43

"Ey peygamber, kalpleriyle inanmadıkları halde ağalarıyla "inandık" diyen (münafık)larla yahûdilerden, küfürde koşuşup yarışanlar seni mahzun etmesin. Onlar, durmadan yalan dinleyen, senin yanına gelmeyen diğer bir kavim hesabına casusluk yapan kimselerdir. Onlar, kelimeleri, (Allah tarafından) konuldukları yerlerinden değiştirir (bozarlar). Onlar, "Eğer size şu (fetva) verilir ise onu alın, eğer o verilmez ise, onu (kabul etmekten) çekinin" derler. Allah kimi fitneye düşürmeyi murad ederse, artık sen o kimse için hiç bir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemeyi murad etmediği kimselerdir. Dünyada hor ve hakir olmak onların hakkıdır. Onlara, âhirette de pek büyük bir azap vardır. Alabildiğine yalan dinleyen ve haram yiyenlerdir onlar. Eğersana gelirler ise, İster aralarında hükmet, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen, sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedersen, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah adalet sahiplerini sever. İçinde Allah'ın hükmü olan Tevrat yanlarında olduğu halde, nasıl oluyor da senin hükmüne başvuruyorlar ve sonra da, bunun arkasından yine yüz çeviriyorlar. Onlar mü'min değillerdir".

Bil ki Allahü teâlâ, tekliflerinin ve hükümlerinin bir kısmını açıkladığı için ve bazı insanların çok süratli bir şekilde küfre düşeceğini bildiği için, Peygamberine, bunlara sabredip katlanmasını emretmiş ve işte bundan dolayı, üzülmemesi gerektiğini belirterek "Ey peygamber, küfürde koşuşup yarışanlar seni mahzun etmesin" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Peygamberimize Vaki Hitapta "Ey Nebi" Buyurulması

Bil ki Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, bir çok âyette "Ey Nebi" diye hitap etmiş, sadece şu iki âyette, Ey Resul" demiştir:

1) Bu âyette,

2) "Ey Resûl, sana indirileni tebliğ et" (Mâide, 67) âyetinde... Şüphesiz bu, bir şeref ve saygı hitabıdır.

İkinci Mesele

Fiiller, yâ harfinin zammesi ile şeklinde de okunmuştur. Buna göre mâna, "Münafıkların çok hızlı bir şekilde küfre düşmelerine üzülme ve aldırış etme." Bu, münafıkların, müslümanlar hakkında her türlü tuzak ve hileye başvurmaları, müşrikleri samimi dost edinmeleri sebebi iledir. Ben (Allah), onlara karşı sana yardım eder ve onların serleri hususunda sana kâfiyim" şeklinde olur. Nitekim, "Hızlıca ihtiyarladı" ve "çabucak fesada düştü, bozuldu" mânasında, (ihtiyarlık ona hızlıca geldi) ve (Fesâd ona hızlıca geldi)denilir.

Yine, o münafıkların küfre süratle koşmaları da, her fırsatını bulduklarında, kendilerini hahca küfrün içine atmalarından ibarettir.

Âyetteki, "Kalpleriyle inanmadıkları hadde, ağalarıyla "İnandık" diyenlerden..." ifâdesinde bir takdim-tehir vardır. Buna göre kelamın takdiri şeklindedir. Şüphe yok ki, bahsedilen bu kimseler münafıklardır.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Yahudilerden, durmadan yalan dinleyen, senin yanına gelmeyen diğer bir kavim hesabına casusluk yapan kimseler vardır..." buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Ferrâ ve Zeccâc, burada şu iki izahı yapmışlardır:

a) Söz, "...Yahudilerden...vardır" ifâdesinde tamamlanmıştır. Yeni cümle, daha sonra "Durmadan yalan dinleyenler, senin yanına gelmeyen diğer bir kavim için dinlemektedirler" şeklinde başlar. Buna göre kelamın takdiri, "Münafık ve yahudilerden, küfre dalıp onda yarışanların hali seni mahzun etmesin..." şeklinde olur. Bundan sonra da Cenâb-ı Hak, onların hepsim, "Başka bir kavim için dinleyenler, casusluk yapanlar..." olarak vasfetmiştir.

