71

"Ve öyle sandılar ki bir belâ olmayacaktır. Kör kesildiler, sağır kesildiler onlar. Sonra Allah onlara tevbe nasip etti. Sonra yine içlerinden birçoğu kör ve sağır oldular. Allah, ne yaparlarsa hakkıyla görücüdür".

Sonra Allah, "Ve öyle sandılar ki bir belâ olmayacak... buyurmuştur. Bu cümle ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Hamza, Kisaî ve Ebû Amr, nün harfinin refiyle diğer kıraat imamlarıysa, nün harfinin nasbiyle (......) şeklinde okumuşlardır.

İlmin Derecelerini İfâde Eden Farklı Lafızlar

Vahidî bu mesele hakkında güzel bir izahta bulunarak şöyle der: Fiiller üçe ayrılır:

1) İlim, kati olarak bilmek (teyakkun) ve iyice araştırmak, ortaya çıkarmak (tebeyyün) gibi, bir şeyin sübut bulup karar kıldığına delâlet eden fiiller. Böylesi fiillerden sonra fiili nasbeden sakin değil, şeddeli bulunur. Bu böyledir, çünkü şeddeli bir şeyin sebat bulup karar kılmış olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh, ilim, istikrar ve sebata delâlet edip, şeddeli olan de, bu manayı ifade edince, aralarında bir uyum ve benzerlik meydana gelmiş olur. Söylediğimiz bu şeyin Kur'ân'daki misâli Hak teâlâ'nın "Şüphesiz onlar da Allah'ın apâşikâr Hakk'ın ta kendisi olduğunu bileceklerdir" (Nur, 25) "Onlar bilmediler mi ki şüphesiz Allah, kullarından tevbeyi kabul edecek... " (Tevbe, 104) "Allah'ın gördüğünü hiç bilmedi mi?" (Alak, 14) âyetleridir. Bu son âyette (......)nin başında bulunan bâ harfi zaidedir.

2) Sebat ve istikrarın aksine delâlet eden fiiller. Meselâ "arzu ediyorum" tamah ediyorum" "korkuyorum" ve, "umuyorum, ümid ediyorum" vb. fiiller gibi. İşte bu fiillerle ancak, fiili nasbeden sakin (......) kullanılır. Nitekim Allah, "Ceza gününde kusurlarımı bağışlayacağını umduğum O'dur" (Şuara, 82), "İnsanların sizi tutup kapmasından korkuyordunuz..."(Enfâl, 26) ve "Biz de, o çocuğun onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden endişe ettik de..." (Kehf, 80) buyurmuştur.

3) "zannetti" ve kardeşleri gibi, bazan birinci, bazan da ikinci mânaya gelen fiiller. Binâenaleyh, fiili bazan sübut bulmayan ve karar kılmayan şeyler hakkında mânasına; bazan da, sübût bulup karar kılan şeyler hakkında kullanılan "ilim" anlamında ele alınır.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Âyette geçen lâfzını, "sübût bulup karar kılan" mânasına hamletmek mümkündür. Çünkü, İsraîloğulları bu yalanlama ve öldürmeleri sebebiyle bir fitneye ve azaba düşmeyeceklerine kesinkes inanıyorlardı.. Yine bu fiili, sübut bulup karar kılmak mânasına hamletmemek de mümkündür. Çünkü onlar bu yalanlama ve adam öldürme işini, makamlarını korumak ve kendilerine yandaş bulmak için yapıyorlardı. Böylece onlar kalbleriyle, bunun bir hata ve isyan olduğunu biliyorlardı. Lafız, söylediğimiz bu iki mânadan her birine muhtemel olunca, hiç şüphesiz bu iki kıraatten her birinin sahih olacağı ortaya çıkmış olur. Binâenaleyh, (......) kelimesini merfû okuyan kimseye göre mana şeklinde olmuş olur ki, daha sonra şeddeli olan deki nunun birisi kaldırılıp, böylece de hazfedilen zamirin yerine bir lâ getirilmiş olur. Binaenaleyh şayet sen, hazfedilen zamirin yerine, "sîn", "sevfe" ve "kad" gibi edatları getirmediğin müddetçe merfû okuyarak demen güzel olmaz.

