95"Ey iman edenler, siz ihramlı bulunurken, av öldürmeyin. İçinizden kim onu bilerek öldürürse, öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır ki Kabe'ye ulaşacak bir kurbanlık olmak üzere, buna içinizden adalet sahibi İki adam hükmedecektir. Yâhud bir keffaret vardır ki, (bu da) yoksulu doyurmak, yahud bunun dengi bir oruç tutmaktır. Ta ki bu suretle o, ettiğinin vebâlini tatmış olsun., Allah geçmişi bağışladı. Kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır. Allah mutlak galiptir, intikam sahibidir". "Ey iman edenler, siz ihvandı bulunurken, av öldürmeyin" buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Bu âyette geçen "sayd" (av) kelimesi ile ne murad edildiği hususunda iki görüş vardır: Av Sayılıp Sayılmayan Hayvanlar Birinci Görüş: Bu, ister eti yenilen cinsten ister yenilmeyen cinsten olsun, yabanî hayvan mânasına gelir. Buna göre, ihramlı kimse, eti yenilmeyen bir yırtıcı hayvanı öldürdüğünde, bu hayvanın kıymetini tazmin eder (tasadduk eder). Fakat bu hayvanın kıymeti, bir koyunun kıymetinden daha fazla olmaz. Bu, Ebû Hanife (r.h)'nin görüşüdür. İmam Züfar ise: "Bu hayvanın kıymetinin, çıkabileceği yere kadar çıkması gerekir" demiştir. İkinci Görüş: "Sayd" (av), "eti yenilen cinsten hayvan" demektir. Bu görüşe göre, ihramlıya, yırtıcı hayvanları avladığı zaman bir tazmin gerekmez. Bu da, İmâm Şafiî (r.h)'nin İçtihadıdır. Ebû Hanîfe (r.h), "beş zararlı hayvan ile kurdun öldürülmesinden dolayı, bir tazminin gerekmediğini" kabul etmiştir. Şâfii (r.h)'nin Kur'ân ve Hadis'den delili vardır, Kur'ân'dan delili şudur: Yenilmesi haram olanlar av değildir, binâenaleyh bunların tazmin edilmemesi gerekir. Biz eti haram olanların "av" (sayd) sayılmayacağını söylüyoruz. Çünkü sayd (av), eti yenilen hayvan demektir. Zira Cenâb-ı Hak, bu âyetin hemen sonrasında, "Deniz avı yapmak ve onu yemek, kendinize de, yolcuya da fötde olmak üzere, sizin için helal kılındı, İhramlı bulunduğunuz müddetçe ise kara avı haram kılındı" (Maide, 96) buyurmuştur. Bu âyet, deniz avının her zaman (ihramlı iken ve ihramsız iken), kara avının ise ihramlı olunmadığı zaman helal olduğunu gösterir. Böylece avın, eti yenilmesi helal olan hayvan mânasına olduğu sabit olur. Yırtıcı hayvanın yenilmesi ise helal değildir. Binâenaleyh yırtıcı hayvanın av (sayd) sayılmaması gerekir. Bu hayvanların bir av sayılmadığı sabit olunca, kıymetinin tazmin edilmemesi gerekir. Çünkü asıl olan, tazmin etmemektir. Biz, asıl olana göre, bu âyetin hükmünden ötürü, av sayılan hayvanların kıymetinin tazmin edilmemesi hususunda amel etmedik. Binâenaleyh asıl olan bu durum, av olmayan hayvanlar hususunda asıl olarak kalır. İmam Şafiî'nin hadisden delili ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şu meşhur hadîs-i şerifidir: "Beş zararlı hayvanı, ihramlı kimsenin, Hill bölgesinde ve Harem bölgesinde öldürmesinde bir vebal yoktur. Bunlar, karga, çaylak, yılan, akrep ve "ısıran köpek"tir. Müslim. Hacc, 66-69 (11/856-857). Hadisteki (......) kelimesi, aynı zamanda arslan, kaplan, kurd, vb. parçalayıcı hayvanları da ifade eder (İbnu'l-Esir, En-Nihâye, 111/275). Bir diğer rivayette ise, "ete düşkün yırtıcı hayvanlar" ilâvesi vardır. Bu hadis ile birkaç yönden istidlal edilir: a) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "ete düşkün yırtıcı hayvanlar" ifadesi, bu meselede bir nasstır. b) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu hayvanları "zararlı" diye tavsif etmiş, sonra da öldürülmelerinin mubah olduğunu söylemiştir. Uygun bir vasfın peşinde zikredilen hüküm, o vasfın, hükmün sebebi olduğunu ihsas ettirir. İşte bu durum da, bu hayvanların zararlı olmasının, onların öldürülmesinin helal oluşunun illeti olduğunu gösterir. Bu hayvanların "fevâsık" (zararlı) olmalarının mânası, onların eziyyet edici olmaları demektir. Halbuki eziyyet verme sıfatı, yırtıcı hayvanlarda daha kuvvetlidir. Binaenaleyh, onların da öldürülmelerinin caiz olması gerekir. c) Şârî (kanun koyucu), öldürülmenin mubah oluşunu bu hayvanlara has kılmıştır. Sâri bu hükmü bu hayvanlara, eziyyet vermelerinin fazlalığından dolayı tahsis etmiştir. Halbuki yırtıcı hayvanlarda eziyyet verme vasfı daha fazladır. Binâenaleyh, bunların öldürülmelerinin caiz olduğuna hükmetmek gerekir. Bunların öldürülmesinin caiz olduğu sabit olunca, birinci delilde de beyân ettiğimiz gibi, tazmin edilmemeleri de gerekir. Ebu Hanîfe (r.h)'nin delili de şudur: "Yırtıcı hayvanlara da av denir. Böylece bunlar da, "siz ihramlı bulunurken av öldürmeyin" yasağına girerler. Biz, yırtıcıların bir av olduğunu, hem şâirin; "Kendisine, üstü örtülü bir tuzak kurulup da, avlanılan arslan..."; hem de Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin "Kralların avı, tavşanlar ve tilkilerdir. Ama ben (binitime) bindiğim zamansa, avım kahramanlardır" şeklindeki sözlerinden dolayı söylüyoruz." Ebü Hanîfe'nin bu görüşüne şu şekilde cevap verebiliriz: Biz, âyetin delâletine dayanarak, yenilmesi haram olanların bir av olmadığını beyan ettik.. Buna, kime ait olduğu belli olmayan bir şiir beyti karşı koyamaz.. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin şiiri ise, varid değildir. Çünkü bize (Şafiîlere) göre, tilki helâldir. İkinci Mesele Âyette geçen (......) lâfzı (......) kelimesinin çoğuludur. Bu hususta üç görüş vardır: a) (......) kelimesinin manası, "Hacc için ihrama girmiş kimselerken..." şeklindedir. b) "Harem'e girmiş kimselerken..." Âyet ile, bu iki mana da murad edilmiştir. Bu ifadenin hükmüne umre için ihrama girenler dahil olur mu olmaz mı hususundaysa ihtilâf vardır. Üçüncü Mesele Cenâb-ı Hakk'ın "öldürmeyin" buyruğu, hem doğrudan hem de sebebiyyet verme bakımından öldürmeyi yasaklamayı ifade eder. Binaenaleyh kişinin, ihramlı olduğu sürece ne silah ile ne de eğitilmiş köpek ve kuşlar ile, -av ister Hıll, isterse Harem bölgesine ait olsun, - ava sataşması caiz değildir. Ama, ihrama girmemiş olan kimsenin "Hıll" bölgesinde avlanabilme selâhiyeti olduğu halde, Harem'de avlanması caiz değildir. Biz, "Siz ihramlı bulunurken" ifadesinin, her iki durumu, yani ihrama giren kimse ile Harem'de olan kimseyi içine aldığını söyleyip kabul ettiğimiz zaman, âyet bu hükümlerin hepsine delâlet etmiş olur. Kasden Av Hayvanı Öldürmenin Cezası "İçinizden kim onu bilerek öldürürlerse, öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır., " buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Âsim, Hamza ve Kisâî, (......) kelimesini, tenvinle ve merfû olarak cezânın mislü şeklinde okumuşlardır ki, buna göre mana: "O kimseye, öldürmüş olduğu ava mümasil bir ceza gerekir" şeklindedir. Binaenaleyh mislü kelimesi, cezaun kelimesinin sıfatı olduğu için merfûdur. Kisaî şöyle demiştir: Cezâun kelimesinin mislü kelimesine izafe edilmesi uygun düşmez. Görmüyor musun, mâna, "Ona gerçekte, öldürdüğü şeyin mislinin cezası gerekmez. Aksine ona gereken, Öldürdüğü şeyin cezasıdır; yoksa öldürmediği şeyin (maktulün) cezası değildir" şeklindedir, (......) sözünün, nekire olan cezâun kelimesinin sıfatı olması caizdir. Buna göre mana, "ne'am (deve, sığır, davar)dan olan cezası, öldürdüğü şeyin mislidir" şeklindedir. Diğer kıraat imamları ise, ceza kelimesini misl kelimesine muzâf kılarak, (......) şeklinde okuyup şöyle demişlerdir: "O kimseye gereken, her nekadar öldürdüğü şeyin mislinin cezası değil de öldürdüğünün cezası ise de, Araçlar "Ben de, senin gibisine ikram ediyorum" derler, bununla da "Sana ikram ediyorum" manasını kastederler. Bunun bir benzeri de, "O'nun benzeri gibisi yoktur" (Şura, 11) âyetidir ki, bu ifadenin takdiri hiçbir şey gibi değildir" şeklindedir. Ve yine Cenâb-ı Hak, "Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, ona insanların arasında kendisiyle yürüyeceği bir nûr verdiğimiz kimse; içinden çıkamaz halde karanlıklarda kalan kişi gibi olur mu hiç?" (Enâm, 122) buyurmuştur ki, bu ifadenin takdiri de, "karanlıklarda olan gibi.." şeklindedir. Burada bir başka izah daha vardır ki, o da cümlesinin manasının, tıpkı senin (......) demen gibi olmasıdır ki, bu tabir "gümüşten bir yüzük" anlamındadır. İhramlının Hataen Öldürülmesi Durumu Said Ibn Cübeyr: "İhramlı kimse, hataen bir av öldürdüğü zaman, kendisine hiçbir şey gerekmez" demiştir ki, bu Dâvûd ez-Zahirî'nin de görüşüdür. Fukahânın ekserisi ise, "O kimseye, ister kasden isterse hataen öldürsün, tazmin gerekir" demişlerdir. Dâvûd ez-Zahirî'nin delili şudur: Hak teâlâ'nın, "İçinizden kim onu bilerek öldürürse..." kaydı, şart sadedinde zikredilmiştir. Şart olmadığı zaman, meşrut da olamaz. Binaenaleyh, kasıt olmadığı zaman bir cezanın vacip olmaması gerekir. Bu hususu, aynı âyetin sonundaki, "Kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır" ifadesi de te'kid etmektedir. İntikam ise, hataen olanda değil, sadece kasten olanda olur. Hem "Kim bir daha böyle yaparsa..." şartından "Kim, bahsi yukarıda geçen şeylere tekrar dönerse" manası kastedilmiştir. Bu ifade de, daha önce zikredilen ve cezayı gerektiren öldürmenin hataen değil, kasten öldürme olmasını gerektirir. Cumhûr-u fukahanın delili şudur: Allah, "İhramda bulunduğunuz müddetçe ise kara avı size haram kılındı" (Maide. 96) buyurmuştur. Kara avı, ihram sebebiyle haram olunca, o av fiili de, ihram sebebiyle yasak kılınmış olur. Binaenaleyh, bu yasağın hükmü, hatâ ve cehalet sebebiyle sakıt olmaz. Bu tıpkı, başı tıraş etme ve müslüman malını tazmin etme hususları gibidir. Zira, mâlikin hakkı sebebiyle bir haramlık sabit olunca, bu onun hataen veya kasten olmasıyla değişmez. İşte burada da böyledir. Yine cumhur-u fukaha, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "İhramlı kimse sırtlanı öldürdüğünde, onun cezası bir koçtur" hadisi ve sahabenin, "Ceylânın öldürülmesinde, ceza olarak bir koyun verilir" şeklindeki ifadeleriyle istidlal etmişlerdir ki, bu ifâdelerde kasten öldürme hususu yer almamıştır. Davûd buna: "Kur'ân'ın nassı, haber-i vâhidden, sahâbi sözünden ve kıyastan daha hayırlıdır" diyerek cevap vermiştir. Üçüncü Mesele Âyetin zahiri, avın cezasının, maktulün (öldürülenin) misli olması gerektiğine delâlet etmektedir. Ancak ne var ki müçtehid imamlar, "misl"in ne olduğu hususunda İhtilaf etmişlerdir. Meselâ Şafiî ve Muhammed eş-Şeybâni: "Av, misli olanlar ve misli olmayanlar diye iki çeşittir" demişlerdir. "Misli olanlar, "ne'am" (deve, sığır ve davar)'dan misli ile tazmin olunur. Misli olmayanlar ise, kıymeti ile tazmin olunurlar" diye eklemişlerdir. Ebû Hanife ve Ebû Yusuf ise, "vacip olan mislin, öldürülenin kıymeti olduğunu" söylemişlerdir. Şafiî'nin delili, Kur'ân, Hadis, İcmâ ve Kıyastır. Kur'ân'dan deliline gelince bu, "İçinizden kim onu bilerek öldürürse, öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır.." mealindeki âyettir (Maide, 95). Bu âyetle şu dört yönden istidlal edilmiştir: a) Bir grup kıraat imamı, tenvîn ile (......) şeklinde okumuşlardır kî, bu okuyuşa göre âyetin mânası, "(ona), "ne'am" (deve, sığır ve davar)dan öldürdüğü şeye mümasil, denk bir ceza gerekir" şeklindedir. Binâenaleyh, "bu ceza, onun kıymeti itibariyle misli" diyenler, Kur'ân'ın nassına muhalefet etmiş olurlar. b) Diğer bir grup kıraat imamı da, (......) kelimesini (......) kelimesine izafetle okumuşlardır ki, bu okuyuşun takdiri ve mânası, "Ona, Öldürdüğü şeyin "ne'am "dan cezası vardır" şeklindedir. Yani, "Öldürdüğü şeyin mislinin cezasının, "ne'am "dan olması gerekir. Binâenaleyh, bunu farz görmeyenler Kur'ân'ın nassına muhalefet etmiş olur. c) Ibn Mesudun kıraati, "Onun cezası, öldürdüğü şeyin "ne'am"dan misli ve dengidir" şeklindedir ki, bu da bizim söylediğimiz şey hususunda açık bir ifâdedir. d) Hak teâlâ'nın, "..Kabe'ye ulaşacak bir kurbanlık olmak üzere, İçinizden adalet sahibi iki adamın hükmü bunu (tayin) edecektir" buyruğu, onlardan iki âdil kimsenin hükmettiği o cezanın, Kabe'ye ulaşacak bir kurbanlık olması gerektiği hususunda sarîh bir ifâdedir. Buna göre şayet, "O kıymet ile bu kurbanlık hayvan satın alınabilir" denilirse, biz deriz ki: Nass, iki âdil kimsenin hükmettiği o şeyin, bir kurbanlık hayvan olması gerektiği hususunda sarih bir hüküm ifâde etmektedir. Halbuki siz, vacip ve farz olanın, öldürülen o şeyin kıymeti olduğunu, sonra da bu kimsenin, isterse bu kıymet ile Kabe'ye ulaşan bir kurbanlık hayvan satın alıp almamada muhayyer olduğunu söylüyorsunuz ki işte bu durum nassın hilâfına olur. Şafiî'nin hadisten delili ise şudur: Câbir İbn Abdillâh, Allah'ın Resulü Hazret-i Peygamber'e, "sırtlan bir av mıdır?" diye sormuş, Hazret-i Peygamber de: "Evet; ihramlı kimse onu yakalarsa, bunun cezası bir koç gerekir" demiştir ki, bu da sarîh bir nasstır. İcmâ'dan delili şudur: Şafiî (r.h) şöyle demektedir: "Hazret-i Ali, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Abdurrahman İbn Avf, Ibn Abbas ve İbn Ömer'in (radıyallahü anh) muhtelif beldelerde ve muhtelif zamanlarda, avın cezasıyla alâkalı olarak, "ne'am "dan olan "misliyyet" ile hükmettikleri rivayetleri birbirini desteklemektedir.Meselâ onlar, "ne'am"dan bir ceza olarak deve kuşunda deveyle; yabanî eşekte, sığır ile; sırtlanda, koç ile; ceylânda, dişi keçi; erkek ceylanda koyun; tavşanda, keçinin dişi yavrusu, bir rivayette de "anâk" (keçinin dişi yavrusu); kelerde, kuzu; tarla faresinde keçinin dişi yavrusu ile hükmetmişlerdir ki bu da, onların avın kıymetine değil de, "ne'am"dan avın en yakın benzerlerine dikkat ettiklerini göstermektedir. Şayet onlar öldürülenin kıymetine göre hüküm vermiş olsalardı, bu kıymet, bu değeri takdir edenlerin farklılığı nisbetinde farklı olurdu. (......) büyük erkek ceylân; (......) dişi ceylân; (......) sahrada olan büyük fare; (......) keçinin annesinden ayrılan dişi yavrusu demektir. Bunun erkeğine cufr; dişisine ise denilir. Bunlara bu isim, bir yıl tamamlanmadan önce güçlü kuvvetli olduklarında verilir. Şafiî'nin kıyastan delili de şudur: "Tazmin, telef edilenin cezasıdır. Binâenaleyh, benzerlik her ne zaman daha mükemmel ve daha güzel olursa, ceza da o nisbette tam ve mükemmel olur. Böylece mislini vacip kılmak daha evlâ olmuş olur." Ebû Hanîfe (r.h)'nin delili ise şudur: "Öldürülen avın misli birşey bulunmadığı zaman, bunun kıymetinin tazmin edileceği hususunda aramızda bir ihtilaf yoktur. Binâenaleyh âyetteki, "öldürdüğü o hayvanın benzeri (misli) bir ceza vardır" ifâdesindeki, "misli" kelimesi ile kastedilen, işte bu durumda tazmin edilen kıymettir. Diğer durumlarda da böyle olması gerekir. Çünkü bir lafzı, ancak bir mânaya hamletmek caizdir." Buna şöyle cevap verilir: Mümâsele'nin (birşeyin benzeri ve misli olmanın) hakiki manası, bilinen bir husustur. Şeriat koyucu olan Allahü teâlâ, mümâseleye riayet etmeyi farz kılmıştır. Bundan dolayı mümkün olduğu nisbette buna riayet etmek gerekir. Binaenaleyh bu mümâselete, şekil bakımından riayet etmek mümkün olur ise bunu yapmak; eğer kıymet bakımından riayet etmek mümkün olur ise, o zaman da mecburen bununla yetinmek gerekir. Cemaat Halinde Hayvan Öldürmenin Cezası İhramlı bir cemaatın bir tek avı birlikte öldürmeleri konusunda, Şafiî (r.h): "Onların hepsine tek bir