b) Söz, "Fakat kalpleri iman etmedi..." ifâdesinde tamamlanmıştır. Allah yeni cümleye, "Yahudilerden, durmadan yalan dinleyenler., bulunmaktadır..." şeklinde başlamıştır. Bu takdire göre, Hak teâlâ'nın ifadesi, mahzûf bir kelimenin sıfatı olur ki, bunun takdiri.... "Yahudilerden, durmadan yalan dinleyen bir kavim vardır" şeklindedir. Bunun, mahzûf bir mübtedânın haberi olduğu da ileri sürülmüştür ki, buna göre kelâmın takdiri, "Onlar, durmadan yalan dinleyenlerdir" şeklinde olur.

İkinci Mesele

Zeccâc"Durmadan yalan dinleyenler... tavsifi ile ilgili şu iki açıklamayı yapmıştır:

a) Bu tabirin mânası, "Onlar, yalanı kabul ediyorlar..." şeklindedir. Buna göre burada"duydu, işitti, dinledi" fiili kullanılmış, ama bundan "kabul etmek" mânası kastedilmiştir. Bu tıpkı, "Ondan kabul etme!" mânasına gelen, denilmesi gibidir. "Allah, kendisine hamdeden kimsenin hamdini duydu, kabul etti" ifâdesi de bu mânadadır. Binâenaleyh, onların kabul ettikleri bu yalan, reislerinin, Tevrat'ı tahrif edip, Hazret-i Muhammed'ı tenkid etme gibi, Allah'ın dini hakkında söylemiş oldukları yalanlarıdır.

b) (......) tabiriyle bizzat, dinlemenin kendisi kastedilmiştir. Buna göre lafzının başındaki lâm harfi, "lâm-ı key" "için" manasına gelen lâm'dr. Yani, "sana iftira edip yalan söylemeleri için, seni dinliyorlar..." demektir. ifâdesinin mânası, "Onlar (seni dinleyenler), senin haberlerini kendilerine ulaştırmak için, sana gelmeyen ve meclisinde de bulunmayan bir başka kavim hesabına casusluk yapanlardır" şeklinde olur. Bu takdire göre, Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesinin mânası, "Dinlediklerine ilâvede bulunmak veya onları noksanlaştırmak yahut da onları tebdil ve tağyir etmek suretiyle, o bütün duyduklarını birbirine karıştırıp mezcederek O'na iftirada bulunmak için, Allah'ın Resulünü dinlerler.."şeklindedir. ifâdesinin mânası ise: "Yahudilerden başka kavim için, Allah'ın Resulünü dinlerler.. şeklindedir. Ki bunlar, Allah'ın Resulünden duydukları şeyi, meclise gelmeyen topluluklara ulaştırmak maksadıyla, orada bulunan birer gözcüdürler.

