54

"Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse (dönsün), Allah, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin, kendisinin seveceği ve kendisini seven bir kavim getirir ki onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinip korkmazlar. Bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu, dilediğine verir. Allah (ihsanı) geniş ve alimdir".

Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

İbn Âmir ve Nâfî, âyetteki (......) kelimesini, iki dal harfi ile, şeklinde; diğer kıraat imamları ise, şeddeli tek bir dâl ile, (......) şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraat şekli bu fiilin muza'af (sonu şeddeli) olduğunu göstermek içindir, ikincisi de idğamdan ötürüdür. Zeccâc şöyle demiştir: İki dâl harfini belirterek okumak asıldır. Çünkü muza'af harflerden İkincisi sakin olduğu zaman, her iki harf de açıkça gösterilir. Bunun bir benzeri "Eğer size bir yara değmişse..." (Al-i imran.140) âyetidir. Dil bakımından bunu, şeklinde söylemek de caizdir.

Hazret-i Peygamber Devrinde Dinden Dönenler

Keşşaf sahibi, "irtidâd eden (dinden dönen)lerin, onbir kabile olduğunu" söylemiştir. Bunlardan üçü, daha Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken irtidâd etmişlerdir:

a) Benû Müdliç Kabilesi: Bunların liderleri, kendisine Zü'l-hımâr da denilen Esvedül-Ansî'dir Bu bir kâhin idi. Yemen'de peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Yemen'in bazı bölgelerini istilâ ederek, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zekat memurlarını oralardan çıkarmıştı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Yemen valisi Mu'az İbn Cebel (radıyallahü anh)'e ve ileri gelenlerine mektup yazmıştı. Hak teâlâ, Esved ül-Ansî'yi, Feyrûz ed-Deylemî'nin eliyle öldürmüştü. Şöyle ki Feyrûz ona bir gece baskını yapmış ve onu öldürmüştü. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), onun öldürülüşünü, öldürüldüğü gece haber vermiş ve müslümanlar buna sevinmişlerdi. Ertesi gün Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat etmişti. Esved'in öldürüldüğüne dâir haber ise, ancak Rebîü'l-evvel ayının sonunda Medine'ye ulaşmıştı.

b) Müseylimetül-Kezzâb'ın kavmi Benû Hanîfe Müseylime, peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e şöyle bir mektup yazmıştı: "Allah'ın resulü Müseylime'den, Allah'ın resulü Muhammed'e! Şunu bilesin ki yeryüzünün yarısı benim, yarısı da senin..." Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona, "Allah'ın Resulü Muhammed'den, Müseylimetü'l-Kezzâb'a (yalancı Müseylime'ye)! Şunu bil ki, yeryüzü Allah'ındır. O, onu, dilediği kuluna miras yapar. İyi âkibet muttekîlerindir" diye cevap vermiştir. Sonra Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), (halifeliği döneminde) İslam ordusunu üzerine gönderip onunla savaşmış ve Müseylime, Hazret-i Hamza (radıyallahü anh)'yı (Uhud'da) öldürmüş olan Hazret-i Vahşî (radıyallahü anh) tarafından öldürülmüştür. Hazret-i Vahşî (radıyallahü anh), bundan sonra şöyle derdi: Câhiliyye (küfür) dönemimde insanların en hayırlısını, İslâm dönemimde de insanların en şerlisini öldürdüm."

c) Tuleyha İbn Huveylid'in kabilesi olan Benû Esed: Tuleyha, peygamberlik iddiasında bulunmuş, bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Halid İbn Velid (radıyallahü anh)'i ordusu ile onun üzerine göndermişti. Tuleyha, savaşta hezimete uğramış ve Şam'a kaçmıştı. Daha sonra müslüman olmuş ve İslam'ın gereğini çok güzel yerine getirmişti.

Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer Devrinde Mürted Olanlar

Diğer yedi kabile de, Hazret-i Ebû Bekir (r.h)'in halifeliği döneminde irtidâd etmişlerdir ki bunlar şu kabilelerdir:

d) Uyeyne İbn Hısn'ın kavmi olan Fezâre kabilesi;

e) Kurre İbn Selemeti'l-Kuşeyrî'nin kavmi olan Katafân kabilesi;

f) Fücâe İbn Abdi Yâleyl'in kavmi olan Selîmoğulları kabilesi;

g) Mâlik İbn Nuveyre'nin kavmi olan Benû Yerbû' kabilesi;

h) Secah bintü'l-Münzir'in kavmi olan Temîmoğullarının bir kısmı ki Secâh isimli bu kadın da peygamberlik iddiasında bulunmuş ve Müseylimetü'l-Kezzab ile evlenmişti.

i) Eş'as İbn Kays'ın kavmi olan Kinde kabilesi ve;

k) Hutân İbn Zeyd'in kavmi olan Bahreyn'deki Benû Bekr İbn Vâil kabilesi...

Allahü teâlâ, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in eli ile, bütün bu kabilelerin hakkından gelmişti.

Bir kabile de, Hazret-i Ömer zamanında irtidâd etmişti. Bu da Cebele b. el-Eyhem'in kavmi olan Gassan kabilesi idi. Bu Cebele, Hazret-i Ömer'in zamanında müslüman olmuştu. O, elbisesinin eteklerini yerlerde sürüyerek bir gün Kabe'yi tavaf ediyordu. Derken bir adam, onun elbisesinin eteğine bastı. Buna kızan Cebele, ona bir tokad vurdu. O adam, Hazret-i Ömer'e şikayette bulununca Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), o adam için Cebele'ye kısas uygulanmasına hükmetti. Fakat adam isterse onu affedebilecekti. Bunun üzerine Cebele: "Bin dinar verip, o hakkını satın alayım" dedi. Ama adam kısastan vazgeçmeyince, Cebele, teklif ettiği fidyeyi on bin dinara kadar arttırdı. Adam kısasta diretince, Cebele, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'den mühlet istedi. Hazret-i Ömer de ona bir mühlet verdi. O da Bizans'a kaçıp irtidâd etti.

Üçüncü Mesele

Âyetin mânası şudur: "Ey iman edenler, sizden kim kâfirleri dost edinir de, dininden irtidâd ederse, bilsin ki Allahü teâlâ, bu dine en güzel bir şekilde yardım edecek olan başka kavimler getirir."

Hasan el-Basri (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vefatından sonra bir kavmin İslam'dan döneceğini bildiği için, müslümanlara, kendisini seven ve kendilerini sevdiği bir kavim getireceğini haber vermiştir." Buna göre bu âyet, bir gaybi haberdir. Bu, haber verildiği gibi tahakkuk etmiş ve böylece bir mucize olmuştur.

Âyette Geleceği Bildirilen Kavim

Alimler, bu kavmin kimler olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Hazret-i Ali, Hasan el-Basrî, Katade, Dahhâk ve İbnu Cüreyc, "bunların, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) ve onun askerleri olduğunu; çünkü mürted kabilelerle bunların savaştıklarını" söylemişlerdir.

Hazret-i Âişe (radıyallahü anhnha) ise, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edince birçok Arap kabilesi irtidâd etmiş ve münafıklık yayılmıştı. Babam (Hazret-i Ebû Bekir'in) başına ise, koca koca dağların başına gelse onları darmadağınık edecek büyük gaileler gelmişti" demiştir.

Süddî: "Bu âyet, Ensâr hakkında nazil olmuştu. Çünkü Allah'ın Resulüne yardım edip, İslam'ın muzaffer olması için, O'nu destekleyen ve takviye edenler onların tâ kendileridir" demiştir.

Mücâhid de: "Bu âyet Yemenliler hakkında nazil olmuştur" demiştir.

Merfû olarak rivayet edilen bir hadise göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu âyet nazil olduğu zaman, Ebû Mûsâ el-Eşârî'yi göstererek, "Âyette bahsedilenler, şunun kavmidir" demiştir.

Diğer âlimler ise bu kavmin, Farslılar (İranlılar) olduğunu söylemişlerdir. Çünkü rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu âyet sorulduğu zaman o, eliyle Selmân-ı Fârisî (radıyallahü anh)'nin omuzuna vurmuş ve "Bu kavim bu ve bunun arkadaştandır" diyerek, "Eğer din, Süreyya yıldızına asılı olsa ûahi, Fârisilerden bazı yiğitler onu alacaklardır" Buhâri, Tefsir-i Sûrett'l-Cum'a. buyurmuştur.

