89

Burada zikredilen hükümlerden İkincisi şu âyette yer alır: "Allah, sizi yeminlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz. Fakat kalblerinizin azmettiği yeminler yüzünden muaheze eder. Bunun da keffareti, ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece)sinden on yoksulu doyurmak veya onları giydirmek, yahud bir köle azad etmektir. Fakat kim de bulamazsa, üç gün oruç tutması (lâzımdır). İşte bu, ahdettiğiniz vakit yeminlerinizin kefaretidir. Yeminlerinizi muhafaza edin. Allah âyetlerini size böylece açıklıyor. Ta ki şükredesiniz".

Biz, Allahü teâlâ'nın burada, kanun ve hükümlerinden birkaç nevi beyân ettiğini söylemiştik. Geriye, "Bu hükümle bundan önceki hüküm arasında hangi münasebet var da, böylece bu ikincisinin onun peşinden zikredilmesi güzel ve yerinde olmuştur?" diye sorulması kalmıştır.

Buna göre biz deriz ki: Biz, önceki âyetin (Mâide. 87) sebebi nüzulünün şöyle olduğundan bahsetmiştik: Sahabeden bazıları, yemeyi İçmeyi ve giymeyi kendilerine haram kılıp, ruhbanlığı tercih etmiş ve buna da yemin etmişlerdi. Allah onların bu tutumlarını yasaklayınca onlar: "Ya Resûlallah, biz yeminlerimizi ne yapalım?" dediler. Bunun üzerine Allah bu âyeti gönderdi.

Bil ki yemin-i lağvin ne olduğu hususundaki sözümüz Bakara süresindeki "Allah, yeminlerinizdeki iağvden dolayı sizi sorumlu tutmaz. Fakat kalbleriniztn azmettiği yeminler yüzünden muaheze eder" (Bakara, 225) âyetinin tefsirinde iyice açıklanmıştı. Dolayısıyla, bunu tekrarlamanın bir mânası yoktur.

Sonra yüce Allah "Fakat kalblerinizin azmettiği yeminler yüzünden muaheze eder" buyurmuştur. Bu cümle ile ilgili birkaç mesele vardır:

Kelimesinde Farklı Üç Kırata Göre Tefsirler

Nâfi, İbn Kesir, Ebû Amr ve Asımın ravisi Hafs, elifsiz olarak kâf harfinin şeddesiyle Hamza, Kisaî ve Asım'ın ravisi Ebû Bekr, elifsiz olarak kâf harfini de şeddelemeksizin, İbn Amir ise, şeddesiz olarak elif ile (......) şeklinde okumuşlardır.

Vahidî şöyle demiştir:'Bir kimse, onu iyice kuvvetlendirip te'kid ettiğinde "Falanca yeminini (veya ahdini veya bağını) iyice kuvvetlendirip sağlamlaştırdı" denilir. ile kelimeleri aynı manadadır."

Bunu iyice anladığın zaman biz deriz ki, (......) şeklinde okuyanların kıraati, aza da çoğa da elverişlidir. Nitekim "Zeyd, yeminini akdetti; onlar, yeminlerini akdettiler" denilir.

Şeddeli okuyanlara gelince, bil ki Ebû Ubeyde, bu şekilde okumayı zayıf görmüş ve "Şeddeli okumak, tekrar ifâde eder. Bu sebeple şeddeli okumak, bir defa yapılan yeminden keffâretin sakıt olmasını gerektirir. Zira yemin tekrar etmemiştir" demiştir.

Vahidi (r.h), buna şu iki şekilde cevap vermiştir:

a) Alimlerden bazıları, şeddeli veya şeddesiz olan bu fiilin aynı manaya geldiğini söylemişlerdir.

b) Farzet ki, bu tıpkı "kapıları sımsıkı kapadı" (Yusuf, 23) âyetinde olduğu gibi tekrar ifâde etsin!.. Ancak ne var ki bu tekrar, kişinin o yemini, hem kalbi hem de lisanıyla akdetmesiyle teşekkül etmiştir. Her ne zaman kalp ile lisânın arası birleştirilirse, tekrar mânası meydana gelmiş olur. Ama, yemini birisiyle akdedip, diğeriyle akdetmediği zaman ise, o kimse yeminini akdetmiş olmaz.