Yahudilerin Tevrat'ı Tahrif Etmeleri

Daha sonra Cenâb-ı Hak, o yahudilerin bir başka vasıflarını bildirmek üzere "Onlar, kelimeleri, (Allah tarafindan) konuldukları yerlerinden değiştirir (bozarlar)" buyurmuştur. Yani, "Allah onu, yerlerine yerleştirdikten .. sonra" demektir. Daha açıkçası, "Allah farzlarını farz, helâlini helâl, haramını da haram kıldıktan sonra..." demektir. Müfessirler şöyle demektedirler: "Hayber ahâlisinin soylularından bir erkek ve bir kadın zina etmişlerdi. Tevrat'ta zina haddi ise, recm idi. Bunun üzerine yahudiler, bunlar asil oldukları için, onları recmetmeyi uygun bulmadılar da, böylece evli oldukları halde zina edenlerin hükmünün ne olduğunu Allah'ın Resulüne sormak için bazı kimseleri O'na yollayarak, o kimselere de şu tenbihte bulundular: "Eğer Muhammed, bunların cezasının sopa olduğunu söylerse bunu kabul edin; yok eğer, size onları recmetmeyi emrederse, sakın bunu kabul etmeyin!..." Onlar, bu meseleyi Allah'ın Resulüne sordukları sırada Cebrail, onların recmedileceği hükmünü indirdi.. Ama onlar bunu kabule yanaşmadılar. Bunun üzerine Hazret-i Resûl'e Cebrail (aleyhisselâm): "Seninle onlar arasında İbn (hakem) yap" dedi. Bunun üzenne de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Tüysüz, beyaz tenli, şaşı, Fedek'te oturan ve kendisine İbn Sûriyâ denilen bir genç var; onu tanıyor musunuz?" deyince, onlar, "Evet, o yeryüzündeki yahudilerin en âlimidir" dediler ve onun hükmüne razı olacaklarını belirttiler. Bunun üzerine Allah'ın Resulü İbn Sûriyâ'ya, "Kendisinden başka bir İlâh olmayan; Hazret-i Musa'nın geçmesi için denizi yaran; üzerinize Tür dağını kaldıran; sizi Firavun ve hanedanından kurtarıp. Firavun ve hanedanını suya garkeden; size kitabını, helâl ve haram hükümlerini indiren o Allah aşkına söyle: Evli kimselerin zina etmeleri halinde, onların recmedileceklerine dair kitabınız Tevrat'da bir hüküm var mıdır? Böyle bir hüküm biliyor musun?" dedi. Cevaben, ibn Sûriyâ, "Evet, var!" deyince de, yahudilerin ayak takımı İbn Sûrfyi'nın üzerine atıldılar. Bunun üzerine de İbn Sûriyâ: "Eğer O'na yalan söylemiş olsaydım, Üzerimize ilahî azabın ineceğinden endişelendim..." deyip müteakiben Allah'ın Resulüne, bildiği alâmetlerden bazılarını sordu. Bunun üzerine İbn Sûriya, 'Allah'tan başka ilah olmadığına, senin Allah'ın Resulü ve daha önceki peygamberlerin müjdelediği Arap soyuna mensup ümmî peygamber olduğuna şehâdet ederim..." dedi. Daha sonra allah'ın Resulü, zina edenlerin recmedilmesi hükmünü verdi; onlar da Mescid-i Nebevî'nin kapısının önünde recmolundular.

Bu kıssayı iyice kavradığın zaman, buna göre biz deriz ki, cümlesinin mânası, "onlar recm yerine sopa atılması hükmünü koydular.." şeklinde olur.

Zina Yapan Ehl-i Kitap Hakkındaki Hüküm

Cenâb-ı Hak, " Onlar, "Eğer size şu (fetva) verilir ise onu alın, eğer o verilmez ise, onu (kabul etmekten) çekinin" derler" buyurmuştur. Yani, "Muhammed size sopa vurmanızı emrederse, kabul edin; eğer recmetmenizi emrederse, sakın ha kabul etmeyin..." demektir.

Bil ki Şafiî' (r.h)'ye göre, dul veya evli bir zımmî, (zina etmesi halinde) recmedilir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, böylesi bir kimsenin recmedileceğini emrettiği sahih bir rivayetle bize ulaşmıştır. Binaenaleyh, dul veya evli bir zımminin recmedileceği hususundaki emir, Allah'ın Resulünün getirmiş olduğu dinden elde edilmiş bir emir ise, o zaman maksat sübut bulmuş demektir. Yok, eğer Allah'ın Resulü bunu, Hazret-i Musa'nın şeriatında sabit olan şeye göre emretmişse, bunun bizim dinimizde de meşru kılınmış olması gerekir. Bunun böyle olduğuna şu iki şey de delâlet eder:

a) Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) bu meselede, Tevrat'ın şeriatına, hükmüne muvafık olarak fetva verince, Hak Tealâ'nın "Ona uyunuz..." (A'raf, 158) emrinden dolayı bu meselede O'na ittiba etmek vacip olur.