Diğer bir kısım âlim ise, bu âyetin Hazret-i Ali hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bunlara göre, şu iki husus buna delâlet etmektedir:

a) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hayber günü sancağı Hazret-i Ali'ye verdiği zaman "Andolsun ki yarın sancağı öyle birine vereceğim ki o, Allah'ı ve peygamberi sever, Allah ve Resulü de onu sever" demiştir. Âyette zikredilen sıfat, işte budur.

b) Allahü teâlâ bundan sonra, "Sizin yâriniz ancak Allah'dır, O'nun peygamberidir. Allah'ın emirlerine boyun eğici olarak, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren o mü'minlerdir" (Mâide, 55) buyurmuştur. Bu âyet Hazret-i Ali hakkındadır. Binâenaleyh bundan önceki âyetin de onun hakkında olması daha uygundur. İşte âyet hakkında söylenen sözlerin tamamı bundan ibarettir.

Bizim de bu âyetle ilgili söyleyeceğimiz şeyler vardır:

Bu Âyetin (Maide 54), Rafizîlerin İddiasını Çürütmesi

Birinci Makam: Bu âyet, Râfizîlerden İmâmiyye mezhebinin bozukluğunu gösteren en kuvvetli delillerden biridir. Çünkü onlara göre, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in halifeliğini ve imametini (devlet başkanlığını) kabul eden herkes kâfir ve mürted olmuştur. Çünkü onlara göre bu kimseler, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin imam (devlet başkanı) olacağına dâir açık nassı inkâr etmişlerdir. Biz de deriz ki: Şayet durum böyle olsaydı, 'İçinizden kim dininden dönerse, Allah mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin, kendisinin seveceği ve kendisini seven bir kavim getirir..." (Mâide, 54)âyetinin de delâlet ettiği gibi, Cenâb-ı Hak, onlarla muharebe edip perişan eden ve onları hak dine çeviren bir topluluk getirirdi. Çünkü âyette geçen (kim) kelimesi, şart sadedinde gelmiş olup, umûm ifâde eder. Böylece bu âyet, Allah'ın İslam'dan dönen herkesi perişan edip püskürtecek, saltanatlarını yıkacak olan bir topluluk getireceğine delâlet eder. Binâenaleyh, Hazret-i Ebû Bekri hilâfete getirenler şayet böyle olsaydı, o zaman bu âyetin hükmüne göre, Allahü Teâlâ'nın onları ezecek ve mezhepleri, bu dinlerini iptal edecek bir topluluğu getirmesi gerekirdi... Halbuki durum böyle olmayıp, tam aksi ortaya çıkmıştır. Zira mezheplerinin bâtıl olduğunu bildiğimizden itibaren, sıkıştırılıp perişan edilen ve bâtıl iddialarını yaymaktan men edilenler Rafızîlerdir... İşte bu görüş, insaflı olan herkes için çok açık ve net bir görüştür.

Bu Âyetin Hazret-i Ebû Bekir'in Hilafetini Müjdelemesi

İkinci Makam: Biz bu âyetin, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında nazil olduğunun söylenmesinin vacip olduğunu iddia ediyoruz. Bunun delili şu iki şeydir:

a) Bu âyet, dinden dönenlerden bahsetmektedir. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, mürtedlerle savaşmayı üstlenmiş olan zât, Ebu Bekir'dir. Bu âyetle, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kastedilmiş olması da mümkün değildir. Çünkü Hazret-i Muhammed'in mürtedlerle savaştığı vaki değildir. Bir de âyette "Allah getirecektir..." buyurmuştur ki bu ifâde, hâle değil, istikbâle ait bir ifâdedir. Binâenaleyh bu toplulukların, bu hitabın vaki olduğu sırada mevcut olmamaları gerekir.

Buna göre şayet, "Bu sizin aleyhinize de bir sözdür. Çünkü, Ebü Bekr (radıyallahü anh), o zaman mevcut idi" denilirse, biz deriz ki:

Buna şu iki bakımdan cevap veririz:

1) Ebû Bekr in, kendileriyle (ordu kurup da) mürted olanlara karşı savaşmış olduğu kimseler, o anda mevcut değillerdi...