Bu fiili "mufâele" babından elif ile okuyanlara gelince, bu, tıpkı "Allah ona afiyet verdi"; 'Nalini kırdım" ve "Hırsızı cezalandırdım" fiillerinde olduğu gibi, müşareket mânasını ifâde etmez. Böylece bu şekilde okumak da, fiili şeddesiz olarak okuma gibi olmuş olur.

İkinci Mesele

Fiille beraber (......) masdar durumundadır (te'vîl-i müfrede çıkar). Buna göre kelâmın takdiri, şeklindedir.

Üçüncü Mesele

Âyet-i kerimede bir hazf bulunup, kelâmın takdiri, ya "Fakat Allah sizi, onları, o yeminleri bozduğunuz zaman, akdettiğiniz yeminler sebebiyle muaheze eder" şeklindedir. Böylece, onlar tarafından bilindiği için, muaheze etme zamanı (yani (......) hazf edilmiştir. Veyahut da, "Fakat Allah sizi akdettiğinizi bozmanız sebebiyle muaheze eder" demektir. Bu takdire göre de bir muzâfın hazfi söz konusudur.

Şafiî'nin, yemin-i gamûs'un ketfâreti icap ettirdiğine dair bu âyetle ne şekilde istidlal ettiğini, Bakara sûresinde zikretmiştik.

Yemin Keffareti

Daha sonra Allahü teâlâ "Bunun da keffareti, ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece)sinden on yoksulu doyurmak veya onları giydirmek yahut bir köle azâd etmektir" buyurmuştur.

Bil ki âyet, keffaret-i yeminde farz olanın, herhangi birini seçmek serbest olmak kaydı ile, şu üç şeyden biri olduğuna delâlet eder. Eğer insan, bu üç şeyden birini yerine getirmekten âciz olursa, o zaman başka birşey farz olur ki bu da oruç tutmaktır, Bu Âyetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Kendisinde seçme (muhayyerlik) imkânı bulunan farz şudur: "İnsanın o üç şeyden herbirini tek tek ayrı ayrı yerine getirmesi farz olmadığı gibi, hepsini birden terketmesi de caiz değildir. Bu üç şeyden hangisini yerine getirirse, o mükellefiyetini yerine getirmiş olur." İşte bu üç kayıt bir araya geldiğinde, kendisinde seçme imkânı bulunan farz teşekkül etmiş olur. Fakihlerden, "Farz olan bunlardan biridir ama, belli biri değildir" diyenler vardır. Bu görüş şu iki manaya gelir:

a) "Kişiye farz olan, bu üç şeyden birisini yapmasıdır, ama belli birisini değil." Bunun olması, aklen mümkün değildir. Çünkü aslında belli olmayan birşeyin, zâtı gereği var olması imkânsız olur. Böyle olan birşey ile de insan mükellef tutulmaz.

b) "Kişiye farz olan, hem haddizatında, hem de Allah'ın ilminde belli olan bir şeydir. Ancak bu, onu yapana göre meçhuldür." Böyle olması da imkânsızdır. Çünkü birşeyin, bizzat kendisi Allah'ın ilminde farz olunca, onun terkedilmesi hiç bir şekilde caiz olmaz. Halbuki ümmet, başkasını yapması halinde, o işin terkedilebileceği noktasında ittifak etmişlerdir. Bu iki görüşü bağdaştırmak menfî ve müsbeti birleştirmek gibi olur ki bu, imkânsızdır. Bu hususta, sözün tamamı "usûl-ü fıkıh"ta zikredilmiştir.