ceza gerekir" demiştir ki bu aynı zamanda Ahmed İbn Hanbel ve İshâk İbn Râhûye'nin görüşüdür. Ebu Hanîfe, İmâm Mâlik ve Sevri (rahimehümullah) ise: "Bunların herbirine, ayrı ayrı birer ceza ödemesi gerekir" demişlerdir. Şafiî (r.h)'nin delili şöyledir: "Bu âyet, öldürülen hayvanın mislinin ödenmesinin vacib olduğuna delâlet etmektedir. Bir hayvanın misli bir hayvandır. Bu husus, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'den de, bizim dediğimiz gibi hükmettiği rivayeti ile te'kîd edilmiştir." Ebu Hanîfe (r.h)'nin delili ise şöyledir: "O ihramlılardan herbiri, o hayvanın katilidir. Binaenaleyh herbirine, tam bir cezanın farz olması gerekir." Bu delilin, birinci mukaddimesinin (cümlesinin) izahı şu şekildedir: Bir grup insandan herbiri, bir hayvan . öldürmeyeceğine yemin etseler ve sonra hep birlikte bir tek av öldürseler, her birinin bir keffaret ödemesi gerekir. Adam öldürme ile ilgili kısas da böyledir. Yani bir tek kişiyi birlikte öldüren bir grubun hepsine kısas uygulanması gerekir. Bunlardan herbirinin katil olacağı sabit olunca, âyetteki, "İçinizden kim, onu bilerek öldürürse, öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır..." ifadesinden ötürü, bu insanlardan her birinin tam bir ceza ödemesi gerekir. Çünkü buradaki, "içinizden kim, onu bilerek öldürürse..." cümlesi umûmî bir ifade olup, bütün öldürenleri kapsar." Şafii (r.h) buna şu şekilde cevap vermiştir: "Öldürme tek bir şeydir. Binaenaleyh öldürme işinin tam olarak gerçekleşmesi, tek bir failden daha fazlası ile olamaz. Bundan dolayı bu grup, bir araya geldiklerinde, hepsinin fiillerinin toplamından, tek bir öldürme meydana gelmiş olur. Durum böyle olunca, onlardan herbirinin gerçekte katil olması imkânsız olur. Bunlardan herbirinin katil olmadığı sabit olunca, bu grup âyetin hükmüne girmez. Bir grup insanın, tek bir adamı öldürmesi meselesine gelince, bu "ta'abbudî" (hikmetini anlayamadığımız ama kul olarak uymaya mecbur olduğumuz ilâhî bir emir) olarak sabit olmuştur. Birden fazla keffaretin vacib kılınması (yani herbirine keffaretin vacib kılınması) da böyledir." İhramlı Kimsenin Av Hayvanını Göstermesindeki Ceza Şafiî (r.h) şöyle der: "İhramlı kimse, bir başkasına avı gösterse, o adam da, gösterilen avı öldürse, bu ihramlı gösterdiği avın cezasını tazmin etmez." Ebu Hanife (r.h) ise: "Bu kimse, o avın mislini tazmin eder" demiştir. Şafiî'nin delili şudur: "Bu âyette, cezanın vacib oluşu, öldürme fiiline bağlanmıştır. Halbuki bir hayvanı, avlayacak kimseye göstermek, "öldürme" değildir. Binaenaleyh bu ihramlının o hayvanın mislini tazmin etmemesi gerekir. Bir de tazmin, öldürülen hayvanın bedelidir. Binaenaleyh katil keffâretinde, diyette ve bir müslümanın malına işaret etme meselesinde olduğu gibi, gösterme yüzünden, bu tazmin farz olmaz." Ebu Hanife (r.h)'nin delili ise şudur: "Bu mesele, Hazret-i Ömer'e soruldu ve o, Abdurrahman İbn Avf (radıyallahü anh) ile istişarede bulundu. İkisi av hayvanına işaret edip gösteren ihramlıya, cezanın gerekeceği hususunda ittifak ettiler. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan da, av hayvanına işaret eden ihramlıya cezanın vacib olduğu rivayeti gelmiştir." Şafiî (r.h), Ebu Hanife'nin bu deliline, "Kur'ân'ın nassı, bir sahabînin sözünden daha hayırlıdır" diyerek cevap vermiştir. Altıncı Mesele İmam Şafiî (r.h) şöyle demiştir: "Bir kimse erkek ceylanı yaralasa ve o ceylanın kıymeti onda bir nisbetinde düşse, bu kimsenin, bir koyunun kıymetinin onda biri kadar tazmin etmesi gerekir." Dâvûd ez-Zâhiri, "öldürmenin dışında, kesinlikle bir tazmin söz konusu değildir" derken, Müzeni, "bu kimseye bir tam koyun tazmîn etmesi gerektiğini" söylemiştir. Dâvûd ez-Zahirî'nin delili şudur: "Âyet, bu cezanın vacib oluşunun, öldürme şartına bağlı olduğunu gösterir. Binaenaleyh ortada öldürme işi bulunmadığına göre, bu kimseye kesinlikle, herhangibir cezanın vacib olmaması gerekir." Davud'un bu görüşüne cevaben şöyle deriz: Öldürme işine bağlanan, öldürülenin mislinin vacib olması hükmüdür. Bizce bu, öldürme işi olmadığı zaman vacib olmaz. Binaenaleyh Davûd ez-Zahiri'nin görüşü düşer. Yedinci Mesele Bir kimse, Hill (Harem'in dışı) bölgesinden, yine Hill bölgesinde bulunan bir ava ok atsa, bu ok da, Harem bölgesindeki bir grup hayvana gitse, İmam Şafiî (r.h)'ye göre bu hayvanın eti haram olduğu gibi, o kimsenin bu hayvanın cezasını da ödemesi gerekir. Ebu Hanife (r.h) ise, "bu hayvanın etinin haram olmayacağını" söylemiştir. Şafiî'nin delili şudur: "Hayvanı kesmenin sebebi, birkaç cüzden meydana gelmiştir ve bu cüzlerden bazısı mubah, bazısı haram işlerdendir. Haram olan, Harem bölgesine geçiştir. Bir işte hem helal, hem haram bulundu mu, mutlaka haram helâla baskın çıkar. Özellikle aslı haramlık olan kesme işinde.." Ebu Hanife (r.h)'nin delili ise şudur: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Siz ihramlı bulunurken, av öldürmeyin" buyruğu, bu kimseleri, Harem bölgesinde olmaları hâlinde, avlanmaktan nehiydir. Bundan dolayı, bu iki şarttan biri bulunmadığı zaman, haramlığın söz konusu olmaması gerekir." Sekizinci Mesele İhramlı olmayan bir kimse, bir hayvan yakalayıp onu Harem bölgesine getirse, o hayvanı salıvermesi gerekir. Eğer onu keserse, bu hayvan haram olur ve o hayvanın bedelini tazmîn etmesi gerekir. Bu, Ebu Hanife (r.h)'nin görüşüdür. İmam Şafiî ise, "bu hayvanın helâl olduğunu ve bu kimsenin onu tazmîn etmesinin gerekmediğini" söylemiştir. Şafiî'nin delili: "ihramlı olduğunuz halde avlanmayı helâl saymamak ve size (aşağıda) okunacak olanlar hâriç kalmak şartıyla, davarlar(ın etleri) size helâl kılındı" (Maide. 