2) Âyetin manası şöyledir: "Allahü teâlâ, "Bu harbi yapabilecek, güçlü ve muktedir bir kavim getireceğini" söylemiştir. Binâenaleyh, Ebû Bekir o anda mevcut ve bulunuyor ise de, o anda kendi başına harbetme, emretme ve yasaklar koyma yetkisine sahip değildi. Böylece soru kendiliğinden ortadan kalkar ve bundan maksadın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) olmasının mümkün olmadığı ortaya çıkar.

Yine, bundan muradın Hazret-i Ali olması da mümkün değildir. Çünkü Hazret-i Ali'nin 'ehl-i Ridde" ile savaşması vaki olmamıştır. O halde bu âyeti nasıl ona hamledebiliriz?

İmdi şayet onlar; "Aksine, Hazret-i Ali'nin savaşı mürtedlerle olmuştur; Zira Hazret-i Ali'ye, imamet hususunda karşı gelen herkes, mürted olmuştur" denilirse, biz deriz ki:

Bu iddia şu iki bakımdan bâtıldır:

1) "Mürted" sözü, sadece ve sadece İslamî kanunları terkeden kimselere şamildir. Halbuki, Hazret-i Ali'ye karşı çıkanlardan hiçbiri, zahiren böyle değillerdi. Ve yine hiç kimse, "Hazret-i Ali'nin İslâm'dan çıktıkları için onlarla savaştığım" söylememiştir. Ve Hazret-i Ali (aleyhi's-selam) da onları katiyyen mürted olarak adlandırmamıştır. Binâenaleyh, -Allah kendilerine lanet etsin- şu Rafizîlerin söylemiş oldukları bu söz var ya, hem bütün müslümanlara, hem de Hazret-i Ali'ye atılmış bir iftiradır.

2) Şayet, imamet konusunda Hazret-i Ali'ye karşı çıkan herkes mürted olsaydı, o zaman hem Hazret-i Ebû Bekr'in hem de onun taraftarlarının mürted olduklarını söylemek gerekirdi. Eğer bu da böyle olsaydı, bu âyetin açık hükmüne göre, Allah'ın onları (Hazret-i Ebû Bekr ve taraftarları) ezen ve onları sahih olan dine yeniden döndüren bir topluluk getirmesi gerekirdi. Bunun böyle olduğu kesinlikle görülmediğine göre, biz, imâm konusunda Hazret-i Ali'ye karşı gelmenin irtidâd olmayacağını anlamış oluruz. Bu bir irtidâd olmadığına göre, âyetin Hazret-i Ali hakkında olduğunu söylemek mümkün olmaz. Çünkü âyet dinden dönenlerle savaşan kimselerden bahsetmektedir.

Bu âyetin, Yemenliler ve Farslılar hakkında nazil olduğunun söylenmesi de mümkün değildir. Çünkü bunların da, mürtedlerle savaştığı vaki olmamıştır. Onların böyle bir savaş yaptıklarını söylesek bile, onlar böyle bir savaşta ancak teba'a, idare edilen ve geriden gelen kimseler olarak bulunmuşlardır. Halbuki o hadisede, reîs olan ve emrine itaat edilen şahıs, Hazret-i Ebû Bekir'dir. Âyetin böyle bir ibâdette (mürtedlerle savaşta) aslolan, temel olan reis ve emrine uyulan kimse hakkında olduğunu söylemek, onun teba'a, idare edilen ve geriden gelen kimseler hakkında olduğunu söylemekten daha uygun olduğu herkesçe malumdur. Böylece zikrettiğimiz bu açık delillerle de, âyetin Hazret-i Ebû Bekr hakkında olduğu ortaya çıkmış olur.

