..." manasında olarak, "Allah'ın ona vermesi" ifâdesine atfedilmiştir. Ref ile okuyanlar, bu ifâdenin bir "cümle-i isti'nâfîyye" olduğunu düşünerek, böyle okumuşlardır. İkinci Mesele Vahidî, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın Hak teâlâ'nın, "Bana kul olunuz..." sözündeki (......) kelimesi Müzeyne Kabilesinin bir lehçesi olup, onlar (kullar, köleler) yerine, (......) kelimesini kullanmaktadırlar" dediğini nakleder Sonra Cenâb-ı Hak, "(Fakat o), rabbaniler olun der" buyurmuştur. Bu hususta da iki mesele vardır: Birinci Mesele Âyet-i kerimede bir hazf bulunmaktadır. Buna göre kelâmın takdiri, "Fakat onlara, "Rabbaniler olunuz!" der" şeklindedir. Binâenaleyh burada, ifâdede kendisine delâlet eden bir şey, (karîne) bulunduğu zaman, Arapların yapmış oldukları hazf uygulaması gereğincekelimesinden iştikak etmiş olan (......) kelimesi hazfedilmiştir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Yüzleri simsiyah olanlara gelince, "İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi?" (Al-i imran. 106) âyetidir. Yani, "Onlara böyle denilir" demektir. İkinci Mesele Alimler, kelimesinin ne demek olduğu hususunda, şu görüşler ileri sürmüşlerdir: Rabbânî Tabirinin Mânası a) Sibeveyh şöyle demektedir: "O'nu biliyor, O'na itâata devam ediyor" mânasında olmak üzere, Rabb'a mensub, O'na ait, demektir. Nitekim birisi Allah'ı tanımaya ve O'na itaat etmeye yöneldiği zaman, "ilahî adam" denilir. "Rab" kelimesine elif ve nûnun ilâve edilmesi, bu sıfatın kemâline işaret etmek içindir. Nitekim bir kimse, saçları çok ve gür olursa ; sakalı uzun olursa boynu kalın ve güçlü olmakla vasfedildiği zaman Araplar, derler. Onlar, saça nisbet ettiklerinde ; boyna nisbet ettikleri zaman, sakala nisbet etkikleri zaman da, derler. b) Müberred, (......) kelimesinin, ilim erbabı mânasına geldiğini, Onlardan her birine denildiğini, Rabbani'nin ise, insanlara ilim öğretip, onları eğiten ve onların durumlarıyla ilgilenen kimse mânasına geldiğini; elif- nün harfinin ise mübalağa için getirildiğini; nitekim Arapların bu mübalağayı ifâde için (suya iyice kanmış), (çok susamış), (çok doymuş) ve (çırılçıplak) dediklerini; sonra (......) kelimesine nisbet yâ'sının eklendiğini; nitekim (......) ve (......) denildiğini" söylemiştir." Vahidî şöyle demektedir: "Sibeveyh'in görüşüne göre Rabbani, "Rabb'ini bilip, O'na itaat eden" manasında olmak üzere Rabb'e mensup mânasına alınmıştır. Müberred'in görüşüne göreyse, kelime "terbiye etmek, yetiştirmek" manasından iştikak ettirilmiştir." c) İbn Zeyd ise şöyle demektedir: "Rabbani, insanları eğitip yetiştiren, demektir. Buna göre, (......) kelimesi, ümmetin idareci ve âlimleri anlamına gelmektedir." İbn Zeyd, bu görüşünü Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbanilerin, onları nehyetmeleri gerekmez miydi?" (Mâide. 