86"Peygambere indirileni dinledikleri vakit de Hakk'ı tanıdıklarından dolayı gözlerinin yaşta dolup taştığını görürsün onların. (Şöyle) derler: "Ey Rabbimiz, iman ettik. Artık bizi (hakka) şahid olanlarla beraber yaz. Zaten biz, Rabbimizin bizi de salih kimseler arasına koymasını umup dururken ne diye Allah'a ve bize gelen hakikate iman etmeyelim?" İşte Allah, onların söylediklerinden dolayı alandan ırmaklar akan cennetleri kendileri oralarda ebedî kaim olmak üzere onlara mükâfaat olarak İhsan etti. Bu, iyi hareket edenlerin mükâfatıdır. O inanmayıp kâfir olanlara, Allah'ın âyetlerini Yalanlayanlara (gelince), onlar da o çılgın ateş ehlidirler". Daha sonra yüce Allah, Peygambere indirileni dinledikleri vakit de, gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün" buyurmuştur, "dinlediler" fiilinde fail olan vâv zamiri, onlardan man eden kıssîs ile ruhbanlara; ifadesindeki gizli zamiri Kur'ân'a râci olup, "peygambere" ifadesiyle de Hazret-i Peygamber kastedilmiştir. İbn Abbas şöyle demektedir: Allah bu âyet ile Necaşî ve arkadaşlarını kastetmiştir. Bu böyledir, zira Cafer et-Tayyar, Necaşî ve arkadaşlarına Meryem sûresini okumuş; bunun üzerine Necaşî, yerden bir saman çöpü alarak, "Allah'a yemin olsun ki, o, Allah'ın İncil'de buyurduğuna, (saman çöpünü göstererek) şu kadarcık bir ilâvede bulunmadı!" demiştir. Cafer et-Tayyar, okumayı bitirinceye kadar ağlamalarını sürdürmüşlerdir. Cenâb-ı Hakk'ın, "gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün" buyruğu ile ilgili olarak şu iki izah yapılmıştır: a) "Onların gözleri, taşıncaya kadar yaşlarla doldu" demektir. Çünkü (......) kelimesi, kabın veya benzeri şeylerin içindeki, etrafından görülünceye kadar dolup taşmasıdır. b) Bu tabirle, onların iyice ağlamaları murad edilmiş, böylece de onların gözleri, âdeta dolup taşmış olarak tasvir edilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın "hakkı tanıdıklarından dolayı..."buyruğunun mânası, "Hazret-i Muhammed'e indirilen hakkı tanımalarından dolayı..." demektir. Buna göre eğer (......) kelimesindeki ile Hak teâlâ'nın ifadesindeki arasında ne fark bulunmaktadır? denilirse, deriz ki: Birinci harf-i cerri "ibtidâ-i gaye" içindir. Buna göre ifâdenin mânası, "Göz yaşlarının dolup taşması, önce Hakk'ı tanımaktan neşet etmiş ve bundan ötürü, bu sebeple olmuş..." demektir. İkinci ise, "teb'îz" içindir. Yani, "onlar Hakk'ın yani Kur'ân'ın bir kısmını tanımalarıyla yüce Allah onları ağlatı, artık onlar Hakk'ın tamamını tanısalardı kim bilir durum nasıl olurdu!.." demektir. O Müminlerin "Ya Rab! Bizi de Şahitler İçinde Yaz!" Sözleri Allahü teâlâ'nın, "Onlar, "Ey Rabbimiz, biz duyduğumuza iman ettik ve onun hak olduğuna şehâdet ettik.. O halde bizi de şahitlerle bareber yaz!" sözüne gelince, bu hususta şu iki izah yapılmıştır: a) Allahü teâlâ bu ifâdeyle, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Hakk'a şehâdet eden ümmetini kastetmiştir. Bu, "Böylece sizi vasat (orta) bir ümmet yapmışızdır; insanlara karşı şahidler olasınız., diye.." (Bakara. 143) âyetinden anlaşılmaktadır. b) "Peygamberlerinden ve kullarının mü'minlerinden, "senin dışında ilâh olmadığına şehâdet edenlerle birlikte yaz!" demektir. "Zaten biz, Rabbimizin bizi de salih kimseler arasına koymasını umup dururken ne diye Allah' ve bize gelen hakikate iman etmeyelim?" buyruğu ile ilgili şu iki mesele vardır: Birinci Mesele Keşşaf sahibi ifadesi manasında olarak, hal olması itibariyle mahallen mansubtur. Bu tıpkı senin, "ayakta olarak.." demen gibidir. ifâdesinin başındaki vâv harfi de, haliyye vâvıdır" demiştir. Buna göre şayet, "Birinci ve ikinci hâlin âmili olan kelime nedir?" denilirse, biz deriz ki: Birincisinin âmili, ifâdesindeki fiil manasına gelen lâm harfidir. Buna göre sanki, "Biz mü'min olmadığımız halde, eğer mü'min olmazsak, elimize ne geçer?" denilmek istenmiştir. İkincisinin âmili ise, bu fiilin mânâsıdır. Ancak ne var ki ikinci hal de birincisiyle