b) Hazret-i Musa'nın şeriatında sabit olan şeyde aslolan, onu nesneden bir hüküm gelinceye kadar, onun yürürlükte kalmasıdır. Halbuki, bu hükmün neshedildiğine dair şeriatımızda, herhangi bir şey bulunmamaktadır. İşte bu yolla âlimler, Hak teâlâ'nın "Biz onda (Tevrat'ta) onların üzerine (şunu) yazdık: Cana can...." (Maide, 45) hükmünün, bizim şeriatımızda da devam ettiği hususunda ittifak etmişlerdir.

Allah o yahudilerin rezillik ve rüsvaytıklarını iyice ortaya koyunca, "Allah kimi fitneye düşürmeyi murad ederse, artık sen o kimse için hiçbir şey yapamazsın" buyurmuştur.

Bil ki fitne kelimesi, her türlü mefsedet çeşidini içine alabilen bir lâfızdır. Ancak ne var ki bu lafız. Cenâb-ı Hakk'ın açıklamış olduğu küfürlerinin peşinden zikredilince, bu fitneden maksadın, daha önce bahsi geçen o küfürler olması gerekir. Bu takdire göre bu ifadeden maksat, "Allah'ın, küfrünü ve dalâlete düşmesini murad etmiş olduğu kimselerden, bunları gidermeye hiç kimsenin gücü yetmez" şeklinde olur.

Kader Konusunda Mu'tezile'nin Hatası

Daha sonra yüce Allah, bu hususu te'kid ederek, Onlar, Allah'ın, kalplerini temizlemeyi murad etmediği kimselerdir" buyurmuştur.

Alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Bu âyet, Allahü teâlâ'nın, kâfirin müslüman olmasını murad etmediğine ve onun kalbini, şekk ve şirkten temizlemediğine delâlet etmektedir... Eğer Allah bunu yapmış olsaydı, bunlar, muhakkak ki iman etmiş olurlardı. İşte bu âyet, Kaderiyye (Mu'tezile)'nin aleyhine delil olan âyetlerin en kuvvetlilerindendir.

Mutezileye Göre Bu Âyetteki Fitnenin Manası

Mu'tezile'ye gelince onlar, bu âyette geçen "fitne" kelimesinin tefsiri hususunda şu izahları yapmışlardır:

1) Burada geçen "fitne" kelimesinin "azab" manasına geldiğini söylemişlerdir. Nitekim "(O gün) kendilerinin ateş üzerinde azaba uğratılacakları gündür" (Zariyat. 13) âyetindeki, (......) kelimesi "azab olunurlar..." demektir. Binaenaleyh, buradaki bu tabirden maksat, "Allah, onların küfür ve nifaklarından dolayı, onlara azab etmeyi diler..." şeklinde olur.

2) "Fitne", rezillik ve rüsvaylık demektir. Buna göre âyetin manası, "Allah kimin rezil ve rüsvay olmasını isterse..." şeklinde olur.

3) Buradaki "fitne" kelimesinin manası, Allah'ın onu saptırmasıdır. O'nun saptırmasından murad ise, onun sapık olduğuna karar verip, onu "sapıtmıştır" diye vasıflamaktır.

4)"Fitne"den maksat, imtihan etmek, sınamaktır. Yani, "Allahü teâlâ kimi, kendisiyle sınayacağı mükellefiyetlerle imtihan etmek ister, sonra da bunu terkederek yerine getirmezse, sen o kimse için, Allah'tan ne bir sevap ne de bir fayda temin etmeye güç yetiremezsin.." demektir.

