69"Şüphe yok ki iman edenlerden, yahûdî olanlardan, sabitlerden ve hristiyanlardan, kim Allah'a ve âhiret gününe iman edip salih ameller işlerlerse, artık onlar üzerine hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değiller". Bu âyetin tefsiri Bakara sûresinde (62) ayeti geçmişti. Burada geriye birkaç mesele kalmıştır: Kelimesinin İrabı Hakkında İ'rabın zahiri, denilmesini gerektirir. Nitekim Ubeyy İbn Ka'b, İbn Mes'ud (radıyallahü anh) ve İbn Kesir de bu şekilde okumuşlar. Nahivciler meşhur kıraatin sebebi hususunda şu izahtan yapmışlardır: 1) Halil ve Sibeveyh'in görüşüne göre, (......) kelimesi, "tehir" niyeti ile, mübteda olmak üzere merfû kılınmıştır. Sanki, "Şüphe yok ki iman edenlerden, yahûdi olanlardan ve hristiyanlardan, kim Allah'a ve âhiret gününe iman edip sâlih ameller işleyenlerse, artık onlar üzerine hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değiller. Sâbiîler de böyledir" denilmiştir. Binâenaleyh bu kelimenin haberi mahzûftur. Bu kelimenin daha önceki kelimelere atfedilmemesinin hikmeti şudur: Sâbiîler, bu âyette zikredilen ümmetler içerisinde en sapık olanlardır. Buna göre sanki, "Bu fırkaların hepsi, amel-i salihte bulunarak İman ederlerse, Allah onların tevbelerini kabul eder ve günahlarını bağışlar. Sâbiîler bile, böyle iman ederlerse, onları da aynı şekilde bağışlar" denilmektedir. Ferrâ'nın Tercihe Şayan İzahı 2) Ferrâ'nın görüşüne göre. Âyetin başındaki lâfzı ame etme bakımından zayıftır. Bunun izahı birkaç şekildedir: a) (......) kelimesi fiile benzediği için âmil olur. Halbuki fiil ile harf arasındaki benzerliğin zayıf olduğu malumdur. b) (......) harfi, âmil olsa bile, sadece ismi üzerinde âmildir. Haberine gelince, haber, mübtedâ'nın haberi olarak ref üzere kalmıştır. Bu harfin, haberin merfû olmasında herhangi bir tesiri yoktur. Bu şörüş, Küfetilerin mezhebi olup, biz bunu Bakara sûresinde (Bakara. 6) âyetini tefsir ederken, delilleri ile izah etmiştik. c) (......) lafzının amelinin tesiri ancak bazı İsimlerde görülür. Âmilleri değiştiği, durumları (harekeleri) değişmeyen isimlerde ise, bu lafzın tesiri görülmez. İşte bu âyette de böyledir. Çünkü âyette, harfinin ismi, lâfzıdır. Bu lâfızda ise, ne ref, ne nasb, ne de cerr alâmeti görülmez. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: (......)'nin ismi, i'rab alametleri görünmeyen bir kelime olursa, o kelime üzerine atfedilecek kelimeye bu harfin amel ettirilmesine göre nasb, ettirilmemesine göre de ref hali caizdir. Binâenaleyh denilmez. Çünkü burada (......) kelimesinin ismi olan "Zeyd" kelimesi üzerinde i'rab alameti görülüyor. Fakat, "şüphesiz şunlar ve kardeşlerin, bize ikram ederler"; "şüphesiz şunun kendisi cesurdur" ve "Muhakkak ki Katâme ve Hind bizim yanımızdadırlar" denilmesi caizdir. Bunun caiz oluşunun sebebi şudur: " kelimesinin ameli aslında zayıftır. Bunun amelinin tesiri ismi üzerinde görülemeyecek kadar zayıf olursa, bu durumda amelinin tesiri iyice zayıf demektir. Böylece üzerine bu edatın dâhil olmasından önce sabit olan hüküm gereğince, isminin merfû olması caiz olur. O gelmezden önceki hüküm ise, o ismin mübtedâ oluşudur." İşte Ferrâ'nın görüşünün izahı bundan ibarettir. Bu, güzel bir izah olup, Basralıların görüşünden daha evlâdır. Çünkü Basralıların görüşleri, ilahî kelâmın, mevcud tertibinin doğru olmadığı neticesini gerektirir. Onlara göre tertibin doğruluğu, âyetin nazmının bozulmasıyla temin edilir. Ferrâ'nın görüşüne göre, böyle birşeye ihtiyaç voktur. Şu halde bu daha uygun olur. (......)'nin Ameli Hakkında İzahlar Bazı nahivciler, "Hiç şüphesin (......) kelimesi, mübtedâ haber cümlesi üzerine dahil olan bir edattır. Mübtedanın mübtedâ, haberin de haber olması, bu harf dahil olduktan sonra da, dahil olmazdan önce de mevcut olan, gerçek bu