mukayyettir. Çünkü sen, birinci hali aradan çıkarıp da dersen, bu tam bir söz olmaz. Yine (......) kelimesinin (......) kelimesinden hal olması da caizdir.. Şu anlamda ki; Onlar, kendilerinin Allah'ı birlememelerini, bununla beraber, salib kimselerle birlikte olmalarını yadırgamışlar, bunu yakıştıramamıslardır. Bu ifâdenin, "Bize ne oluyor ki, teslîs akidesiyte, salih kimselerle birlikte bulunma arzusunu birleştiriyoruz!" mânasında olarak ifadesine atfedilmiş olması da caizdir. İyilik ve İhsan Erbabının Amellerinin Karşılığı Âyetin takdiri, "Rabbimizin, bizi sâlih kavimlerle birlikte cennetine Rıdvan yurduna sokacağını umuyoruz" şeklindedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O (Allah), mutlaka onlan, razı olacakları bir yere sokacaktır" (Hacc. 59) buyurmuştur. Fakat âyette bu hususun, malum olduğu için hazfedilmesi güzel ve yerinde olmuştur. Sonra Allahü Teâlâ, Allah onların söylediklerinden dolayı, altından ırmaklar akan cennetleri, kendileri için ebedi kalıcı olmak üzere, onlara mükâfaat olarak ihsan etti. Bu, iyi hareket edenlerin mükâfaatıdır. O inanmayıp kâfir olanlara, Allah'ın âyetlerini yalanlayanlara (gelince), onlarda o çılgın ateşin ehildirler" buyurmuştur. Bu âyetle ilgili birkaç mesele vardır: Bu Ayet Sırf Sözden Ötürü Mükafat Verildiğini Bildiriyor, Bu Nasıl Olur? Âyetin zahiri, onların bu sevabı, sırf sözlerinden dolayı hakettiklerine delâlet etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ, "Söylediklerinden dolayı... mükâfaat olarak ihsan etti" buyurmuştur. Bu ise mümkün değildir. Çünkü sırf söz, sevabı gerektirmez. Alimler buna şu iki şekilde cevap vermişlerdir: . a) Daha önce, onların vasfı olarak, "söylediklerinde ihlaslı oldukları" hususu geçmişti ki bu, "marifet" (bilme)dir. Bu da, Allah'ın "Hakk'ı tanıdıklarından (bildiklerinden)dolayı..." ifâdesi ile anlatılan husustur. Ma'rifet, ihlâs ile mükemmel bir bağlılık bulunup, sonra da bunlara söz eklenince, şüphesiz ki iman kemâle ermiş olur. b) Atâ'nın rivayetine göre, İbn Abbas (radıyallahü anh): "âyetteki "söylediklerinden dolayı..." ifâdesi ile, "istedikleri şeyden dolayı..." manası kastedilmiştir İstedikleri şey ise, onların, "Artık bizi (hakka) şâhid olanlarla beraber yaz" şeklinde istekleridir. Bu Ayet Fasık Mü'minin, Zamanı Gelince Cenetten Çıkacağını Gösterir Âyet, fâsık mü'minin cehennemde ebedî kalmayacağına delâlet etmektedir. Bunu şu iki şekilde izah ederiz: 1) Hak teâlâ, "Bu, muhsinlerin (iyi hareket edenlerin) mükâfaatıdır" buyurmuştur. Bu muhsin oluşun, mutlaka daha önce geçen marifet (hakkı tanıma) olması gerekir. Bu marifet de, âyetteki "hakkı tanıdıklarından (marifetlerinden) dolayı" ifâdesi ile "hakkı ikrar etme" mânasına gelen, "Allah, onların söylediklerinden dolayı... onlara mükâfaat olarak ihsan etti" ifâdesinden çıkartılmıştır. Durum böyle olunca işte bu âyet, bu marifet ve ikrarın, o mükafâatı gerektirdiğini gösterir. Büyük günah sahibi olan mü'minin de bu marifet ve ikrarı vardır. Binâenaleyh bu mükafaatın, onun için de söz konusu olması gerekir. Büyük günah sahibinin, cennetten cehenneme gönderilmesinin söz konusu olmadığında icmâ vardır. Geriye, "Büyük günah sahibi, günahı nisbetinde cezalandırılır, sonra cennete gönderilir" demek kalır ki, ulaşılmak istenen netice de budur. 2) Allahü teâlâ, "O İnanmayıp kâfir olanlara, Allah'ın âyetlerini yalanlayanlara (gelince), onlar da o çılgın ateşin ehlidirler" buyurmuştur. Bu âyetteki, "onlar da o çılgın ateşin ehlidirler" sözü, hasr mânası ifâde eder. Yani, "cehennemlikler başkaları değil, sadece bunlardır" mânasına gelir. Birşeyin ehli, eşi-dostu ve yârânı, ondan hiç ayrılmayıp, hep onunla birlikte olan demektir. Binâenaleyh cehennem ehli olup, onunla devamlı birlikte olma halinin, kâfirlere has olmasını gerektirir. Bu sebeple bu âyet, cehennemde ebedî kalışın, günahkâr mü'minler için söz konusu olmadığına, işte bu iki bakımdan delâlet eden en güçlü delillerden olur. |
﴾ 86 ﴿