Âyette Geçen "Kalb Temizlemek" Tabirinin Manası

"Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemeyi murad etmediği kimselerdir" buyruğuna gelince, onlar bu konuda iki izah şekli zikretmişlerdir:

1) "Allah onların kalplerine, lütuflan ile yardım etmeyi murad etmemiştir. Çünkü Hak teâlâ, onların kalplerine hiçbir faydası olmayacağı için, onlara lutfetmekte bir faydanın olmayacağını bilmiştir."

2) "Allahü teâlâ, onların kalplerini sıkıntıdan, gamdan ve inkârlarına delâlet eden yalnızlıktan temizlemeyi murad etmemiştir."

3) Bu, onun Allah katında yere batırılmış, rezil rüsvay edilmiş ve fiillerinin çirkinliği ile amellerinin kötülüğü sebebi ile kendisine hiç iltifat edilmeyeceğinin istiare (mecaz) yoluyla anlatılmasıdır. Bu hususların izahı, daha önce tekrar tekrar yapılmıştı.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Dünyada hor ve hakir olmak onların akkıdır" buyurmuştur. Münafıkların hor ve hakîrliği, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onların yalanlarına muttali olması sebebi ile, onların sırlarının üstündeki perdenin kalkması ve öldürülmekten korkmalarıdır. Yahudilerin hor ve hâkirliği ise, recm cezasının kendilerine de farz kılınmış olduğu hususunda Allah'ın hükmünü gizledikleri için, söyledikleri yalanın ortaya çıkması ve onlardan cizye alınmasıdır.

Allahü teâlâ'nın, "Onlara âhirette de pek büyük bir azab vardır" buyruğundaki büyük azab, onların ebedî olarak cehennemde kalmalarıdır.

Yahudilerin Yalan Dinleyip Rüşvet Yemeleri

Sonra Allah "alabildiğine yalan dinleyen ve haram yiyenlerdir onlar" buyurmuştur. Bu ifade hakkında birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

İbn Kesîr, Ebu Amr ve Kisâî, süht kelimesini, Kur'ân'da geçtiği bütün yerlerde sîn ve hâ harfinin zammesi ile şeklinde; İbn Âmir, Nâfi, Âsim ve Hamza da "onu haram olarak kazandı" fiilinin masdarı olarak, sînin zammesi ve hâ harfinin sükûnu ile suht şeklinde okumuşlardır. Keşşaf sahibi ise, kelimeyi sîn ve hâ harflerinin fethası ile sehat ve sîn harfinin kesresi, hâ harfinin sükûnu He siht şeklindeki kıraatlan nakletmiştir. Bütün bunlar, kelimenin değişik kullanış şekilleridir.

Süht Tabirinin Manası

Dilciler, âyetteki "süht" kelimesi hakkında birkaç izah yapmışlardır:

a) Zeccâc şöyle demiştir: "Kelimenin aslı, "Onun kökünü kazıdı, yok etti, helak etti" manasında olan ifadesidir. Nitekim Hak teâlâ, "Sonra (Allah), azab ile sizin kökünüzü kurutur" (Taha, 61) buyurmuştur. Yahudilerin aldıkları rüşvetler, "süht" kelimesi ile ifâde edilmiştir. Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah, onları bundan (yani rüşvet almalarından) dolayı azab ile helak edip köklerini kazıyacaktır. Yahut da aldıkları o şeylerin bereketi yok olup gidecektir. Nitekim Hak teâlâ da: "Allah ribânm (faizin) bereketini tamamen giderir" (Bakara. 276) buyurmuştur.

b) Leys: "Süht, kendisinden dolayı utanılan ve haya duyulan bir haramdır" demiştir. Bu birincisine yakın bir izahdır. Çünkü böyle olan şeyler, insanın fazilet ve şahsiyetini yok eder ve âdeta onun kökünü kazır.