63) âyetinde de zikretmiştir. Yani, "İdareciler ve âlimler." Bunlar, kendilerine itaat olunan iki zümredirler. Bu izaha göre âyetin takdiri, "Ben sizi, bana kullar olmaya davet etmiyorum; ancak ben sizi, Allah'ın emrini uygulama ve O'na itaat etmeniz suretiyle, melikler ve âlimler olmaya davet ediyorum" şeklinde olur. Kaffâl (r.h) ise şöyle demektedir: "İdarecinin, Rabbanî diye isimlendirilmesi de muhtemeldir. Çünkü idareciye de, âdeta bir rab gibi itaat edilir. İşte bu mânada olmak üzere, idareciye "Rabbanî" denilmiş olur." d) Ebû Ubeyde: "Bu kelimenin Arapça olmadığını, aksine İbranice veya Süryanice olduğunu sanıyorum... İster Arapça, ister Süryanice olsun, şurası bir gerçek ki bu kelime, öğrenen, öğrendiğiyle amel eden ve hayır yollarını başkalarına öğretmekle meşgul olan bir insanı göstermektedir" demiştir. Cenâb-ı Hak sonra, "Öğretmekte ve okuyup okutmakta olduğunuz kitap sayesinde..." buyurmuştur. Bu ifâde hakkında birkaç mesele vardır: Birinci Mesele (......) ifâdesinde iki kıraat bulunmaktadır: a) İlim kökünden olmak üzere "Biliyorsunuz" şeklinde okunmuştur ki bu, Abdullah İbn Kesir, Ebû Amr ve Nâfî'nin kıraatidir. b) Ta'lim, öğretme kökünden alınarak, (......) şeklinde okunmuştur ki, bu da yedi kıraat imamlarından geriye kalanların okuyuşudur. Her iki okuyuş şekli de doğrudur. Çünkü bu kimseler, "kitâb"ı kendileri için öğrenip, ayrıca başkalarına da öğretiyorlardı. Ebû Amr, kendi kıraatinin daha tercihe şayan olduğuna şu iki delili getirmiştir: 1- Cenâb-ı Hak, bu âyette, buyurmuş, şeddeli olarak dememiştir. 2- Bu fiili şeddeli okumak, iki mef'ul almasını gerektirir. Halbuki burada tek mef'ul vardır. Bunu şeddeli okuyanlar, ikinci mef'ul'ün hazf edildiğini ve bunun, veyahut da "insanlara veya sizden başkasına öğretmekte olduğunuz kitap sayesinde..." takdirinde olduğunu, çünkü Arapça'da mef'ulü binlerin genellikle hazfedildiğini söylemişler, sonra da bunu şeddeli okumanın daha evlâ olduğuna şu iki delili getirmişlerdir: 1- Ta'lim, ilmi de içine alır. Fakat ilim talimi içine almaz. O halde bu fiili ta'lim vezninde şeddeli okumak daha evlâdır. 2- Rabbani olanlar, ilimle iktifa etmezler. Öğrendikleri ilimlerine, Allah rızası için ta'limi (başkasına öğretmeyi) da katarlar. Baksana Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bunu emretmiş ve "(İnsanları) Rabb'İnin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et" (Nahl. 125) buyurmuştur. Mürre İbn Şürâhil'in "Alkame, insanlara Kur'ân'ı öğreten rabbanilerden idi" şeklindeki sözü de delâlet etmektedir. İkinci Mesele İbnü Cinnî, "Muhteseb 'inde, Ebû Hayve'nin, tâ harfinin zammesi, dâl'in sükûnu ve râ'nın kesresi ile kelimeyi (......) şeklinde okuduğunu naklederek şöyle demiştir: "Bu şekildeki kıraatin, (öğrendi) veyahut da (öğretti) fiilinden nakledilmiş olması gerekir. (okudu), ve başkasına okuttu) fiilleri de böyledir. Araplar genellikle hem hem de fiillerini kullanmışlardır. İşte bunun masdarı, "tedris" şeklinde gelmiştir. Üçüncü Mesele Her iki kıraata göre de, bu ifâdelerin başında bulunan lafzı, mâ'i masdariyye olup, başında bulunduğu cümleyi müfred hükmüne çıkarır. Buna göre takdir, "Kitabı bilen ve öğreten kimseler olmanız ve kitabı tedris etmeniz sebebiyle