1) âyetidir. Ebu Hanife'nin delili de: "Siz ihramlı bulunurken, av öldürmeyin" (Maide. 96) âyetidir. Bu âyette Cenâb-ı Hak, ihramlı iken insanın avlanmasını yasaklamıştır. Bu âyet, kişinin hem Hill, hem de Harem bölgesinde avlanmasını kapsamaktadır. İhramlının Avlanmayı Tekrar Etmesindeki Ceza İhramlı bir kimse, bir hayvan avlasa ve bundan dolayı gereken cezayı ödese, sonra yeniden bir hayvan avlasa, tekrar ceza ödemesi gerekir. Dâvud ez-Zâhirî ise, "bu kimseye yeni bir cezanın gerekmeyeceğini" söylemiştir. Cumhurun delili şudur: Hak teâlâ'nın, "içinizden kim onu bilerek öldürürse, öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza vardır" ifâdesinin zahiri, bu cezanın vacib oluşunun sebebinin, öldürme işi olduğunu gösterir. Binaenaleyh sebeb tekerrür ettiğinde, hükmün (cezanın) de tekerrür etmesi gerekir. Eğer, "bir kimse hanımlarına, "Hanginiz eve girerse, o boştur" dese ve onlardan biri, iki kere eve girse, bundan dolayı tek bir talak gerekir" denir ise, biz deriz ki: "Bu iki mesele arasında şöyle bir fark vardır: Avı öldürme işi, bu cezanın vacib oluşunun sebebidir. Binaenaleyh, sebep tekerrür ettiğinde, hükmün (cezanın) da tekerrür etmesi gerekir. Ama bu meselede, eve girme işi talâkın meydana gelmesinin şartıdır. Binaenaleyh şartın tekerrürü, hükmün tekerrürünü gerektirmez." Dâvûd ez-Zâhirî'nin delili ise şudur: "Cenâb-ı Hak, "Kim birdaha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır" buyurmuş ve böylece, bu işi tekrar yapmanın cezasının, keffâret değil, Allah'ın ondan intikam alması olduğunu göstermiştir." Onuncu Mesele Şafiî (r.h): "İnsan şaşı, kolu, ayağı kırık bir hayvanı avladığında, onun mislini fidye olarak verir. Bunun karşılığında sağlam bir hayvanı fidye olarak vermesi bana daha sevimli geliyor. Buna göre o hayvanın misli olanın büyüğünü vermek, küçük olanını vermekten daha evlâdır. Binaenaleyh kişi, erkek hayvanı erkek hayvana, dişiyi de dişiye karşılık fidye verebilir. Evlâ olan, bunun tersini yapmamasıdır. Çünkü Kur'ân'ın nassı, o hayvanın mislini vermeyi farz kılmaktadır. Dişi, doğurabilmesi bakımından her ne kadar erkek hayvandan efdal ise de, erkek de dişiden efdaldir. Zira erkek hayvanın eti daha iyi, şekli daha güzeldir" demiştir. Avın Cezasını Tesbit Edecek Bilirkişi Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Buna, içinizden adalet sahibi iki adam hükmedecektir" buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele İbn Abbas şöyle demektedir: "Allahü teâlâ bu ifadeyle, "sizden, yani sizin dininizde ve şeriatınızda olan kimselerden iki sâlih, âdil ve fakîh kişi, o avın cezası hususunda hüküm verir ve böylece o öldürülen hayvana, ne'amdan (deve, sığır ve davardan) en fazla benzerini araştırıp, buna hükmedecekler" manasını kasdetmiştir." O hayvanın kıymetinin verilmesinin farz olduğu hususunda, Ebu Hanîfe'nin görüşünü destekleyenler, bu âyetle istidlal ederek: "Araştırmaya ve içtihad etmeye ihtiyaç duyulan nokta, değerlendirmedir. Fakat hayvanın hilkatine ve şekline gelince, bu zaten açık olup, bu hususta içtihâd etmeye ihtiyaç yoktur" demişlerdir. Buna şu şekilde cevap verebiliriz: "Ne'am ile o av hayvanı arasındaki benzerlikler, çeşitli yönlerden olup çoktur. Binaenaleyh o hayvana en fazla benzeyeni, daha az benzeyenden ayırdetmek için mutlaka ictihad etmek gerekir. Meymûn Ibn Mihran'ın şu ifadesi de bizim söylediğimizin doğruluğunu göstermektedir: "Bir bedevi Arap, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'e gelerek, "Ben, şu şu hayvanları avladım" dedi. Ebu Bekir (radıyallahü anh) de, Übeyy İbn Ka'b (radıyallahü anh)'a bunu sordu. Bedevi Arap, "Ben, sana sormaya geldim, sen ise başkasına soruyorsun" deyince, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh), "Bilmediğim için sormuyorum. Fakat Cenâb-ı Hak, "Buna, içinizden adalet sahibi iki adam hükmedecektir" buyurmuştur. İşte bundan dolayı ben, arkadaşımla istişare ettim. Binaenaleyh eğer ikimiz bir hususta ittifak edersek, sana onu yapmanı emrederiz" dedi. Kubeysa İbn Câbir'den rivayet edildiğine göre o, ihramlı iken bir erkek ceylanı vurup öldürmüştü. Durumu Hazret-i Ömer(radıyallahü anh)'e sormuştu. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in yanında da Abdurrahman İbn Avf (radıyallahü anh) vardı. Hazret-i Ömer, Abdurrahman Ibn Avf'a, "Bu hususta ne dersin?" deyince, o: "Ona, ceza olarak bir koyun ödemesi gerekir" dedi. Hazret-i Ömer de: "Ben de aynı kanaatteyim" buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), Kubeysa'ya: "Git ve Ka'be'ye bir koyun kurbanlık gönder" dedi. Kubeysâ sonra şöyle anlatır: "Arkadaşımın yanına gittim ve ona "Emirü'l-Mü'minîn ne diyeceğini bilemedi de, başkasına sordu" dedim. Derken birgün Hazret-i Ömer karşıma çıkıverdi ve beni kamçısı ile döverek, "Harem'de hem hayvan öldürür, hem de hükmünü bilmezsin. Allahü teâlâ, "Buna, içinizden adalet sahibi iki adam hükmedecektir" buyurmuştur. İki adamdan biri ben Ömer, diğeri de Abdurrahman İbn Avf'tır" dedi." Sahabenin Tefsirdeki Önemi Şafiî (r.h): "O hayvanın misli olan, iki çeşittir: a) Hakkında sahabenin, başkasına dönülemeyecek şekilde hüküm verdikleri çeşit... Bundan, başka hükme dönülemez. Çünkü sahabe, Kur'ân'ın nüzulüne şâhid olmuşlar ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından yapılan tefsirinde hazır bulunmuşlardır. b) Hakkında sahabenin hükmü olmayanlar... Bu durumda, iki âdil kimsenin içtihadına müracaat edilir. Bu iki adil kimse en'am'ın üç çeşidine (davar, sığır ve deve'ye) bakarlar ve avlanan hayvana bunlardan en çok benzeyenini, ceza olarak farz kılarlar" demiştir. İmam Mâlik ise: "Hakkında sahabe ister hüküm vermiş olsun, ister vermemiş olsun, iki adil kimsenin buna karar ve hüküm vermesi gerekir" demiştir. Şafiî (r.h)'nin delili şudur: "Âyet, bu hususa, iki âdil kimsenin karar vermesinin gerekli olduğunu bildirmektedir. Binaenaleyh buna, iki sahabe karar vermiş olduğu zaman, bu da âyetin hükmüne girmiş olur. Hem sonra sahabenin hükmü daha evladır. Zira biz onların, âyetlerin inişine şahîd olduklarını ve tefsirinde hazır bulunduklarını söylemiştik." Üçüncü Mesele Şafii (r.h): "Hatâen bir hayvanı öldürdüğü zaman, bu öldüren kimse, iki âdil kişiden birisi olabilir. Eğer o, hayvanı kasten avlamış ise, onun o iki âdil kişiden birisi olması caiz değildir. Çünkü o, bu şekilde avlanmakla fâsık (günahkâr) olmuştur" der. İmam Mâlik ise, bunun tıpkı telef edilen şeylerin kıymetinin takdir edilmesi meselesinde olduğu gibi, caiz olmayacağını söylemiştir. Şafiî (r.h)'nin delili şudur: "Allahü teâlâ, buna iki âdil kimsenin karar vermesini vacib kılmıştır. Bir kimse, av hayvanını hatâen öldürür ise, bu kimse âdil olmaktan çıkmaz. Binaenaleyh bu hususa, hem bu kimse, hem de bir diğer insan karar verdiğinde, iki âdil kimse karar vermiş olur. Yine rivayet edildiğine göre bir sahâbtnin atı, bir erkek ceylanı çiğnemişti. O, bu meseleyi Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'e sordu. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh): "Sen kendin buna bir hüküm ver" deyince o: "Ey mü'minlerin emiri, sen daha âdilsin, sen hükmet" dedi. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh): "Ben sana, hükmetmeni emrettim, beni tezkiye etmeni değil.." dedi. Bunun üzerine sahabî: "Bu hususta sulu ve ağaçlı yerde beslenmiş bir oğlak ödenmesi gerekir kanaatindeyim" dedi. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) de: "Kanaatini yerine getir" dedi." Bu rivayete göre âlimlerimiz "Bilirkişi olacak iki âdil zatın, av hayvanını öldüren kimseler olması caizdir" demişlerdir. Dördüncü Mesele İki âdil kimse, misil olacak bir hayvana, diğer iki âdil kimse de, misil olacak başka bir hayvana karar verseler, bu durumda şu iki görüş söz konusudur: a) Kişi bu hususta muhayyerdir, istediğini tercih eder. b) Bu iki hükümden, daha ağır olanını tercih eder. Beşinci Mesele Kıyâsı delil olarak kabul eden âlimlerden bir kısmı "Âyet, kıyas ve içtihadla amel etmemizin caiz olduğunu göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, avlanan hayvanın mislini ve benzerini belirleme işini insanların içtihadına ve kanaatine havale etmiştir" derler. Bu görüş zayıftır. Zira şüphesiz ki şeriat koyucu Cenâb-ı Allah, şu gibi pekçok meselede, zannımıza göre amel ederek, kulluk yapmamızı emretti. a) Kıble yönünü belirleme hususunda içtihad etmemiz.. b) İki şahidin şahadetine göre amel etme... c) Telef olunan malların kıymetleri ve uzuvların diyetleri hususunda değer biçenlerin, biçtikleri değere göre amel etme... d) Öldürülen av hayvanının mislini ta'yin hususunda, bu âyette olduğu gibi, hüküm verenlerin hükmüne göre amel etme... e) Avam halkın, aldıkları fetvaya göre amel etmeleri... f) Dünyevî menfaatler hususunda, zann-ı galibimize göre amel etmemiz... Fakat biz diyoruz ki: "Eğer siz, şer'î bir hükümde, şer'î bir meselenin, şer'î bir diğer meseleye benzetilmesinin şu saydığımız şeylerin aynısı olduğunu iddia ediyorsanız, bu, aklın da açıkça gösterdiği gibi, bâtıldır. Eğer bunların birbirinden başka olduğunu kabul ediyorsanız, zannın, bir meselede hüccet olması onun kıyas meselesinde hüccet olmasını gerektirmez. Ancak biz bu meseleyi, o meselelere kıyas edersek, bu müstesna... İşte bu, kıyâsın yine kıyâs ile isbât edilmesini gerektirir ki bu da bâtıldır. Hem sonra bu iki husus arasındaki fark son derece açıktır. Zira sayılan bütün bu misallerde hüküm, ancak tek bir hadise, tek bir zaman ve tek bir şahıs hakkında sabit