İkinci Mesele

Şafiî (r.h): "Her fakirin hissesinin, bir "müdd" olduğunu ve bunun bir "menn" üçte ikisi miktarınca olduğunu söylemiştir ki bu, İbn Abbas (radıyallahü anh), Zeyd İbn Sabit (radıyallahü anh), Sâ'îd İbn Müseyyeb, Hasan el-Basrî ve Kasımın görüşüdür.

Ebü Hanîfe (r.h) ise, her fakire verilmesi gerekenin, buğdaydan yarım "sa' ", diğer şeylerden ise bir "sa' " olduğunu söylemiştir.

Şafiî'nin delili şudur: Allahü teâlâ, fakiri doyurma hususunda, sadece "ailenize yedirmekte olduğunuz orta (derece)sinden..." tabirini kullanmıştır. "Orta (derece)sinden..." tabiri de, ya örf bakımından orta (normal) olan, ya da şer'î bakımdan orta olanı kastetmektedir. Bu durumda eğer örf bakımından orta olan şey kastedilmiş ise, bir "menn"in üçte-ikisi miktarınca buğday, öğütülüp un haline getirildiğinde veya ondan ekmek yapıldığında, bu yaklaşık bir "menn" kadar olur. Bu da, bir İnsanın bir günlük azığı olarak çok açık ve net yeter. Yok eğer, bu ifâde ile şer'İ bakımdan bir "orta" nisbet kastedilmişse, bu hususta şeri'atta şu söyleyeceğimiz tek şeyin dışında, belli bir miktar belirtilmemiştir: Rivayet olunduğuna göre, Ramazan'da gündüz orucunu bozan kimseye, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), hiç bir miktar belirtmeksızin altmış miskini doyurmasını emretmiştir. Bunun üzerine o adam, "Ben, bu kadar şeyi bulamam" demiş. Daha sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e içinde onbeş sa' yiyecek bulunan bir zembil getirdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bunu yedir" dedi. İşte bu hâdise de, bir fakirin yiyeceği miktarın, bir "sa"ın dörtte biri olarak belirtildiğini gösterir ki bu, bir "müdd"dür. Bu kimseye, yemin kefareti "ailenize yedirmekte olduğunuz..." ifâdesi ile takyîd edilmemiş (sınırlandırılmamış), mutlak "tasadduk etme" ifâdesi ile emredilmiştir. Binâenaleyh yemin keffâretinin miktarı, sadaka-i fıtra göre hesaplanır. Sadaka-i fıtrin miktarı ise, nass ile, bir müdd olarak değil, bir "sa' " olarak belirlenmiştir.

Ebû Hanîfe (r.h)'nin delili ise şudur: "Allahü teâlâ, "Ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece)sinden" buyurmuştur. "Orta", "normal" demektir. İmâm Şafiî (r.h)'nin söylediği husus ise, yeterli olan miktarın en düşüğüdür. Normal olan, katık ile olan yiyecektir. İbn Abbas (r.h)'dan da, "Bu, katığı ile birlikte bir müdd (yiyecektir)" dediği rivayet edilmiştir. Halbuki katığın kıymeti, ikinci bir müddün kıymeti kadar, hatta genellikle ondan daha fazla olur.

Şafiî (r.h) bu görüşe şu şekilde cevap vermiştir: Âyetteki, "ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derecesin)den" ifâdesi ile, muhtemelen miktar bakımından bir "orta" oluş kastedilmiştir. Çünkü bazı insanlar, gerçekten çok az yerler, bu gibilere tek bir ekmek yeter. Bazı insanlar da çok fazla yer, bu gibilere iki "menn" ekmek de kifayet etmez. Fakat genelde bir insana, bir "menn"e yakın miktardaki ekmek yeter. Âyetteki bu ifâde ile, kıymet bakımından bir "orta" oluş da kastedilmiş olabilir. Bu, ne şeker gibi pahalı, ne de kepek ve mısır gibi ucuz olmamalıdır. Normal (orta) olan, buğday, hurma, kuru üzüm ve ekmektir. Yine âyetteki bu ifâdeden maksadın, lezzet ve hoşa gidiş bakımından "orta olan birşey" olması da muhtemeldir. Lafız, bu iki şeyden herbirine muhtemel olunca, biz deriz ki: Şu iki sebepten ötürü, bu lafzı daha önce söylediğimiz mânaya halmetmek gerekir:

1) Keffâret için yedirmede, katık, icmâya göre farz değildir. Bu durumda geriye, lafzı, yemeğin miktarı bakımından bir orta oluş mânasına hamletmek kalır.

