66"Eğer, ehl-i kitab iman edip de müttakîlerden olsalardı, onların günahlarını elbette örter ve elbette onları nimeti bol cennetlere sokardık. Bir de, eğer onlar Tevrat'ı İncil'i ve Rab'lerinden kendilerine indirileni dosdoğru tutsalar, (tatbîk ve icra etseler)di, muhakkak ki hem üstlerinden, hem ayaklarının altından yiyeceklerdi. İçlerinde, orta yolu tutan bir zümre de bulunmaktadır. Onlardan birçoğunun yapmakta oldukları ise ne kadar kötüdür". Bil ki Cenâb-ı Hak, onları zemmetme ve tuttukları yolun çirkinliğini ortaya koyma hususunu pek etkili bir şekilde beyan edince, daha sonra da, onların iman edip de müttakilerden olmaları halinde hem dünya hem de âhiret saadetlerini bulacaklarını bildirmiştir. Âhiret saadetlerine gelince, bunlar iki kısma hasredilmiştir: a) Cezanın kaldırılması; b) Kendilerine sevabın ulaştırılması... Cezanın kaldırılmasına gelince bu, "Onların günahlarını elbette örterdik...." ifadesiyle murad edilen; mükâfaatın, sevabın ulaştırılmasına gelince bu da, "ve elbette onları nimeti bol cennetlere sokardık" ifadesiyle murad edilendir. Şayet, "Başlıbaşına İman, hem günahların örtülmesini hem de hasenatın, sevabların verilmesini iktiza eder; o halde daha niye buna, bir de "takva" şartı eklenmiştir?" denilirse, deriz ki: Bundan murad, onun sırf takva ve itaat maksadıyla iman etmiş olmasıdır; yoksa münafıkların yaptığı gibi, dünyevî herhangi bir maksat ve gaye için değil... Vahyedilen Kitaba Uymanın Lüzumu Daha sonra Allah, "Birde, eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rab'lerinden kendilerine indirileni doğru tutsalar, (tatbik ve icra etseler)di muhakkak ki hem üstlerinden, hem ayaklarının altından yiyeceklerdi" buyurmuştur. Bil ki, Cenâb-ı Hak bundan önceki âyette (Maide. 66) onların, iman etmeleri halinde âhiret saadetlerini elde etmiş olacaklarını beyan edince, bu âyette de, aynı şekilde, iman etmeleri halinde onların, dünya saadetlerini, onun güzellik ve hayırlarını bulacaklarını beyan etmiştir. "Bir de, eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i... doğru tutsalardı..." buyruğu hakkında üç izah şekli bulunmaktadır: a) Bu, onların Tevrat ve İncil'de bulunan Allah'ın âhidlerine vefa göstermek ve Tevrat ve İncil'in, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nübüvvetine delâlet eden delilleri ihtiva ettiğini ikrar etmek gibi... hükümlerle amel etmeleridir. b) Tevrat'ı dosdoğru tutmak demek, onun hüküm ve cezalarını tatbik edip uygulamalarıdır. Nitekim, "Bir kimse, namazı bütün erkanıyla yerine getirdiğinde, kıldığında" da, denilir. Bu sebeple, namazın bütün şartlarına riayet etmeyen kimse için, o namazı ikâme etti denilmez... c) Bu, "O'nun hükümlerinden hiç birisinde yanılmamaları için, Tevrat ve İncil'i tam karşılarına koydular, diktiler" demektir. Bütün bu izah şekilleri güzeldir, ama birincisi daha güzeldir. "ve Rablerinden kendilerine İndirileni...." buyruğuna gelince, bunun hakkında da iki görüş bulunmaktadır: a) Bu, Kur'ân'dır. b) Bu, diğer peygamberlerin kitabıdır. İş'iya'nın kitabı, Habakkuk'un kitabı, Danyâl'ın kitabı gibi... Çünkü bu kitaplar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamber olarak gönderileceği müjdesiyle doludurlar. Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ki hem üstlerinden, hem ayaklarının altından yiyeceklerdi" buyruğuna gelince.. Bil ki yahudiler, Hazret-i Peygamber' yalanlama hususunda ısrar edince, kıtlık ve sıkıntılara uğramışlar ve "Allah'ın eli bağlanmıştır..." diyecek dereceye varmışlardır. İşte bunun üzerine de Allah küfürden vazgeçmeleri halinde, durumlarının tersine döneceğini; bolluk ve genişliğe kavuşacaklarını beyân etmiştir. Üstlerinden ve Ayaklarının Altından Yemenin Manası "Muhakkak ki hem üstlerinden, hem ayaklarının altından yiyeceklerdi'" buyruğunda birkaç izah şekli vardır: a) Bundan murad, bolluk ve bereketin açıklanmasında mübalağa yapmaktır... Yoksa burada, bir "üst" veya "alt" manası murad olunmamıştır. Buna göre mana, "O zaman onlar, ardı arası kesilmeyen, çok bol bir yeyişle yerlerdi..." şeklindedir. Nitekim sen, "falanca, başından ayağına kadar hayra gömülmüştür" der, bununla, o kimse yanında hayrın ne kadar çok ve yoğun olduğunu kastedersin. b) Üstten yemek, yağmurun inmesidir; ayakların altından yemek ise, bitki bitmesidir... Nitekim Allah A'râf sûresinde, 'Eğer o memleketler halkı iman edip der sakınmış olsalardı elbette üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık" (A'raf. 96) buyurmuştur. c) Üstten yemek, meyve veren ağaçların çokluğudur; ayaklarının aklından yemek ise, sulu tarla, tarla ve ekinlerdir... d) Bundan murad, Cenâb-ı Hakk'ın onları, meyveleri olgunlaşmış bahçelerle rızıklandırmasıdır. Öyle ki onlar, dalların uçlarından sarkanları devşirir, toplarlar; yere düşmüş olanları da, ayaklarının altından alırlar, toplarlar... e) Bu, yahudi kabilelerinden Benû Nadir ve Benû Kurayza'nın hurma ağaçlarının kesilmesi, ekinlerinin bozulması ve vatanlarından sürülmelerine bir işarete de benzemektedir. "Muktasıd" Tabirinin Tefsiri Sonra Cenâb-ı Hak, "içlerinde orta yolu tutan bir zümre de bulunmaktadır" buyurmuştur. (İktisad) kelimesinin Arapça'daki anlamı, aşın gitmeksizin ve kusurlu davranmaksızın, eksik yapmaksızın, bir işte itidali gözetmek, mu'tedil olmaktır. Kelimenin aslı, kasd, "kastedip dosdoğru yönelmek" kelimesidir. Bu böyledir, çünkü aradığı şeyi iyi bilen kimse, hiçbir tarafa sapmadan ve de hiç tereddüt göstermeden, dosdoğru bir yol üzere, doğruca ona yönelir.. Aradığı şeyin nerede olduğunu bilmeyen ise, şaşırmış durumdadır; bazan sağa gider, bazan da sola.. İşte bu manasından dolayı "iktisad" kelimesi, "hedefe götüren amel"in bir ifadesi olmuştur. Sonra, buradaki "orta yolu tutan ümmet" hakkında iki görüş bulunmaktadır: a) Bundan murad, ehl-i kitaptan iman eden kimselerdir. Yahudilerden Abdullah Ibn Selam, hristiyanlardan da Necaşî gibi... Çünkü onlar, dinlerinde, tam itidal ve dosdoğru bir yol üzere bulunuyorlar, ne ifrata ne de tefrite meyletmiyorlardı... b) Bundan murad, ehl-i kitaptan olup da, dinlerinde âdil olan, kendilerinde katı bir inad ve tam bir sertlik ve katılık bulunmayan kâfirlerdir. Nitekim yüce Allah, "Ehl-i kitaptan öyle kimse vardır ki kendisine bir kantar (altın) emanet etsen, onu sana eksiksiz öder" (Al-i imran. 75) buyurmuştur. Sonra Cenâb-ı Hak, "Onlardan birçoğunun yapmakta oldukları ise, ne kadar kötüdür!" buyurmuştur. Bu ifâdede, taaccüb manası bulunmaktadır. Sanki şöyle denilmiştir "Onlardan birçoğunun ameli de ne kadar kötüdür!" Bundan murad ise, "Onların içinde, kendilerine delilin tesir etmediği, sözün de etkili olmadığı, gazaba duçar olmuş ve kınanmış aptallar da bulunmaktadır" manasıdır. Resûlullah, Vahyedilen Her Şeyi Tebliğ Etmiştir |
﴾ 66 ﴿