olmuştur. Ama kıyas ile sabit olan hüküm ise, her zaman için devamlı olup, bütün mükellefler hakkında umumî şer'î bir hükümdür. Ferdî ve şahsî hükümler hakkında nass koymak imkansızdır. Ama küllî ve her zaman devam edecek umûmî hükümler hakkında nass koymak imkânsız değildir. Bu iki durum arasındaki fark açıktır. Allah en iyi bilendir. Kabe'ye Ulaşacak Kurbanlık Sonra Allahü Teâlâ, "Ka'be'ye ulaşacak bir kurbanlık olmak üzere..." buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Âyette ilgili şu iki izah vardır: 1) Bu, "buna, Ka'be'ye gönderilip, orada kesilecek bir kurban olarak, o iki âdil kimse hükmeder" demektir. Bu mana, yaratılış bakımından avlanılan hayvanın mislinin ödenmesini vacib görenlerin görüşünü destekler. Zira Cenâb-ı Hak, "O ikisi buna, bedeli ile bir kurbanlık satın alınabilecek bir miktar olarak hükmederler" buyurmamış, aksine, "bir kurban olarak hükmederler" buyurmuştur ki bu, o iki âdil kişinin ancak bir kurbana hükmedecekleri hususunda açık bir ifadedir. 2) Bu, "O iki âdil kişi, bununla hedy (kurban) olabilecek birşeyi satın alması gerektiğine hükmederler" manasındadır ki, bu âyetin zahirî manasından uzaktır. Doğru olan, birinci mânadır. Ayetteki, "hedy" kelimesi, (buna) zamirinin hâli olarak mansubtur. Buna göre kelamın takdiri, "O iki âdil kişi, o öldürülenin misli olarak, bir koyun veya bir sığır veya bir deve hükmünü verirler" şeklindedir. Binaenaleyh (......) ifadesindeki zamir, "misi" kelimesine râcîolup, "hedy" kelimesi de, zamirden haldir. Bu iki husus iyice anlaşıldığında, artık kim, vacib olanın hilkat (yaratılış) bakımından bir misil olduğu hususunda şüpheye düşebilir? Allah en iyi bilendir. İkinci Mesele Ayetteki (......) ifadesi, Cenâb-ı Hakk'ın (......) kelimesinin sıfatıdır. Zira (......) lâfzının (......) kelimesine izafeti, hakîkî (manevi) olmayıp, lâfzîdir. İfâdenin takdiri ise, (......) şeklindedir. Ancak ne var ki tenvîn, hafiflik olsun diye, hazfedilmiştir. Bunun bir benzeri de "Bu, bize yağmur verici bir buluttur" (Ahkaf, 24) âyetidir. Üçüncü Mesele Ka'be'ye, yüksek ve kare şeklinde olduğu için Ka'be' ismi verilmiştir Araplar, kare şeklinde olan her evi, Ka'be diye adlandırırlar. Ka'be lafzıyla, Harem'in tamamı kastedilmiştir. Çünkü kesme ve boğazlama işi ne Ka'be'nin içinde, ne de ona bitişik olarak yapılır.. Bunun bir benzeri ifâde de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra, varacakları yer Beyt-i Atîk'e müntehidir" (Hacc. 33) âyetidir. Dördüncü Mesele Kurbanın Ka'be'ye ulaşmasının manası, O'nun Harem'de kesilmesidir. Binaenaleyh, öldürülen avın misli, şayet diri olarak fakirlere verilirse, bu caiz olmaz... Aksine, o kimseye bunu, Harem-i Şerifte kesmesi vacib olur. Onu, Harem-i Şerifte kesmesi halinde de Şafiî (r.h): "O kimsenin bunu, Harem-i Şerifte tasadduk etmesi gerekir" dediği halde, Ebu Hanife (r.h): "O kimse bunu istediği yerde tasadduk eder" demiştir. Şafiî bu kimsenin istediği yerde oruç tutabileceğini kabul etmiştir. Zira bu kimsenin tutmuş olduğu oruçta, Harem-i Şerif'in fakirleri için bir menfaat sözkonusu değildir. Şafiî'nin delili şöyledir: Kesmek bizzat, elem ve acı vermektir. Binaenaleyh, bunun bir ibâdet sayılması caiz değildir. Aksine ibâdet, tâat, o hayvanın etinin fakirlere ulaştırılmasıdır. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kabe'ye ulaşmış bir kurbanlık olmak üzere..." ifadesi, bu kurbanlığın Harem ve Ka'be'nin ehline ulaştırılmasını gerektirir. Ebu Hanife (r.h)'nin delili şudur: Kurban, Ka'be'ye ulaşınca, bu Ka'be'ye ulaşan bir kurbanlık hayvan olur. Binaenaleyh, böyle yapan kimsenin sorumluluktan kurtulmuş olması gerekir. Bu Ceza Fakirleri Doyurma Veya Oruç Şeklinde de Olabilir Daha sonra yüce Allah, "Yahud bir keffaret vardır ki, (bu da) yoksulu doyurmak, yahud bunun dengi bir oruç tutmaktır" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Nâfi ve İbn Amir, (......) lâfzını lâfzına muzaf kılarak şeklinde; diğer kıraat imamları ise, (......) lafzını, hem ref hem de tenvîn ile; (......) lâfzını ise tenvinsiz olarak merfu ile, (......) şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraatin izahı şudur: Allahü teâlâ mükellefi, kurban, oruç tutmak ve fakirleri doyurmak gibi şu üç şey arasında muhayyer bırakınca, bu izafe yerinde ve güzel olmuştur. Buna göre sanki, "Bu, "hedy" ve oruç tutma keffâreti değil, fakirleri doyurma keffaretidir" denilmiştir. Böylece de keffâret, bu şeyler cinsinden olduğu için, izafet yerinde ve güzel olmuştur. Ama bu kelimeyi tenvîn ile (......) şeklinde okuyanlara göreyse, bu kelime Hak teâlâ'nın, (......) kelimesine atfedilmiş olup, tut ifadesi de atf-ı beyan olarak kabul edilmiştir. Çünkü yedirme işi, keffâret demektir. Bu kıraate göre (......) kelimesi (......) lâfzına izafe edilmemiştir. Çünkü keffâret, doyurmak için değil ancak avı öldürmeden dolayı vacib kılınmıştır. İkinci Mesele Şafiî, İmam Mâlik ve Ebu Hanife (r.h), bu âyetteki (veya) kelimesinin tahyîr için olduğunu söylerlerken, Ahmed İbn Hanbel ve Züfer, bunun tertîb