2) Bu miktar, yakîn (kesin) olarak farzdır. Bundan fazlası ise, şüphelidir Çünkü bu ifâdede, o fazlalığa delâlet eden birşey yoktur. Bundan dolayı biz kesin olanı farz saydık, şüpheli olanı bıraktık. Allah en iyi bilendir.

Keffaret Olarak Verilen Şeyde Temlik Meselesi

Şafiî (r.h): "Bu hususta farz olan, o yiyeceği fakirin kendisine verip, onun malı haline getirmektir" dediği halde; Ebû Hanîfe (r.h): "O kimse, sabah veya akşam on fakiri doyurur ise, bu caizdir" der.

Şafiî (r.h)'nin delili şudur: "Keffârette farz olan, yedirmek, giydirmek ve köle azâd etmekten birisidir. Sonra biz "giydirme"de, temlikin (yani giydirilecek şeyin verilip, fakirin mülkü haline getirilmesi) hususunda ittifak halindeyiz. Binâenaleyh, "yedirmede" de temlikin vacip olması gerekir."

Ebû Hanîfe (r.h)'nin delili ise şöyledir: "Âyet, bu hususta "doyurma"nın farz olduğuna delâlet eder. Fakirleri sabah veya akşam yedirmeye de "doyurma" denir. Bunun delili, "(Onlar, yemeğe olan) sevgilerine rağmen, yoksulu, yetimi ve esîri doyururlar" (insan, 8) âyeti ile, bu âyetteki, "ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece)sinden on yoksulu doyurmak" ifadesidir. Halbuki aileyi yedirmek, "temlik" (yani onları yiyeceğe mâlik kılmak) sureti ile değil, yene imkânı sağlamak suretiyledir. Yine örfte, birisi fakirlere yiyecek verip, onlara yeme imkânı sağladığında, "Falan fakirleri doyuruyor" denilir. Cenâb-ı Hakk'ın "doyurma"yı emrettiği sabit olduğuna göre, bunun (yani yeme fırsatı sağlamanın) yeterli olması gerekir."

Şafiî (r.h) bu görüşe şöyle cevap vermiştir: "Bu keffârette farz olan, ya bir müdd miktarınca yiyecektir veya daha fazlasıdır. Sabah veya akşam fakirlere yedirilen şey, bazan bu miktardan az olabilir. Binâenaleyh bu durumda kişi, bu mükellefiyetten yakını (kesin) olarak kurtulmuş olmaz. Allah en iyi bilendir.

Keffarette Doyuma ve Giydirmenin Nasıl Olacağı

Şafiî (r.h): "Bu hususta, ancak on ayrı fakiri doyurmak yeterli olur" demiş; Ebû Hanîfe (r.h) ise: "Bir kimse aynı fakiri, on gün (övün) yedirse, bu yeterli olur" demiştir. Şafiî (r.h)'nin delili şudur: Bu gibi konular mânası akılla anlaşılamayan "ta'abbüd" (kulluk) esasına dayanır. Böyle olan herşeyde, nassın (âyetin) gelişine dayanmak gerekir.

Beşinci Mesele

"Kisve" Arapça'da, "libâs" (elbise) demektir. Libâs ise, giyilen herşeydir. "Keffâret" için yeterli olan kisve, kendisine "kisve" denilebilecek şeyin en azıdır. Bu en az miktar da, izâr (gibi belden aşağıyı örten elbiseler) veya cübbe (manto-palto) veya gömlek veya pantalon veya sarık veyahut da bir başörtüsüdür. Bunların her biri, bir fakir için bir kisve (giydirme)dir. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh), Hasan el-Basrî ve Mücâhid'in görüşü olup, İmâm Şafiî (r.h)'nin de mezhebidir.