b) Biz şöyle de diyebiliriz: Farzedelim ki, Hazret-i Ali mürtedlerle savaşmıştır.. Ancak ne var ki Hazret-i Ebû Bekr'in mürtedlerle yapmış olduğu savaşın İslâm'daki nam ve ehemmiyeti Hazret-i Ali'nin imamet konusunda kendisine karşı gelenlerle yapmış olduğu savaştan daha büyük ve daha yücedir.. Bu böyledir, zira Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) irtihâl edince, Arapların harekete geçip isyan ettikleri; Hazret-i Ebû Bekr'in de Tuleyha ve Müseylime'yi kahreden kişi olduğu, mütevâtir olarak bilinmektedir... Çünkü, irtidâd eden o yedi fırka ile savaşan, Ebû Bekr (radıyallahü anh)'dir. Ve yine, zekât vermeyenlerle savaşan da O'dur. Hazret-i Ebû Bekir bunları yapınca, İslâmiyet yeniden rayına oturmuş, ihtişamı büyümüş ve devleti güçlenip, kuvvetlenip genişlemişti... Ama, iş (halifelik) Hazret-i Ali'ye geçtiği sırada İslâm, şarkta ve garbta kuvvet bulmuş, dünyanın krallarının boyunları kırılmış, İslâm bütün din ve milletlere hükümran olmuştu. Böylece İslâm'ın güç bulup kuvvetlenmesinde Hazret-i Ebû Bekir'in yaptığı savaşların, Hazret-i Ali'nin yapmış olduğu savaşlardan daha tesirli olduğu kesinleşmiştir. Bu âyetten kastedilenin de, dini takviye edip İslâm'a yardımda gayret gösteren kimseleri tebcil etmek, yüceltmek olduğu malumdur. Bu işi üstlenen, ona komuta eden Hazret-i Ebû Bekir olunca, bu âyetle de, Hazret-i Ebû Bekr'in kastedilmiş olması gerekir.

Üçüncü Makam: Biz, bu âyetin Hazret-i Ebû Bekr'in imametinin sahih ve yerinde olduğuna delâlet ettiğini iddia ediyoruz. Bu böyledir, zira yukarıda anlattıklarımızla, âyetin Hazret-i Ebû Bekir'i te'yid ettiği sabit olunca, biz deriz ki: Allahü teâlâ, bu âyetle murad ettiği kimseleri birtakım vasıflarla nitelemiştir. Şöyle ki:

a) "Allah'ın onları, onların da Allah'ı sevmesi..."

Bu âyetten maksadın Hazret-i Ebû Bekir olduğu sabit olunca, Allah'ın, "Kendisinin seveceği ve kendisini seven" ifâdesinin de, Hazret-i Ebû Bekir hakkında bir vasıf olduğu sabit olur. Cenâb-ı Hakk'ın, kendisini bu şekilde vasfettiği bir kimsenin de zâlim olması imkânsızdır. Bu da Hazret-i Ebû Bekr'in, imametinde haktan yana olup, haksız olmadığına delâlet etmektedir.

b) Cenâb-ı Hakk'ın, "müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu.. tavsifi.. Bu da Hazret-i Ebû Bekr'in sıfatı olup, daha önce zikretmiş olduğumuz delildir. Bunu, rivayet edilmiş olan şu meşhur (müstefîz) hadis de te'kid etmektedir: "Ümmetimin ümmetime en merhametlisi Ebû Bekir'dir" Keşfu'l-Hafâ, 1/108 (Tirmizî ve Darekutnî'den); ibn Mâce. Mukaddime, II. Böylece Ebû Bekir, mü'minlere karşı şefkatli ve merhametli; kâfirlere karşı da şiddetli, sert olmakla vasfedilmiştir. Bakmaz mısın ki, İslâmiyet'in başlangıcında Hazret-i Peygamber Mekke'de ve de çok sıkıntı ve zahmetler içinde bulunuyorken, Hazret-i Ebû Bekir Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i nasıl müdâfaa ediyor, O'ndan hiç ayrılmıyor, O'na hizmet ediyor, zorba kâfirlerin ve onların şeytanlarının hiçbirisine aldırmıyordu... İşin, yani hilâfetinin sonunda, aynı şekilde hiç kimsenin sözüne iltifat etmemiş, zekâtı vermeyenlerle savaşması gerektiği kararından vazgeçmemişti.. İş o hale gelmişti ki, o kimselerle savaşmak üzere tek başına çıkmıştı.. Hatta sahabenin büyükleri ona gelmişler, yalvarıp yakararak gitmesine manî olmuşlardır. Sonra üzerlerine asker gönderildiği haberi o mürtedlere ulaşınca, bozguna uğramışlar ve Allahü teâlâ bunu, İslam devleti için bir başlangıç kılmıştır. Bundan dolayı, âyetteki, "müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin" tavsîfi, ancak ona [Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)]'e uygundur.

