87"Ey iman edenler, Allah'ın size helâl kıldığı tayyibâtı (temiz ve güzel şeyleri), haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez". Bil ki Allahü teâlâ, yahudi ve hristiyanlara karşı fazlasıyla deliller zikrederek onlarla iyice münazara ettikten sonra tekrar ilahî hükümlerini açıklamaya dönerek onlardan bir kısmını şöylece bildirmiştir: Mubah Kılınan Yiyeceklerden Yararlanıp Haddi Aşmayın Birinci çeşit, yeme-içme ve tayyibat (hoş ve leziz şeylerle) ilgili olan ahkâmdır. İşte bununla alakalı olarak "Ey iman edenler, Allah'ın size helal kıldığı tayyibâtı haram kılmayın" buyurmuştur. Bu hitapla ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele "Tayyibât". "nefislerin arzu duyduğu, kalplerin kendisine meylettiği leziz ve hoş şeyler" demektir. Bu âyetin sebeb-i nüzulü ile ilgili iki görüş vardır: 1) Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Osman ten Maz'ûn (radıyallahü anh)'un evinde, ashabına uzun uzun Kıyameti anlatmış, onları inzar ve sakındırma hususunda çok söz söylemişti. Bunun üzerine ashab, dünyayı önemsememeye, güzel ve hoş yiyecek ve içecekleri kendilerine haram saymaya, gündüzleri hep oruç tutup, geceleri çokça namaz kılmaya, hiç yatmamaya ve uyumamaya, kendilerini hadım etmeye, eski püskü elbiseler giymeye ve yeryüzünde dolaşmaya niyetlenmişlerdi. Bu durum, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ulaştığında O, onlara, "Ben, böyle bir şeyle emrolunmadım. Şüphe yok ki sizde nefislerinizin hakkı vardır. Binâenaleyh hem oruç tutun, hem İftar edin. Hem gece namazı kılın, hem uyuyun. Çünkü ben de hem namaz kılar, hem uyurum; hem oruç tutar, hem İftar ederim. Et ve et (iç) yağı yerim, hanımlarımın yanlarına vannm. Artık kim benim sünnetimden (yolumdan) yüz çevirir ise, o ben(im ümmetim)den değildir" buyurdu. İşte bu görüşe göre, bu âyet ile daha önceki âyetler arasındaki münasebetin şu şekilde olduğu ortaya çıkar: Allahü teâlâ, hristiyanları "Çünkü onların içinde keşişler, rahipler vardır" (Maide, 82) diyerek medhetmiştir. Halbuki, dünyanın hoş ve leziz şeylerinden sakınmak, bu keşiş ve rahiplerin âdeti idi. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak onları medhedince, bu medih, müslümanlara aynı şekilde hareket etme isteği vermişti. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, bunun peşisıra, müslümanların kendilerinin aynı şey ile emrolunmadıkları anlaşılsın diye, bu isteği ve vehmi silecek olan bu âyeti getirmiştir. Allah Niçin Mubah Nimetlerden Yararlanmamızı İster? İmdi eğer, "Bu nehyin hikmeti nedir? Zira dünya sevgisi, insanların tabiatlarına ve kalelerine hâkimdir. Binâenaleyh insan lezzetli ve hoş şeylere dalınca, insanların o şeylere karşı meyli artar, arzusu büyür. Nimetler ne zaman böyle çok ve devamlı olur ise, insanın onlara karşı meyli ve arzusu da o nisbette kuvvetli ve büyük olur. Meylin kuvvet ve rağbeti artınca da, insanın dünyayı isteme hırsı artar ve dünyevî şeyleri elde etmeye iyice dalar. Bu ise, insanın marifetullah'a ve Allah'a itaata dalmasına, âhiret saadetlerini istemesine mâni olur. Fakat dünyanın leziz ve hoş şeylerinden yüz çevirmeye gelince; bu yüz çeviriş ne kadar mükemmel ve devamlı olur ise, insanın dünyaya meyli de o nisbette zayıflar ve azalır. Bu durumda da nefis, marifetullah peşinde koşmaya ve Allah'a hizmete zaman ve imkân bulur. Bu hususların, bu şekilde olduğu herkesçe malumdur. Durum böyle olduğuna göre Cenâb-ı Hakk'ın, mü'minleri (ruhbâniyyetten, dünyadan uzaklaşmaktan) nehyetmesindeki hikmet nedir?" denilir ise, buna şu şekillerde cevap verilir: a) Aşın ruhbanlık, hoş ve mubah lezzetlerden tamamen sakınma, uzuvların reisi durumunda olan kalbin ve beynin zayıflamasına sebep olur. Bu ikisi zayıflayınca da, tefekkür kabiliyeti zarar görür ve akıl karışır. En büyük mutluluğun ve Allah'a kurbiyyetin (yakınlığın) en büyüğünün, marifetullah olduğunda şüphe yoktur. Aşırı ruhbanlık, anlattığımız şekilde, böyle bir zarara sebebiyet verince, Cenâb-ı Hak bunu yasaklamıştır. b) Sizin zikretmiş olduğunuz şeyin neticesi şudur: Nefsin maddî ve leziz olan şeyleri elde etmekle meşgul olması, onun manevî mutluluklarla tam ve mükemmel olmasına mâni olur. Bu, zayıf olan nefisler hakkında kabul edilen bir husustur. Ama, alî ve kâmil nefislere