Köle Azadı ve “Rakabe” Tabirinin Menşei

Âyette bahsedilen, "bir rakabe (boyun) âzad etmek" tabirinden maksad, kölenin tamamını âzad etmektir. Rivayete göre bu mecazî kullanışın dayanağı şudur: Araplar, ellerindeki esirlerin ellerini bir iple esirin boynuna bağlarlardı. Bu sebeple, esir salıverilmek istendiğinde bu ip çözülürdü. Bundan dolayı, o ipi çözmek, "fekkü rakabe" (boynu çözmek) diye ifâde edilmiştir. Daha sonra da bu tâbir, kölenin azadı mânasında, mecazen kullanılmıştır. Zahirîlere göre, keffâreti yerine getirmek için, her türlü köle azad edilebilir. Şâfiı (r.h)'ye göre ise, keffâret için yeterfi olabilecek kölenin, mü'min olması şartı ile, iş yapmasına manî olacak kusurlardan salim olması gerekir. Bu kölenin, küçük veya büyük, erkek veya kadın olması farketmez. Yine Şafiî'ye göre hiçbir keffârette, kâfir olan kölenin ve mükâteb olan kölenin âzâd edilmesi ve insanın kendi yakını olan bir köleyi satın alıp âzâd etmesi caiz olmaz. Biz bu meseleleri, Zihâr âyetinin (Mucâdele. 1 -4) tefsirinde zikrettik.

Köle Azadı Daha Değerli İken Niçin Sonda Zikredildi?

Birisi şöyle diyebilir: "Hiç şüphesiz köle âzad etmek daha faziletli iken, âyet-i kerimede "fakirleri doyurma"nın daha önce zikredilmesinin hikmeti nedir?" Buna karşı biz deriz ki: Bunun şu sebepleri olabilir:

a) Böyle olmasından maksad, keffâretin, bir sıraya göre değil, muhayyerlik (herhangi birini seçmeye) göre vacip olduğuna dikkat çekmektir. Çünkü eğer keffâret, bir tertip (sıra) üzere vacip olsaydı, bunlardan en ağırından başlanması gerekirdi.

b) Yedirilecek şey, elde edilme bakımından en kolay olandır. İşte bundan dolayı, önce "doyurma" işi zikredilmiştir. Yine bundan maksad, Allah'ın tekliflerinde, kullarına kolay ve hafif olanı gözettiğine dikkat çekmektir.

c) Doyurmak, daha faziletlidir. Çünkü fakir hür, bazan yiyecek bulamayabilir ve orada kendisine yiyecek verecek bir kimseyi elde edemeyebilir. Böylece de bir darlığa düşebilir. Fakat köleye gelince, onu doyurmak ve giydirmek, efendisine farzdır.

Bunları Yapamayan Üç Gün Oruç Tutar

Daha sonra Allahü teâlâ "Fakat kim de bulamazsa, üç gün oruç tutması (lâzımdır)" buyurmuştur. Bu hüküm ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Şafiî (r.h): "Yanında (elinde) bir günlük ve gecelik çoluk-çocuğunun ve kendisinin yiyeceği ile, on fakiri doyuracak kadar fazla yiyeceği bulunan kimsenin, kefâretini "fakirleri doyurmak" suretiyle yerine getirmesi gerekir. Eğer o kimsenin elinde bu kadar yiyeceği yoksa, ancak o zaman keffâretini oruçla yerine getirmesi caiz olur" demiştir. Ebû Hanîfe (r.h) ise: "Elinde, kendisine zekât düşmeyecek kadar bir malı bulunan kimsenin, keffaret için oruç tutması caizdir" demiş ve böylece kendisine zekât farz olmayan kimseyi, "mal bulamayan kimse" saymıştır.