c) Ferrâ da şöyle demiştir: "Süht" kelimesinin asıl manası şiddetli açlıktır. Nitekim Arapça da, bir kimse çok obur olup, hep aç olarak görüldüğü zaman, "midesi daima aç adam" denilir. Buna göre "süht" kelimesi, midesi dâima açlık duyan kimsenin aç gözlülüğü gibi, aşırı bir tamahkârlığın insanı sevkettiği haram şeydir. Bu da, birinciye yakın bir izahtır. Çünkü açlığı şiddetli ve açgözlülüğü aşırı olan kimse, önüne konan bütün yiyecekleri silip süpürür ve büyük bir iştah ile onların adetâ kökünü kazır."

Bunu anladığın zaman deriz ki: "Süht" kelimesi, mahkeme sırasında verilen rüşvet, zinâkâr kadına verilen para, damızlık erkek hayvanların tohumlarını satmak, hacamat yapanın (kan alan kimsenin) kazancı, köpek satmadan elde edilen para, İçkiden elde edilen para, leşin satılmasından elde edilen para, kâhinlere verilen hediye ve günah olan bir iş için yerini kiraya vermek mânalarına gelir. Bu görüş, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali, İbn Abbas, Ebu Hureyre ve Mücahid'den rivayet edilmiştir. Bazıları bu sayılanlara ilâveler yapmış, bazı diğer âlimler de bunların sayısını azaltmıştır. Bütün bunlar, hiç bir bereketi olmayan ve hasıl olduğu zaman, yapan kimsenin onu gizlemeye çalışacağı bir ar ve utanca sebep olan, değersiz ve âdî bir haram oluşu manasına dayanır. Malumdur ki rüşvet almak böyledir. Binaenaleyh o, bu tür bir haramdır ve bir "süht" olur.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın, "Alabildiğine yalan dinleyen ve haram yiyenler" buyruğu hakkında birkaç izah şekli vardır:

1) Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "İsrailoğullarından hâkim, davasında haksız birisi kendisine rüşvet verdiği zaman, onun sözünü itibara alıyor, hasmının sözlerine değer vermiyordu. Böylece de yalan dinlemiş, rüşvet yemiş oluyordu."

2) Bazı âlimler şöyle demişlerdir: "İsrailoğullarının fakirleri, benimsemiş oldukları yahudilik üzere kalmak için, zenginlerden mal ve para alıyorlardı. Böylece fakirler, zenginlerin yalan yanlış sözlerini dinliyor ve onlardan aldıkları rüşvetleri yiyorlardı."

3) Onlar, Tevrat'a isnad ettikleri yalan yanlış şeyleri çokça dinliyorlar ve "riba almaları sebebi ile..." (Nisa, 161) âyetinde de buyrulduğu gibi, çokça faiz yiyorlardı.

Hazret-i Peygamber Ehl-i Kitap Hakkında Hüküm Verip Vermemekte Muhayyerdir

Sonra Allahü teâlâ, "Eğer sana gelirler ise, ister aralarında hükmet, İster onlardan yüzçevir" buyurmuştur. O, bu sözü ile, peygamberini, onlar hakkında hüküm vermekle onlardan yüz çevirmek arasında muhayyer (serbest) bırakmıştır. Alimler bu hususta şu iki görüşü belirterek ihtilaf etmişlerdir:

1) "Bu, belli bir hadise ile ilgilidir." Bu görüşte olanlar da kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir:

a) Mesela İbn Abbas, Hasan el-Basrî, Mücahid ve Zührî, bunun evli bir kimsenin zina etmesi hadisesi ile ilgili olduğunu ve cezasının celde (sopa) ve recm olduğunu söylemişlerdir.

b) Bu, Benî Kureyza ve Benî Nadir yahudilerinden öldürülmüş kimseler hakkındadır. Beni Nadîr daha asîl sayılıyordu. Bundan dolayı öldürülenlerinin diyetleri tam, Kureyza'dan öldürülenlerin diyetleri ise yarım idi. Onlar, davalaşmak üzere Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e başvurunca Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, hepsinin diyetinin eşit olduğunu söyledi.

c) Bu muhayyerlik, kendilerine karşı bir yükümlülüğe girilmemiş olan anlaşmalı kimselere mahsustur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), isterse böyle kimseler için hüküm verir, isterse hüküm vermekten yüzçevirir.