rabbaniler olunuz" şeklindedir. Bu, (......) kelimesinin aynısı "Onların şugünlerine kavuşmayı unutmaları gibi, bugün biz de onları unutacağız (terkedeceğiz)" (A'râf, 51) âyetindekidır. Sözün özü şudur: İlim, ta'lim ve tedris, sahibinin rabbani olmasını gerektiren şeylerdir. Sebep, şüphe yok ki müsebbebden (neticeden) başkadır. Binâenaleyh bu durum, bir kimsenin rabbani olmasının, âlim, mu'allim ve tedriste devamlı bir kimse olmasından farklı birşey olmasını gerektirir. Bu da, ancak o kimsenin Allah rızası için öğrenmiş, öğretmiş ve tedrisatta bulunmuş olmasıyla mümkün olur. Velhasıl onu bütün bu işlere sevkeden, Allah rızasını elde etme gayesi; her türlü kötü fiilden vazgeçiren de Allah'ın cezasından sakınma isteğidir. Peygamberin, insanlara bunu emrettiği sabit olunca, insanlara kendisine kulluğu emretmiş olmasının imkansızlığı sabit olur. Her iki kıraatin de neticesi aynı mânaya varır. Çünkü Peygamber, bütün gayret ve çabası, ruhları ve kalbleri halktan çevirip Hakk'a yöneltmek olan kişidir. Böyle bir insanın, akılları Hakk'a taattan çevirip, kendisine itaata yöneltmesi nasıl mümkün olur. Bu durumda, peygamberlerden her birinin, başkalarına kendisine ibâdeti emretmesinin İmkansız olduğu ortaya çıkmış olur. Dördüncü Mesele Âyet, ilmin, ta'limin ve tedrisin, insanın rabbânî olmasının sebebi olduğunu gösterir. Binâenaleyh kim bundan başka bir gaye ile öğretim ve eğitim işiyle meşgul olursa, onun gayretleri boşa gitmiş ve işi neticesiz olmuş olur. Bu, zahiren güzel görünen bir ağaç dikip, meyvesinden istifade edemeyen bir kimsenin durumuna benzer. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Faydasız ilimden ve huşu duymayan kalpten Allah'a sığınırız" Müslim, zikir, 73 (4/2088); İbn Mâce, Mukaddime, 23 (1/92) (uzunca bir hadisten...). buyurmuştur. Sonra Hak teâlâ, "O, sizin melekleri ve peygamberleri tanrı edinmenizi de emretmez" buyurmuştur. Bu hususta da birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Âsim, Hamza ve İbn Âmir, râ harfinin nasbıyla diğer kıraat imamları da, râ harfinin ref'iyle seklinde okumuşlardır. Nasb ile okunmasına gelince, bu kelimenin, ifâdesine atfedilmiş olmasından dolayıdır. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır: a) Bu ifâdenin başındaki edatının, ziyade kabul edilmesi... Buna göre mâna, "Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet vermiş olduğu hiçbir kimsenin, insanlara, "Allah'tan başka bana da kulluk edin" demesi ve, size, "Melekleri ve peygamberleri rab edininiz" şeklinde emretmesi yakışık almaz, uygun değildir" şeklinde olur. Nitekim sen, "Ben Zeyd'e ikramda bulunayım da, sonra o beni hakîr kılsın, benimle alay etsin... Bu olacak şey değil!.." dersin. b) Bu ifâdenin başındaki, edatının zâid olmamasıdır. Buna göre mâna, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyş'i, meleklere ibadet etmekten; yahudi ve hristiyanları da, Hazret-i Uzeyr ve Hazret-i İsa'ya ibadet etmekten nehyetmiştir. Bunun üzerine onlar, "Sen, bizim seni mi rab edinmemizi istiyorsun?" dediklerinde