c) Ayetteki, "onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinip korkmazlar" vasfı Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) ile Hazret-i Ali (k.v)'nin ortak olduğu bir vasıftır. Fakat Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in, bu vasıftaki payı daha tam ve mükemmeldir. Çünkü Hazret-i Ebû Bekir'in kâfirlere karşı savaşması, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğinin başlangıcından itibaren idi. O zamanlar İslâm son derece zayıf, küfür ise alabildiğine güçlü idi. Hazret-i Ebû Bekir, olanca gücü ile kâfirlere karşı savaşmış ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i bütün kuvveti ile savunmuştu. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'ye gelince O cihada Bedir ve Uhud'da başlamıştı. O zamanlar ise, İslam kuvvet bulmuş ve İslam ordusu teşekkül etmişti. Binâenaleyh şu iki bakımdan Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in cihâdının, Hazret-i Ali'nin cihadından daha mükemmel olduğu ortaya çıkar:

1) Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), zaman bakımından Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'den öncedir. Binâenaleyh Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), "Sizden (Mekke'nin) fethinden önce infâk edip savaşanlar (diğerleri ile) denk değildir" (Hadid, 10) âyetinden ötürü, daha efdal olur.

2) Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in cihadı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zayıf olduğu bir dönemde başlamıştır. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin cihad; ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kuvvet bulduğu bir döneme rastlar.

d) Âyette, "Bu, Allah'ın bir lütfiıdur. Onu dilediğine verir" buyurulması... Bu ifâde, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'e daha uygun düşer. Çünkü bu, Hak teâlâ'nın "Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabasına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermede kusur etmesinler..." (Nur, 22) âyeti ile te'kid edilmiştir. Biz bu âyetin de, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında olduğunu açıklamıştık. Bu âyetin kesin olarak Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında oluşu, bütün bu sıfatların da Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında olduğuna delâlet eden şeylerden birisidir Durum böyle olduğuna göre, bütün bu sıfatların Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında olması gerekir. Bu sabit olunca, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in imametinin (devlet başkanının)sanin ve yerinde olduğunu kesin söylemek gerekir. Çünkü eğer onun imâmeti ve hilafeti bâtıl olsaydı, bu sayılan sıfatlar ona uygun düşmezdi.

İmdi şayet "Hazret-i Ebû Bekir Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken, bu sıfatlara sahipti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatından sonra halifeliğe başlayınca, bu sıfatları kaybetmiştir" denilmesi niçin caiz olmasın?" denilirse, biz deriz ki: Bu, kesinlikle yanlış ve asılsızdır. Zira Hak teâlâ, "Allah... kendisinin seveceği ve kendisini seven bir kavim getirir (getirecek)..." buyurmuş ve böylece, âyette bahsedilenlerin bu sıfatlarla mevsûf oluşlarını, ileride getirilmelerine bağlamıştır ki bu da, Allah'ın Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in, mürtedferle savaşırken de bu sıfatlarla mevsûf olduğuna şâhidlik ettiğini gösterir. Mürtedlerle savaştığı bu zaman ise, onun halife ve imam olduğu zamandır. Böylece söylediğimiz delillerle, bu âyetin Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in hilâfet ve imametinin sahih ve yerinde olduğuna delâlet ettiği sabit olur.

Râfızîlerin (Allah onlara lanet etsin), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Hayber günü "Yarın sancağı, Allah'ı ve Resulünü seven ve Allah'ın ve Resulünün de kendisini sevdiği bir yiğide vereceğim Buhâri. Cihâd, 102; Tirmizi, Menâkıb, 21 (5/638). (251 Keşfu'l-Hafâ, 1/245.) hadîs-i şerifine dayanarak, "bu âyetin Hazret-i Ali (k.v) hakkında olduğu ve hadîs-i şerifte de bahsedilenin Hazret-i Ali olduğu" şeklindeki görüşlerine gelince, biz deriz ki: Bu, âhad hadislerdendir ve Râftzîlere göre, âhad hadisleri amelde delil getirmek caiz değildir. Öyle ise bu haberi, ilim hususunda delil getirmek nasıl caiz olur. Hem âyetteki sıfatların Hazret-i Ali'de bulunduğunu söylemek, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'de bulunmamasını gerektirmez. Farzedelim ki bunu söylemek bunu gerektirir. Fakat bu söz, o sıfatların hepsinin Hazret-i Ebû Bekir'de olmadığını göstermez. Bu sıfatlardan biri de, Hazret-i Ali'nin atılgan, firar etmeyen cesur birisi oluşudur. Bu sıfat Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'de olmayınca, sayılan sıfatların hepsi birden, Hazret-i Ebû Bekir'de bulunmuş olmaz. Binâenaleyh "hitap" delili ile amel etmek için yeterlidir.