2) "Bu âyet, muhakeme edilmek için Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelmiş olan bütün kâfirler hakkında umumidir." Bu görüştekiler de ihtilaf etmişlerdir. Onlardan bir kısmı, bu hükmün, diğer meseleler hakkında da geçerli olduğunu ve neshedilmediğini söylemişlerdir ki bu, Nehâi, Şa'bî, Katade, Ata, Ebu Bekr el-Esamm ve Ebu Müslim'in görüşüdür. Bir kısım âlimler de, bu hükmün, "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" (Maide. 49) âyeti ile neshedildiğini söylemişlerdir. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh), Hasan el-Basri, Mücâhid ve İkrime'nin görüşüdür.

Şafiî'ye Göre Zımmîler Hakkında Hüküm Vermek Vaciptir

İmam Şafiî'nin mezhebine göre, müslümanların hâkiminin, zımmîler davalarını kendisine getirdikleri zaman, onlar hakkında hüküm vermesi vaciptir. Çünkü onlar üzerinde İslam'ın ahkâmını yürütmede, onlar için bir tür zillet ve hâkirlik vardır. Ama belli bir zamana kadar müslümanlarla anlaşmalı olan gayr-i müslimler hakkında ise, hakimin hüküm vermesi vacip değildir. Aksine o, bu hususta muhayyerdir. İşte bu âyette bahsedilen muhayyerlik (serbestlik), kendileri ile ahid yapılmış olan gayr-ı müslimlerle ilgilidir.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Eğer onlardan yüz çevirirsen, sana hiçbir zarar veremezler "buyurmuştur. Bunun manası şudur: "Onlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e mesela recm cezası yerine celde (sopa cezası) uygulamak gibi en hafif ve en kolay hükmü elde etmek için başvururlardı. Peygamber onlardan yüz çevirip, istedikleri şekilde hüküm vermekten kaçınınca, bu, o yahudilere çok ağır gelmiş ve bunun üzerine Hazret-i Peygambere düşman kesilmişlerdir. Hak teâlâ'da, onların düşmanlıklarının, Hazret-i Peygamber'e hiçbir şekilde zarar veremeyeceğini beyan ediyor" demektir.

Sonra Allah, "Eğer hükmedersen, aralarında adaletle hükmet" buyurmuştur. Bu, "Onlar arasında, recme hükmettiğin gibi, adalet ve ihtiyatla hükmet" demektir.

Tevrat Ellerinde İken Hazret-i Peygamberi Hakem Yapmalarının Manası

Sonra Allahü teâlâ, "İçinde Allah'ın hükmü olan Tevrat yanlarında olduğu halder nasıl oluyor da senin hükmüne başvuruyorlar" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu, Tevrat'ta zinanın cezasının ne olduğunu bildikleri halde yahudilerin Hazret-i Peygamber'in hükmüne başvurmalarına, sonra da bu hükmü kabule yanaşmayıp hak ve gerçek olduğuna inandıkları hükümden, bir ruhsat isteyerek, bâtıl olduğuna inandıkları hükme sapmalarına Allah'ın taaccüb etiğini göstermektedir. Hiç şüphe yok ki, bu hadisede yahudilerin cehalet ve inadlan birkaç bakımdan ortaya çıkmaktadır:

a) Onlar, kendi kitaplarının hükmünden uzaklaşmışlardır.

b) Onlar, bâtıl taraftan (yanlış) olduğuna inandıkları kimsenin hükmünü kabul etmişlerdir.

c) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hükmüne başvurdukları halde, verdiği hükümden yüz çevirmişlerdir. Bundan dolayı Allahü teâlâ, hiçbir kimse "onlar ehl-i kitaptır ve Allah'ın emrini muhafaza ediyorlar" diye onlara aklanmasınlar diye, cehaletlerinin ve inadlarının halini anlatmıştır. Bu âyetle ilgili iki soru bulunmaktadır:

Birinci soru: Âyetteki "'içinde Allah'ın hükmü olan" cümlesinin i'rabdaki yeri nedir?