Bu edatlardan birinin getirildiğine misâl, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah muhakkak bilmiştir ki... "(Müzzemmil, 20) âyetidir.Mansûb okunmasının sebebi ise açıktır.

Vahidî, sözüne devamla şöyle der: "Kur'ân-ı Kerım'de her ikisiyle alâkalı olarak da âyet bulunmaktadır. Meselâ: "Mansûb okuyup da, bundan sonra sakin (......)'in geldiğini söyleyenlere misâl, "Yoksa kötülük yapanlar bizim elimizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar?" (Ankebut, 4); "Yoksa kötülükleri kazananlar kendilerini iman edip salih ameller işleyenler gibi yapacağımızı mı sandılar?" (Casiye. 21) ve "Elif-lâm-mim insanlar bırakılıvereceklerini mi sandılar.." (Ankebut. 1-2) âyetleridir.

Merfû okuyanların âyetten misali ise: "Yahut biz onların içlerinde gizlediklerini ve aralarındaki fısıltılarını işitmiyoruz mu sanıyorlar?" (Zuhruf, 80); "Onlar kendilerine imdâd ettiğimiz (verdiğimiz)... ile..." (Müminûn, 55) ve "İnsan zanneder mi ki biz onun kemiklerini toplayıp bir araya getirmeyeceğiz?..." (Kıyâme, 3) âyetleridir. İşte burada geçen (......)ler, (......)den tahfif edilen (......)dır. Çünkü fiil-i muzariyi nasbedan (......)'den sonra edatı gelmez.

(......) fiili hakkındaki iki görüşün misallerine gelince bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın "Anlar ki bel kemikleri kırılacak.." (Kıyame, 25), "Ayakta tutacaklarını zannederlerse.." (Bakara, 230) âyetleriyle, "Gerçek biz de insan (olsun), cin (olsun) Allah'a karşı (hiçbiri) asla yalan söylemez, sanmıştık" (Cin, 5) ve "Hakikaten onlar da, sizin zannettiğiniz gibi, Allah'ın hiçbir kimseyi kat'iyyen diriltemeyeceğini sanmışlar " (Cin. 7) âyetleridir. Bu son iki âyette bulunan tıpkı, "Muhakkak bilmiştir ki..." (Mûzzemmil, 20) âyetinde olduğu gibi, şeddeli olan (......)den hafifletilmiş (......)dir. Çünkü fiil-i muzariyi nasbeden edâtıyla beraber kullanılmaz. Zira edatı te'kid bildirir. Fiil-i muzariyi nasbeden (......) ise, izah ettiğimiz gibi, istikrar ve sübûtun bulunmayışını ifade eder.

İkinci Mesele

(......) fiili, iki mef'ûl alması gereken fiillerdendir. Ancak ne var ki âyetteki "bir belâ olmayacak... "ifadesi, maddesinin iki mef'ûlünün yerini tutan bir cümledir. Çünkü bunun mânası, "Onlar fitne ve belânın, başlarına gelmeyeceğini zannettiler" şeklindedir.

“Fitne”nin Buradaki Manası

Müfessirler (......) kelimesi hakkında birkaç izah zikretmişlerdir. Bu kelimenin mânası, dünya ve âhiret azabına hasredilmiştir. Dünya azâbıysa birkaç çeşittir: Kıtlık, veba, öldürülme, düşmanlık, insanlar arasında olan buğz ve kin, bir de talihin ters gitmesi ve uğursuzluk... bunlardandır. Bütün bunlar ise, onların başına gelmiştir. Müfessirlerden her biri, (......) kelimesini bu manalardan birisine hamletmiştir:

Bil ki, onların başlarına fitne gelmeyeceğini zannetmeleri iki mânaya gelebilir:

a) Onlar, Musa (aleyhisselâm)'nın şeriatının neshedilmesinin imkânsız olduğuna inanıyorlardı. Ve yine onlar, kendilerine başka bir şeriat getiren her peygamberi yalanlamalarının ve öldürmelerinin kendilerine vacip olduğuna inanıyorlardı.

b) Onlar her ne kadar, içlerinden, bu yalanlama ve öldürme hususunda hatalı olduklarına inanıyor iseler de: "Biz Allah'ın evlatları ve dostlarıyız" diyorlar ve atalarının, dedelerinin peygamber oluşunun, bu öldürme ve yalanlama sebebiyle müstehak oldukları cezayı, kendilerinden uzaklaştıracağına inanıyorlardı.

Sonra Cenâb-ı Hak, "Kör kesildiler, sağır kesildiler onlar. Sonra Allah onlara tevbe nasip etti. Sonra yine içlerinden birçoğu kör ve sağır oldular. Allah ne yaparlarsa hakkıyla görücüdür" buyurmuştur. Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Kör ve Sağır Kesilmelerinin İki Kere Oluşunun Manası

Âyet-i kerime, Hakk'a ulaşma hususundaki körlük ve sağırlıklarının iki defa hasıl olduğuna delâlet etmektedir. Müfessirler, bu iki defa ile ne murad edildiği hususunda ihtilaf ederek, şunları ileri sürmüşlerdir:

1) Bundan murad şudur: Onlar, Hazret-i Zekeriyya, Hazret-i Yahya ve Hazret-i İsa (aleyhisselâm) zamanlarında hidâyete karşı kör ve sağır oldular da, sonra Allah onlardan bir kısmına imanı nasîb ederek, tövbelerini kabul etti. Daha sonra bunların pek çoğu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini inkâr etmek sureti ile, O'nun zamanında (ikinci defa) kör ve sağır oldular. Cenâb-ı Hak, "İçlerinden bir çoğu..." buyurmuştur. Çünkü yahûdilerin ekserisi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i inkâr hususunda ısrar etmişlerse de, Abdullah İbn Selâm (radıyallahü anh) ve arkadaşları gibi, içlerinden bir grup ona imân etmişlerdir.

2) Onlar buzağıya ibadet ettikleri esnada kör ve sağır olmuşlar, sonra bu şirklerinden tevbe etmişler, Allahü teâlâ da onların tevbelerini kabul etmiştir. Sonra bunlardan pek çoğu, işi sarpa sardırarak, kör ve sağır olmuşlardır ki bu da onların, Allah'ı açıkça görmeyi istemeleri ve meleklerin inmesini talep etmeleridir.

3) Kaffâl (r.h) şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hak, İsrâ (Benî İsrail) sûresinde, bu âyetin tefsiri mahiyetindeki birçok âyet getirerek, "Biz kitapta, İsrâiloğullarına şu haberi verdik: "Siz yeryüzünde muhakkak iki kere fesad çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir serkeşlik yapıp azacaksınız. İşte o ikiden birincisinin vakti gelince, çok çetin bir kuvvete sahip kullarımızı üzerinize musallat kıldık ve onlar evlerin(izin) aralarına kadar girip, (sizi) aradılar. (Bu), yerine getirilmiş bir vaad idi. Sonra bunlara karşı size tekrar devlet ve galebe (üstünlük) verdik. Mallarla ve oğullarla sizin imdadınıza yetiştik ve sizi sayıca çoğalttık..." (isrâ, 4-6) buyurmuştur ki bu onların (hidayete karşı) birinci körlük ve sağırlıklarıdır. Sonra Hak teâlâ, "Artık diğer (fesadın) vakti gelince, yüzlerinizi (korkudan) karartsınlar, mescidlerinize, birinci defa girdikleri gibi girsinler, galebe ve istilâ ettiklerini alabildiğine mahvetsinler diye (yine size düşmanlarınızı musallat ettik)" (İsra, 7) buyurmuştur ki bu da, "sonra yine içlerinden bir çoğunun (ikinci defa) kör ve sağır olmalarıdır."