vasıftır. Mübtedânın mübtedâ olması, merfû olmasını gerektirir" demişlerdir. Bu sabit olunca biz deriz ki: (......) lâfzının ismi üzerine atfedilen kelimenin, bu harfin amel ettirilmesi ile mansub olması caiz olduğu gibi, gerçekte kendisinden bahsedilen ve haber verilen bir mübtedâ olduğu için merfû kılınması da câizcir. Keşşaf sahibi bu görüşü tenkîd ederek, şöyle demiştir: (......) lâfzının isminin mahalline atfedilen kelimenin merfû olması, ancak haber zikredildikten sonra sözkonusu olur. Nitekim sen, lafzına göre mansub; 'nin isminin mahalline göre ise merfu olarak, "Zeyd ve Amr gidiyorlar" diyebilirsin. Çünkü burada atıftan önce haber zikredilmiştir. Fakat bu, haber zikredilmeden önce olsaydı caiz olmazdı. Çünkü biz bu kelimeyi, (......)'nin isminin mahalline bakarak merfû okuduğumuzda, (......)'nin ismi üzerinde âmil olan şey, mübtedâ olmuş olur. Böyle olunca da, (......)'nin haberinde âmil olan da, yine mübtedâ olur. Çünkü mübtedâ ye haberde müessir olan, "ibtidâ" lafzıdır. Bu durumda, sonra gelen haberin, hem harfi, hem de, "ibtidâ" lafzı sebebi ile merfü olması gerekir. Bu durumda da, tek bir merfû üzerinde, farklı iki ref edici âmil birleşmiş olur ki bu imkânsızdır." Bil ki Keşşaf sahibi'nin bu görüşü zayıftır. Bu zayıflığın izahı, birkaç şekilde yapılabilir: a) Nahivcilerin, "râfi'a" (ref edici) ve "nâsıba" (nasbedici) diye ifâde ettikleri şeyler, zatları ve mahiyetleri icabı böyle değillerdir. Çünkü bunun böyta olduğunu hiçbir akıllı söyleyemez. Aksine bundan murad, bu gibi şeylerin, ad ve ıstılah hasebi ile, bu hareketler için birer muarrif (işaretçi) olarak tanınmalarıdır. Birçok muarriîin aynı şeye işaret etmesi imkânsız değildir. Baksana sonradan var öten varlıkların herbir parçası, Allah'ın varlığına delâlet etmektedir. b) Keşşaf sahibi bu görüşünü, (......) kelimesinin, hem ismini nasb, hem de haberini ref etmede, tesir sahibi olma özelliğine dayandırmıştır. Kûfeliler ise bunu kabul etmeyerek, "Bu harfin, haberini ref etmede kesinlikle tesiri voktur" demişlerdir. Biz bu meseleyi Bakara sûresinde iyice anlattık. c) Birçok şeyin birbirleri üzerine affedilmeleri halinde, tek bir haber, hepsinin birden haberi olmaz. Çünkü birşeyin haberi, o şeyin halini anlatma ve durumunu ortaya koymaktan ibarettir. Halbuki bir şeyin halinin ve durumunun, diğer bir şeyin hali ve durumunun aynısı olması imkânsızdır. Çünkü, tek bir sıfat, çeşitli varlıklarla kâim olamaz. Bu sabit olunca, haberin her ne kadar lafız itibari ile tek olsa da, aslında birkaç tane olduğu ortaya çıkmış olur. Bunun da takdir ve niyyete göre olacağında hiç şüphe yoktur. Hakikatte haberin birkaç tane olması ve bazısının (......) harfi ile, bazısının da "ibtidâ" lafzı ile merfû olması imkânsız olmaz. Böyle olması halinde de, tek bir merfû üzerinde, iki değişik ref edici âmil birleşmiş olmaz. Bunu, şu husus da ortaya koyar: Keşşaf sahibi, haberin ve ismin zikredilmesinden sonra, isim üzerine atfedilen kelimenin hem merfu olmasının, hem de mansub olmasının caiz olduğunu kabul etmiştir. Hiç şüphesiz ki bu atıf o kelime için bir haber takdir ettiğimiz için caiz olmuştur. Biz bu takdir edilen haberin de, "ibtidâ" lafzı ile merfû kılındığına hükmediyoruz. Bu sabit olunca, biz deriz ki: "Haberden önce bir ismi, isme (mübtedâ üzerine) atfettiğimiz zaman, akıl, mutlak haberin takdir edilmesi gerektiği hükmünü verir. Bu ise ancak, birden çok haber takdir edildiğinde olur. Böyle olması halinde de, Keşşaf sahibi'nin ileri sürdüğü gereklilik sakıt olur. Allah en iyi bilendir. Üçüncü Mesele Cenâb-ı Allah, ehl-i kitabın, imân etmedikleri müddetçe, bir hiç olduklarını beyân edince, bu hükmü herkese teşmil etmiş ve Allah ile âhiret gününe iman edip, sâlih amel işlemediği müddetçe, hiçbir insanın, herhangi bir fazilet ve şerefi olamayacağını