Şafiî (r.h)'nin delili şudur: Allahü teâlâ, oruç tutabilmeyi, âyette bahsedilen üç şeyin bulunmaması şartına bağlamıştır. Şarta bağlı olan şey, şart bulunmadığı zaman bulunmaz. Binâenaleyh bu üç şey bulunduğunda, kişinin oruç tutmasının caiz olmaması gerekir. Biz, kişinin bir gün ve bir gecelik olmak üzere, hem kendi hem de çoluk çocuğunun yiyeceğini bulması halinde, bu esasla amel etmedik. Çünkü bir kimsenin yanında bu kadar miktar malın bulunması, âdeta kendisine zarurî olarak ihtiyaç duyulan bir şey gibidir. Yine biz, şeriatta, kişinin kendisiyle başkasına ait olan hak hususunda bir çelişki meydana geldiğinde, kişinin kendisinin hakkının ön plana alınmasının vacip olduğunu görmekteyiz. Binâenaleyh âyetle, bu durumun dışında amel edilmesi gerekir.

İkinci Mesele

Şafiî (r.h), iki görüşünün en sahih olanında, "bu kimsenin ister ard arda, isterse ayrı ayrı günlerde olmak üzere, üç gün oruç tutması gerektiğini" söylerken, Ebû Hanîfe (r.h), "bu kimsenin peşpeşe üç gün oruç tutmasının farz olduğunu" söylemiştir.

Şafiî'nin delili şudur: Allahü teâlâ, üç gün oruç tutmayı farz kılmıştır. Ayrı ayrı üç gün oruç tutan kimse, üç gün oruç tutmuş demektir. Binâenaleyh, bu kimsenin borcunu edâ etmiş olması gerekir. Ebû Hanîfe (r.h)'nin delili ise şudur: Gerek Übeyy İbn Ka'b'ın gerekse İbn Mesudun, âyetin bu kısmını "Peşpeşe üç gün oruç tutması (lâzımdır)" şeklinde okudukları nakledilmiştir. Onların kıraatleri, kendilerinden yaptlan rivayetlerden gerilkalmaz, farklı değildir.

Buna şöyle cevap verilir: Şazz kıraat kabul edilmez. Çünkü, eğer şazz kıraat Kur'ân olsaydı, mütevâtir olarak nakledilirdi. Zira biz, Kur'ân hakkında, O'nun mütevatir olarak nakledilmemiş olmasını caiz görürsek, Rafızîlerin ve mülhidlerin Kur'ân hakkındaki ta'n ve tenkidlerini bir nevi benimsemiş oluruz.. Bu ise bâtıldır. Binâenaleyh biz, şazz kıraatin merdud olduğunu anlamaktayız. Dolayısıyla bu kıraat hüccet olmaya elverişli değildir. Bir de ramazan orucunun kazasında peşpeşe tutmak gerekmediği halde, Übeyy İbn Kab'ın, âyetin o kısmını (Bakara, 184) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Hanefîler buna şöyle cevap vermişlerdir: Hazret-i Peygamberden rivayet edildiğine göre, bir adam Ona. Üzerimde, ramazandan tutmadığım günler, oruçlarım var; onları ayrı ayrı günlerde kaza edeyim mi?" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Söyle bakayım; Eğer bir borcun olsa ve sen de kısım kısım ödesen. O verdiğin para, borcunu ödemene yeterli olmaz mı?" dedi. Adam da, Evet, cevabını verdi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Allah, insanlardan daha çok atfeden ve kolaylık gösterendir" dedi.

Biz deriz ki, bu hadis her ne kadar ramazan orucuyla ilgili bir soruya cevap olarak vaki olmuş ise de, bunun lafzı umumîdir; bunun bir illet oluşu da bütün oruçlar hakkında umumîdir. Usûl-i fıkıhta, "sebebin hususiliğine değil, lafzın umumîliğine itibar edilir" şeklinde bir kaide bulunmaktadır. Binâenaleyh bu, mevzûmuzla ilgili olarak da, bu orucun ayrı ayrı günlerde tutulabileceğine delâlet eden delillerin en kuvvetlilerinden birisi olmuş olur.