gelince, bunların maddî işlerle meşgul olmaları, manevî mutluluklarla tam ve mükemmel olmalarına mani olmaz. Çünkü biz, nefislerin bazen zayıf olduğunu müşahede etmekteyiz. Şöyle ki bu nefis, her ne zaman bir işle meşgul olursa, o nefsin başka bir işle meşgul olması imkânsız olur. Nefis ne kadar güçlü olursa, bu durum da o nisbette mükemmel olur. Bu böyle olunca, işi sadece ruhbanlığa dökmek, bir tür zayıflığın ve kusurun delili olur. Mükemmellik, her iki tarafı da (dünyevî ve uhrevî tarafı) bihakkın yerine getirmede ve insanlar arasında bulunmadadır. c) Maddî lezzetleri bihakkın yerine getirmek isteyen kimsenin bundan maksadı, manevî lezzetleri bihakkın yerine getirmede yardım sağlamaktır. Çünkü bu kimsenin riyazeti ve mücâhedesi, bütün maddî lezzetlerden yüz çevirenin riyazetinden daha mükemmeldir. Çünkü nefsi kısmen tâate yöneltmek, onun (dünyadaki) pay ve hisselerinden yüz çevirmeden daha güç ve daha zordur. Binâenaleyh, böyle davranmadaki mükemmellik daha tam olmuş olur. d) Tamamen ruhbanlık, dünyanın harap olmasına, neslin inkıtâya uğramasına yol açar. Ama marifetullah'a, muhabbetullah'a ve tâate devam etmekle beraber, ruhbanlığı terkedip bırakmak ise, hem dünyanın hem de âhiretin mamur olmasını ifade eder. Böylece bu durum daha mükemmel olmuş olur. İşte bu konuda söylenecek sözün tamamı budur. 2) Kaffâl'ın zikretmiş olduğu şu husustur: Allahü teâlâ bu sûrenin başında "ahidleri yerine getirin" (Maide. 1) buyurmuş, böylece de haram kılınmış şeylerin helâl olmasını talep etmek caiz olmayacağı gibi, helâl kılınmış şeylerin de haram kılınmasının caiz olmayacağını beyan buyurmuştur. Araplar, Allah'ın haram kılmadığı hoş ve leziz şeyleri haram sayıyorlardı ki bunlar, "Bahire, Sâibe, Vasile ve Hâm" adları verilen develerdir. Yüce Allah bu hususu hem bu sûrede, hem de En'âm sûresinde anlatmıştır. Zira onlar meyteyi, kanı ve bu ikisi dışında kalan şeyleri helâl addediyorlardı. Böylece Cenab-ı Hak, "Allah'ın helal kıldığını haram kılmamalarını; haram kıldığı şeyi de helal addetmemelerini" emretmiştir. Bu nedenle onlar, Allah'ın "Ey iman edenler, ahidleri yerine getirin" (maide, 1) buyruğunun hükmüne dahil olmuşlardır. Mübahları Haram Kılmanın Manası "Allah'ın size helâl kıldığı tayyibâtı (temiz ve güzel şeyleri) " buyruğunun şu mânalara gelmesi muhtemeldir: 1) "Allah'ın size helâl kılmış olduğu şeyleri haram kılmayı itikâd, inanç haline getirmeyiniz.." 2) "Allah'ın size helâl kılmış olduğu şeyleri haram kılmayı lisânınızla ortaya koymayın." 3) "Allah'ın helâl kıldığı şeylerden, haram kıldığı şeylerden kaçmanız gibi bir kaçışla kaçmayınız.." Bu üç mâna, itikad, söz ve amel manasına hamledilmiştir. 4) "Fetvalarınızla, helâlleri başkalarına haram kılmayınız.." 5) "Yemin veya nezretmek suretiyle, helâl olanları haram kılmayı iltizâm etmeyiniz.. (Bu mânada olmak üzere) bu âyetin bir benzeri de "Ey peygamber, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi., niçin haram ediyorsun?" (Tahrim. 1) âyetidir. 6) "Gasbedilen şeyleri, mülkünüze ayırdedilmesi mümkün olmayacak bir şekilde karıştırmayınız. Böyle olması halinde, hepsi de haram olur. Binâenaleyh bu karıştırmak, helâl olan şeyleri haram haline getirmenin sebebidir. Pis olan şeylerin temiz olan şeylere karışması halinde de hüküm aynıdır." Âyet bütün bu mânalara muhtemeldir. Âyeti bu mânaların hepsine birden hamletmek de uzak bir ihtimal sayılmaz. Allah en iyi bilendir. Haddi Aşmayınız Allah "ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez" buyurmuştur. Bu buyrukla ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır: a) Allahü teâlâ, hoş ve temiz olan şeyleri haram kılmayı, bir haddi aşma ve bir zulüm kabul etmiştir. Böylece hükmüne, helâl ve hoş olan şeyleri haram kılmadan nehyetmek de dahil olsun diye, haddi aşmadan nehyetmiştir. b) Allah, hoş ve leziz şeyleri mubah kılınca, bunlardaki israfı da, "ve haddi aşmayın" hitabıyla haram kılmıştır. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın "Yeyin, İçin, İsraf etmeyin" (Araf, 31) âyetidir. c) Bu, "Allah size hoş ve leziz olan şeyleri helâl kılınca, sizler bu helâl kılınanlarla iktifa edip, bunları size haram kılınanların sınırına vardırıp da haddi aşmayın" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, |
﴾ 87 ﴿