açıklamıştır. Bu böyledir, çünkü insanın biri nazarî (teorik) diğeri de amelî (pratik) olmak üzere iki kuvveti vardır. İnsanın nazarî kuvvetinin (teori ve düşünce kuvvetinin) mükemmelliği, ancak Hakk'ı bilip tanıması; ameli kuvvetinin mükemmelliği İse, ancak hayırlı (iyi) amel ve işlerde bulunması ile olur. Şeref bakımından bilgilerin en üstün olanı, varlıkların en şereflisini bilmektir ki o da Allahü teâlâ'dır. O'nu en güzel şekilde tanımak ise, O'nun haşr'a ve neşre (yeniden diriltmeye ve hesaba) kadir olduğunu bilmekle olur. Binaenaleyh hiç şüphe yok ki bilgilerin en üstünü, Allah'a ve âhirete iman etmektir. Amellerin en hayırlısı ve en efdali ise, şu iki şeydir: a) Ma'bûd'a saygıyı ifâde eden amellere (ibadetlere) devam etmek, ve b) Mahlûkat'a faydalı olmak için sa'y-ü gayret göstermektir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Allah'ın emrine saygı ve Allah'ın mahlûkatına şefkat göstermek" buyurmuştur. Daha sonra Allah, böyle bir imân ve amele sahip olan kimsenin, Kıyamete korkusuz ve kedersiz olarak varacağını beyân buyurmuştur. Bu iki ifâdenin, (yani korku ve hüzün kelimelerinin) peşpeşe getirilmesinin hikmeti şudur: Korku istikbâli, keder ise geçmişi alâkadar eden şeydir. Binâenaleyh Cenâb-ı Allah, böyle kimselerin Kıyametin dehşetini görmeleri sebebi ile, üzerlerine hiçbir korkunun gelmeyeceğini; dünyanın lezzetlerini ve hoş şeylerini kaybetmiş olmaları sebebi ile de mahzun olmayacaklarını söylemiştir. Çünkü böylesi insanlar, kendileri için dünyada mevcut olan şeylerden daha büyük daha şerefli ve daha güzelini, orada, âhirette bulacaklardır. Bu durumda olan kimse ise, elinden çıkardığı dünyevî lezzetler ve hoş şeyler yüzünden mahzun olmaz. Kulun Kıyamette Korkusuz Olması Ne Demektir? Bu durumda, eğer, "masum (günahsız) olmayan mükellef, nasıl Kıyametin dehşetinden uzak ve korkusuz olabilir?" denilir ise, buna şu iki şekilde cevap verilir: 1) Allahü teâlâ, bunu amel-i sâlih işlemiş olma şartına bağladı. Halbuki insan, günahların hepsini terkettiği ve hiçbirini İşlemediği zaman, amel-i sâlih yapmış olur. 2) Böyle bir korku bulunsa bile, bu geçici bir korku olup, hesaba alınmayacak kadar küçük bir korkudur. Amel-i Salihi Şart Sayan Mu'tezile'ye Red Mu'tezile şöyle demektedir: Allahü teâlâ, bu kimseler için orada korku ve kederin olmamasını, iman ve şartına bağlamıştır. Bir şarta bağlı olan şey, o şart bulunmadığı zaman bulunmaz. Binâenaleyh bundan, iman edip de amel-i salih işlemeyen kimseler için korku ve ederin bulunacağı neticesi çıkar. Bu da büyük günah sahibinin affedilmesine mani olur. Cevap: Allah'ın, büyük günah sahibini affedeceğine dair kesin bir hüküm verilemez.. Binâenaleyh, affedildikleri açıkça belirtilmezden önce, bu korku ve keder mevcut demektir. Beşinci Mesele Cenâb-ı Hak, âyetin başında "Şüphe yok ki iman edenler..."; âyetin sonunda da, "..Allah'a iman edenler..." buyurmuştur. Bu tekrarın şu iki faydası bulunmaktadır: a) Münafıklar, kendilerinin mü'min olduklarını iddia ediyorlardı. Binâenaleyh bu tekrarın faydası, münafıkları, korku ve kederin bulunmaması vaadinin dışında tutmaktır. b) Allahü teâlâ "İman" lafzını mutlak zikretmiştir. İman sözünün içine, pekçok kısım girer ki, bunların en kıymetlisi, Allah'a ve âhiret gününe iman etmektir. Binâenaleyh, bu tekrarın faydası bu iki kısmın, imanın kısımlarının en şereflisi olduğuna dikkat çekmek olur. Biz, "Ey iman edenler... " ifadesinin tefsirinde, pek çok açıklamada bulunmuştuk ki, bunların hepsi de buraya uygundur. Altıncı Mesele (......)nin ismine râcî olacak zamir hazfedilmiş olup takdiri, "Onlardan da iman eden kimse..." şeklindedir. Ama, karîne kaim olduğu için bu zamirin hazfedilmesi güzel ve yerinde olmuştur. Yahudilerin, Hoşlanmadıkları Talimatlar Getiren Peygamberleri Öldürmeleri |
﴾ 69 ﴿