Ama bütün sıfatların Hazret-i Ebû Bekir'de mevcut olmadığı iddiasına gelince, âyetin lafzında buna delâlet eden birşey yoktur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, âyette geçen bu sıfatı, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in daha sonra mürtedlerle savaşması durumuna nisbet etmiştir. Farzet ki bu sıfat, daha önce mevcut değildi. Yine de bu, o atılganlık sıfatının, Hazret-i Ebû Bekir'de ileride meydana gelmesine manî değildir. Bir de bizim söylediğimiz şeyler, Kur'an'ın zahirine tutunmaktır. Onların söyledikleri şeyler ise, âhad olarak gelen, yukarıdaki hadîse tutunmaktır. Hem sonra bu hadis, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in, Allah'ı ve Resulünü seven ve Allah'ın sevdiği ve razı olduğu bir kimse oluşuna delâlet eden hadislerle çelişir. Nitekim Allah, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında "O, ondan râp olacaktır" (Leyl. 21) buyurmuştur, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Allahü teâlâ, (cennette), insanlara umûmi olarak tecelli edecek. Ebû Bekir'e ise husûsî olarak tecelli edecek (görünecek)" Keşfu'l-Hafa, 1/245. ve "Allah, benim gönlüme ne bırakmışsa, mutlaka Ebû Bekir'in kalbine de bırakmıştır " demiştir. Bütün bunlar Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in, Allah ve Resulünü seven ve Allah ve Resulü tarafından sevilen bir kimse olduğuna delâlet eder.

Râfızîlerin bu husustaki ikinci iddiaları şudur: "Bu âyetten sonra gelen âyet, Hazret-i Ali'nin imamet ve hilâfetine delâlet eder. Binâenaleyh bu âyetin de onun hakkında olması gerekir."

Bu görüşe şu şekilde cevap veririz: "Biz, bu âyetten sonra gelen âyetin, Hazret-i Ali'nin hilâfetine (yani Hazret-i Peygamber'den hemen sonra halife olmasına) delâlet ettiğini kabul etmiyoruz. İnşaallah bu konuyu ileride açıklayacağız." İşte bu âyetle ilgili açıklama bunlardan ibarettir. Allah en iyi bilendir.

Cenâb-ı Hak, "Kendisinin seveceği ve kendisim seven" buyurmuştur. Sevgi hususunu, Bakara sûresinde, (Bakara, 165) âyetinin tefsirinde açıklamıştık. Binâenaleyh onu burada tekrar etmede fayda yok. Burada şöyle bir incelik bulunmaktadır: Allahü teâlâ, kendisinin bu kimseleri sevmesini, onların kendisini sevmesinden önce zikretmiştir. Bu böyledir, çünkü eğer Allah onları sevmeseydi, onları kendisini sevmeye muvaffak kılmazdı.

Müminlere Mütevazı, Kâfirlere Şiddetli Olma

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Müminlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve çetin" buyurmuştur. Bu tıpkı, "(onlar) kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler" (Fetih, 29) âyeti gibidir.

Keşşaf sahibi şöyle der: (......) kelimesi "zelil"in cemidir. "Zelûi" kelimesinin cem'i ise "zülel" şeklindedir. Onların zelil olmalarından murad, hor ve hakîr olmaları değil, aksine alabildiğine şefkatli ve yumuşak olduklarını belirtmektir. Çünkü birisi yanında zelîl olan kimse, şüphesiz ki hiçbir büyüklenme ve kibir göstermez. Aksine yumuşaklık ve şefkat gösterir. Burada da böyledir. Buna göre, tabiri, "Kâfirlere karşı katılık ve üstünlük ortaya korlar" demektir." Arapların, ifâdesinin, "Onlar, onlara galip oluyorlar" mânasına geldiği söylenmiştir. Bu, Arapların bir kimse birisine galip ve üstün geldiğinde söylediği tabirlerinden alınmıştır. Buna göre sanki o müslümanlar, kâfirlere karşı kahretme ve üstün gelmede çok şiddetlidirler.