onlara, "Hiçbir beşerin, Allah kendisini peygamber olarak gönderdikten sonra, halkı meleklere ve diğer peygamberlere tapınmaktan nehyederken, kendine kul olmaya çağırması uygun olmaz denilmiştir" şeklinde olur. Bu ifâdeyi, müste'nef bir cümle olarak merfû okumanın izahını yapmaya gerek bile yoktur. Çünkü bu ifâde, sözün manası tamamlandıktan ve sona erdikten sonra gelmiştir. Bunun kendinden önceki ifâdeyle bir münasebeti bulunmadığına, İbn Mesûd'un, "Ve, size asla emretmez" şeklindeki kıraati de delâlet etmektedir. İkinci Mesele Zeccac, bu ifâdenin, "Allah size emretmez;" İbn Cüreyc ise, "Hazret-i Muhammed size emretmez" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bu fiilin failinin, diğer peygamberler olduğu ve mânanın, "Tıpkı Kureyş'in yaptığı gibi, peygamberler, melekleri rab edinmenizi asla emretmezler..." şeklinde olduğu da söylenmiştir. Üçüncü Mesele Cenâb-ı Hak bu âyette özellikle melekleri ve peygamberleri zikretmiştir. Çünkü, ehl-i kitaptan, Allah'tan başkasına ibâdet etmekle vasfedilenlerin, ancak meleklere, Hazret-i İsa'ya ve Hazret-i Uzeyr (aleyhisselâm)'e ibadet etmiş oldukları nakledilmiştir. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak, bu "melekler ve peygamberler" kısmını hassaten zikretmiştir. Daha sonra Hak teâlâ, "Hiç size, siz müslüman olduktan sonra, kâfirliği emreder mi?" buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır: Birinci Mesele (......) ifâdesinin başındaki hemze, istifham-ı inkarı manasındadır. Yani, "O, bunu emretmez. Bunu yapmaz" şekfindedir. İkinci Mesele Keşşaf sahibi, Hak teâlâ'nın, buyruğunun, muhatabların müslümanlar olduklarına delil olduğunu, bunların da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) den, kendisine secde etmek için izin isteyenler olduğunu söylemiştir. Üçüncü Mesele Cübbaî, "Âyet, Allah'ı inkâr etmek, O'nu bilmemek; Allah'a iman etmek ise, O'nu tanımaktır" diyenlerin görüşünün yanlışlığına delâlet etmektedir. Çünkü Allahü Teâlâ böylesi kimselerin küfrüne hükmetmiştir ki, bu hüküm O'nun, "O size küfrü emreder mi?" ifadesidir. Sonra da, o kimselerin Allah'ı tanıdıklarını belirtmiştir ki, buna da Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra o, kalksın da insanlara, "Allah'tan başka bana da kul olunuz" desin!... (Bu olacak şey değil!)" sözü delâlet etmektedir. Bu ifâdenin zahiri, onların Allah'ı tanıdıklarını gösterir. Binâenaleyh, burada Allah'ı tanımanın yanında küfür de bulunduğuna göre, işte bu durum imanın, O'nu tanımak; küfrün de O'nu tanımamak olduğuna delâlet eder" demiştir. Buna şöyle cevap veririz: Biz, "Allah'ı İnkâr etmek, O'nu bilmemektir" şeklindeki sözümüzle, sadece O'nun mevcudiyetini bilmeme mânasını kastetmiyoruz. Aksine bu ifâdemizle, O'nun zâtını, selbî ve nisbî sıfatlarını, tapınılma, mabudiyyet hususunda O'nun bir ortağının bulunmadığını bilmemeyi kastediyoruz. İşte kişi bunu bilmeyince, O'nun sıfatlarının bir kısmını da bilmemiş olur. Diğer Peygamberlerin Hazret-i Muhammed'in Nübüvvetini İkrar Etmeleri |
﴾ 80 ﴿