Cevap: Ya, "Tevrat" kelimesinden "hal" olarak mansuptur. Buna göre "Tevrat" mübteda, "yanlarındadır" kelimesi haberdir. Yahut bu söz "Tevrat" kelimesinin haberi olarak mahallen merfûdur. Bu, senin "Onların yanında, Allah'ın hükmünü söyleyen Tevrat vardır" demen gibidir. Yahut da bu ifadenin i'rabtan mahalli yoktur. Buna göre mânası, "onların yanında, hükmetmelerine ihtiyaç bırakmayan birşey vardır" şeklindedir. Nitekim sen, "Senin yanında, sana nasihat eden ve doğruyu gösteren Zeyd var. Binaenaleyh başkasını ne yapacaksın?" dersin.

İkinci soru: Burada Tevrat'a müennes zamir ile işaret edilmiştir?

Cevap: Bu husus da, zamirin müennes oluşu, "Tevrat" kelimesinin lafzen müennes olmasından dolayıdır.

İslam'dan Önceki Şeriatlerdenki Hükümlerin Geçerliliği Meselesi

Hanefilerden bir grup âlim, bu âyeti, Tevrat'ın hükümlerinin ve bizden önceki ümmetlerin şeriatlarının, neshedilmedikleri sürece bizim için de geçerli ve gerekli olduğu hususunda delil getirmişlerdir ki bu görüş zayıftır. Eğer durum böyle olsaydı, kendisinde hüküm aramanın farz olması bakımından, Tevrat'ın hükümleri de, Kur'ân'ın hükümleri gibi olurdu. Fakat şeriat, Tevrat'a bakıp, ondan hüküm çıkarmamızı nehyetmiştir. Bu ifadeden murad, aksine o belli hükümdür, yani recm hükmüdür. Çünkü yahudiler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hakemliğine başvurmak suretiyle, bir ruhsat (kolaylık) elde etmek istediler.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Ve sonra da, bunun arkasından yine yüz çeviriyorlar. Onlar, mü'min değillerdir" buyurmuştur. "ve sonra da, yüz çeviriyorlar" âyeti, O'nun, "... Senin hükmüne başvuruyorlar ifadesine atıftır. O'nun, "bu..." ifadesi de, Allah'ın Tevrat'taki hükmüne işarettir. Bu ifadenin, Hazret-i Peygamber'in hakem kılınmasına ("Senin hükmüne başvuruyorlar.." ifâdesine) işaret edilmiş olması da caizdir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar, mü'min değillerdir" ifadesi hakkında da şu izahlar yapılmıştır:

1) Onlar, her ne kadar Tevrat'a iman ettiklerini izhar etseler dahi, Tevrat'a iman etmiş değillerdir.

2) Bu ifade, onların ömür boyu, Tevrat'a iman etmeyeceklerini haber vermektir. Buna göre bu haber verme işi, geçmişe ait değil, geleceğe ait olmuş olur.

3) Onlar, her ne kadar senden, bu hususta bir hüküm talebinde bulunsalar bile, ancak ne var ki ne sana iman ederler, ne de senin vermiş olduğun hükmün doğruluğuna inanırlar... İşte bu da, onların hiçbir şeye iman etmediklerine ve onların bütün gaye ve maksatlarının, sadece dünyevî maksatları elde etmek olduğuna delâlet eder.

Tevrat'ın Hidayet ve Nur Kaynağı Olarak Gönderildiği

43 ﴿