Buna göre şayet, " denilmeli değil miydi?" denilirse biz deriz ki:

Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a) (zillet, hakirlik) kelimesi rahmet ve şefkat mânasını tazammun edebilir."Tezellül ve tevazu göstererek, mü'minlere karşı merhametli ve şefkatli..." makamlarının, faziletlerinin ve şereflerinin çok yüce olduğuna delâlet eder. Bu da onların, aslında zelil olduklarından dolayı değil, aksine bu tezellülün kendi makamlarının yüceliğine, bir de tevazu faziletini katmak istemelerinden dolayıdır. Bu kelimeler, hal olarak (......) ... (......) şeklinde nasb ile de okunmuşlardır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Onlar, Allah'ın dinine yardım etmek için Allah yolunda savaşırlar ve hiç bir kınayanın kınamasından çekinmezler" buyurmuştur. Bu hususta da şu iki izah yapılabilir:

a) Bu cümlenin başındaki vâv harfi, hâl anlamını ifâde etmektedir. Çünkü münafıklar kâfirleri murakabe ediyor ve onların kınamasından daima çekiniyor, korkuyorlardı. Böylece Allah bu âyette, dinî bakımdan kuvvetli olanların, Allah'ın dinine eliyle, diliyle yardım etme hususunda, herhangi bir kınayanın kınamasından korkmayacağını beyân buyurmuştur.

b) Bu vâv atf ifâde edebilir. mâna "O mü'minlerin, başka bir maksatla değil, sırf Allah rızası için cihâd etmeleri ve Allah'ın dinine yardım hususunda kınayanların kınamasına aldırmaksızın kararlı ve tavizsiz olmaları, onların şanıdır, vasfıdır" şeklinde olur. (......) kelimesi, (......) kelimesinden "masdar-ı binâ-i merre"dir. Hem bu kelimenin hem de (......) kelimesinin nekire (belirsiz) getirilmesi mübalağa mânasını ifâde etmeleri içindir. Buna göre sanki "Onlar, kınayanlardan hiç birinin kınamasından kesinlik ve katiyyetle korkmazlar" demektir.

Daha sonra Allah, "Bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir" buyurmuştur. Buna göre "bu" kelimesi, mü'minlerin daha önce muhabbet, zillet, izzet, mücâhede ve hiç kimsenin kınamasından korkmama gibi niteliklerle vasfedilmelerine işarettir. Böylece Cenâb-ı Hak, bütün bunların kendi fazlı ve insanıyla meydana gelmiş bir vasıf olduğunu beyan buyurmuştur. İşte bu ifâde de, kulların taatlarım Allah'ın yarattığı hususunda sarîh bir ifâdedir. Mutezile bu ifâdeyi, "lütuf fiilleri" mânasına hamletmiştir ki, bu uzak bir ihtimaldir. Zira, lütuf fiilleri herkes hakkında umûmîdir. Binâenaleyh, buradaki tahsisin yeni bir mâna ifâde etmesi gerekir.

Daha sonra Allah "Allah (ihsanı) geniş ve alimdir" buyurmuştur ki, bu ifâdedeki vâsi' kelimesi, O'nun kudretinin mükemmel oluşuna; alîm tabiri de ilminin mükemmel oluşuna bir işarettir. Cenâb-ı Hak, "vasıfları şöyle şöyle olan bir topluluk getireceğini..." haber verince, bunu, kudretinin mükemmelliği ile ve dolayısıyla, bu vaadini yerine getirmekten aciz olmayacağı; ilminin mükemmelliği ile ve böylece de haberlerine ve vaadlerine bir hulfün girmesinin imkânsız olduğı gerçeği ile te'yid etmiştir.

Müminler Yalnız Allah'ı, Peygamberi ve Mü'minleri Veli Edinirler

54 ﴿