4) Âyetteki, "Kör kesildiler, sağır kesildiler onlar" tabirinin mânası, Hazret-i Dâvûd ile Hazret-i Süleyman ve diğer peygamberlerini, Cenâb-ı Hak onlara peygamber olarak gönderdiğinde tahakkuk etmiştir. Sonra onlar Allah'a imân etmişler ve Allah tövbelerini kabul etmiş, daha sonra araya bir fetret (peygambersizlik) devri girince, yeniden kör ve sağır olmuşlardır.

İkinci Mesele

"Onları Allah kör ve sağır etti" mânasında olmak üzere, bu ifade (......) şeklinde okunmuştur. Bu, "körlüğü ve sağırlığı, onlara Allah verdi ve damga gibi vurdu" demektir.

(Bu tıpkı senin, bir kimseye, kısa bir mızrakla yani (nezk) ile vurduğun zaman dizinle yani "rukbe"nle vurduğun zaman demen gibidir.

Üçüncü Mesele

Âyetteki, "Sonra yine içlerinden birçoğu, kör ve sağır oldular" ifâdesi ile ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır:

a) Bu, Araplardan "Onlar, yani pireler beni yedi" diyenlerin kullanışına göre bir ifâdedir.

b) Âyetteki, "içlerinden birçoğu" ifâdesi, "Sonra, kör ve sağır oldular" ifâdesindeki fiillerin fail zamiri olan "vâv"dan bedeldir. Kur'ân-ı Kerim'de, bedel olarak getirilen ifâdeler çoktur. Nitekim Cenâb-ı Hak, herşeyi güzel yapan, yani yaratandır" (Secde, 7) ve "Beytullaha haccetmek, insanlar, yani ona yol bulabilenler üzerinde, Allah'ın bir farzıdır" (Al-i İmran, 97) buyurmuştur. Âyet-i kerimede ifâdesini "bedel" kabul etmek, son derece güzel ve yerindedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu ifâdeyi kullanmaksızın sadece"Sonra, kor ve sağır oldular" demiş olsaydı, bu, onların hepsinin böyle olduğu zannını uyandırırdı. Ama "içlerinden birçoğu" deyince, bu ifâde onların hepsi için olmayıp, ekserisi için bu durumun tahakkuk ettiğini gösterir.

c) Âyetteki "içlerinden birçoğa" ifadesi, mahzûf bir mübtedanın haberi olup, takdiri, "Onlar, içlerinden birçoğudur" şeklindedir.

Dördüncü Mesele

Hiç şüphesiz âyetteki "kör ve sağırlık"tan maksad, onların cehalet ve küfürleridir. Buna göre biz deriz ki, onlardaki bu cehaletin ve küfrün yaratıcısı ya Allah'tır ya kendileridir. Birinci ihtimal Mu'tezile'nin görüşünü iptal eder. İkinci ihtimal de bâtıldır, zira insan, kendisi için cehaletin ve küfrün tahakkuk etmesini kesinlikle tercih etmez. Buna göre Mu'tezile, "Onlar bunu, cehalet değil, bîr ilim olduğunu zannettikleri için tercih etmişlerdir" der ise, biz de deriz ki: "Bunun neticesi de, onların, bu cehaleti tercih edişleri, bunun dayandığı bir başka cehaletten ötürüdür. Ancak cehaletler teselsül etmez, mutlaka bir ilk cehalette kesilir. Binâenaleyh zikrettiğimiz sebepten ötürü, bu ilk cehaletin failinin kul olması caiz değildir. Bundan dolayı, bunun fail ve yaratıcısının Allahü teâlâ olması gerekir.

Sonra Allahü teâlâ "Allah, onların, peygamberleri öldürme ve yalanlama gibi, yaptıkları herşeyi hakkıyla görendir" buyurmuştur ki bundan maksad ilâhî bir tehdiddir.

"Allah İsa'dır" Diyenler Kâfir Olmuşlardır

71 ﴿