Üçüncü Mesele

Bir kimse yaptığı iki yeminden dolayı altı gün oruç tutsa, ister bu iki üçten birini yaptığı iki yeminden biri için tayin etsin, isterse etmesin; tuttuğu bu oruç keffâret için yeterli olur. Bunun delili şudur: Allahü teâlâ o kimseye üç gün oruç tutmasını farz kılmıştır. O kimse de bunu yapmıştır. Binâenaleyh, sorumluluktan kurtulmuş olması gerekir.

Daha sonra Allahü teâlâ, "işte bu, ahdettiğiniz vakit yeminlerinizin kefaretidir" buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın "Bu" ifadesi, âyette bahsedilen doyurma, giydirme ve köle azad etme gibi hususlara işarettir. Yani, "Yukarda bahsedilen bu şeyler, yemin edip de yemininizi bozduğunuz zaman, yeminlerinizin keffâretidir." Çünkü keffâret, sırf yemin etmekle vacip olmaz. Ancak ne var ki, "yemini bozmak" tabiri, kelâmın ona delâleti sebebiyle âyet-i kerimede zikredilmemiştir. Bu tıpkı, "Artık sizden kim hasta, yahud sefer üzerinde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar)" (Bakara, 184) âyetinde olduğu gibidir. Yani, takdirinde olup, "...yolcu olup orucunu da yerse" kısmı, sözün delâleti ile anlaşılmaktadır.

Şâfi bu âyete tutunarak yemini bozmadan önce keffâret vermenin caiz olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: "Âyet, sayılan bu üç şeyden her birinin, yemin edildiği zaman, yeminin keffâreti olduğuna delâlet etmektedir. Binâenaleyh bir kimse yemin edip de yeminini bozmadan önce bu üç şeyden birini yerine getirdiğinde, o kimse yeminin keffâretini yerine getirmiş olur. Durum böyle olunca da, o kimsenin sorumluluktan kurtulmuş olması gerekir." Şafiî sözüne devamla şöyle demiştir: "Yüce Allah'ın sözünde bir nükte vardır ki o da, yemin etmeden önce keffâret vermenin caiz olmayacağına, ama yemin edip de yeminini bozmadan önce bunun caiz olacağına dikkat çekmektir."

Daha sonra Allahü teâlâ, "yeminlerinizi muhafaza edin" buyurmuştur. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır:

a) Bundan murad, "Az yemin ediniz; çok yemin etmeyiniz" mânâsıdır. Nitekim şair Kuseyyir şöyle demiştir:

"O, az yemin eden, yemininde duran ve kendisinden daha önce bir yemin sadır olmuşsa, onu yerine getirendir..."

Binaenaleyh şairin kendisinden daha önce yemin sadır olmuşsa (......) ifadesi, onun "yemininde duran" sözünün, kendisi tarafından kendisini yemin etmemekle vasfettiğine delâlet etmektedir.

b) "Yemin ettiğiniz zaman keffâret vermeye ihtiyaç duymayasınız diye, yeminlerinizi bozmayınız, onları muhafaza ediniz" demektir. Bu ifâde her iki mânaya da muhtemeldir. Ancak ne var ki ikinci ihtimal Hazret-i Peygamber'in "Kim bir şeye yemin eder de, yeminine aykırı davranmanın daha hayırlı olduğunu görürse, bu daha hayırli olanı yapsın, sonra da yeminini (bozmuş olmasından dolayı) kefaretini versin El-Câmıu's-Sağir, M/170. hadisiyle tahsis edilmiştir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah âyetlerin size böylece açıklıyor. Tâ ki şükredesiniz.." buyurmuştur ki, bunun manası gayet açık olup, bu cümlede geçen ile alakalı sözümüz de birkaç defa geçmişti.

Müskirat, Kumar, Şans Oyunları Hakkında

89 ﴿