için olduğunu söylemişlerdir. Birincilerin delili, "ev" edatı, asıl bakımından tahyîr ifâde eder. Bunun tertîb için olduğunu söylemek, ifâdenin zahirini terketmektir" şeklindedir. Diğerlerinin delili de şöyledir: "Ev" lâfzı, bazan tahyîrmanası ifade etmeyebilir. Nitekim bu, "öldürülmeleri, ya asılmaları, yahud elleriyle ayaklarının çaprazvari kesilmesi..." (Maide, 33) âyetinde de böyledir. Zira bundan maksat, bu hükümlerden her birine, muayyen bir durumu tahsis etmektir. Böylece bu lâfzın, tertîb manasını ifade edebileceği de sabit olmuş olur. Buna göre biz diyoruz ki, burada tertibin murad edildiğine, evet, delil delâlet etmiştir. Zira burada vâcib olan, Hak teâlâ'nın, "Ta ki bu sûretie o, ettiğinin vebalini tatmış olsun... Kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır" ifadelerinin delaletiyle de bunların, en ağırından en hafifine doğru meşru kılınmış olmasıdır. Tahyîr ise, bu sıralamaya ters düşer. Bu görüşe şu şekilde cevap verebiliriz: Öldürülen avın mislini vermek, ceza bakımından, fakirleri doyurmaktan daha ağır değildir. Binaenaleyh, muhayyer bırakmak, mislinin vacib kılınması hususunda meydana gelen cezanın miktarı hususuna zarar vermez. Üçüncü Mesele Bir kimse, misli olan bir hayvanı öldürdüğü zaman, Şafiî (r.h), "bu kimsenin şu üç şey arasında muhayyer olduğunu" söylemiştir. Bu kimse isterse, ceza olarak mislini verir; isterse, para bakımından o mislin değerini tesbit eder, bu parayla yiyecek satın alıp, o yiyeceği tasadduk eder. İsterse de oruç tutar. Ama, misli olmayan ava gelince, bu kimse, şu iki şeyde, yani para bakımından o avın kıymetini tesbit edip, o parayla yiyecek alarak o yiyeceği tasadduk etmesi, veyahut da oruç tutması hususunda muhayyerdir. Bu anlatmış olduğumuz şeye göre, misli olmayan avın mislinin kıymetiyle, ancak yiyecek satın alınır. Ebu Hanife ve İmam Mâlik (r.h) ise, "Onun kıymetiyle yiyeceğin satın alınacağını" söylemişlerdir. Şafiî'nin delili şudur: "Ne'am"dan olan misi, cezadır. Taam ise, bu cezaya bina edilmiştir. Binaenaleyh, fakirleri doyurma ile oruç tutmaya gerek kalmadığı gibi; doyurma ile, ceza olarak mislini ödemeye de gerek kalmaz. Hem, avın misline değer biçmek, avın bizzat kendisine değer biçmekten akla daha yatkın ve kolay gelir. Ebu Hanife (r.h)'nin delili ise şudur: Telef olunanın mislini tazmin etmek vacib olduğu zaman, mümkün olduğu nisbette, başkasına değil, telef olunana itibar edilir. Fakirleri doyurmak ise, telef olunana bir misil olmak üzere vacib kılınmıştır. Binaenaleyh bu doyurmanın, telef olana göre takdir edilmesi gerekir. Dördüncü Mesele Âlimler, bu kıymet biçmenin nerede yapılacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak fakihlerin çoğu, bu kıymet biçmenin, avın öldürüldüğü yerde yapılacağı kanaatindedirler. Şabî ise, bu kıymet biçmenin Mekke'de, hem de Mekke'nin parasına göre olacağını söylemiştir. Çünkü bu, orada, Mekke'de keffâret olarak ödenecektir. Beşinci Mesele Ferrâ: (......) bir şeyin, cinsinden olmayan bir şeye denk olmasına; (......) ise (......) manasına gelir. Nitekim sen, yanında, başka bir köleye denk olan bir köle; veyahut da, başka bir koyuna denk olan bir koyun bulunduğu zaman, (......) dersin; ama, sen onun cinsinden kıymetni murad ettiğinde, ayın harfini meftuh kılarak ... (......)... dersin" demiştir. Ebu'l-Heysem ise, idl kelimesinin misl manasına, adl kelimesinin de "kıymet" manasına; adel kelimesinin ise, başka bir yüke denk ve ona eşit olan bir yük manasına olduğunu söylemiştir. Adl kelimesi, senin bir şeyi, cinsinden olmayan başka bir şey ile değerlendirmende. Zeccâc ve İbnu'l-Arâbî, adl ve idl kelimelerinin aynı manaya geldiklerini söylemişlerdir. Hak teâlâ'nın, "oruç olarak..." kelimesi, temyiz olduğu için mansubtur. Nitekim sen, "Benim yanımda iki batman bal vardır""Benim yanımda, bir ev dolusu yonca vardır" dersin.. Bu ifadelerde aslolan ve kelimelerinin başına bir harf-i cerrinin getirilmesidir. Eğer (......) kelimesi zikredilmezse, sen bu kelimeyi mansub okursun, harf-i cerrinin getirilmesi halinde sen, dersin... Altıncı Mesele Şafiî (r.h)'ye göre, bu kimse, her "müdd"e karşılık bir gün oruç tutar. Bu, Atâ'nın görüşüdür. Ebu Hanife (r.h)'nin mezhebi ise, "Bu kimse, her yarım "sâ"ya mukabil bir gün oruç tutar" şeklindedir. Bu meselede aslolan, Ebu Hanife ile Şafiî'nin, orucun, bir günlük taam ile takdir edilmiş olduğu hususunda anlaşmış olmalarıdır. Ancak ne var ki, Şafiî'ye göre bir günlük taam bir "müdd" ile; Ebu Hanife (r.h)'ye göre ise, yarım "sâ" ile takdir edilmiştir. Biz bu hususu yemin keffâretinde de ele almıştık. Yedinci Mesele Fukahanın ekserisi, bu üç şeyden birini tayin etmek hususundaki muhayyerliğin, av hayvanını öldüren kimseye ait olduğunu iddia ederken, Muhammed İbn Hasen eş-Şeybâni (r.h) ise bunun, iki hakeme ait olduğunu söylemiştir. Cumhûr'un delili şudur: Allahü teâlâ bu avı öldüren kimseye üç şeyden birini, muhayyer olarak vacib kılmıştır. Binaenaleyh, avı öldüren kimsenin, bunlardan dilediğini seçme hususunda muhayyer olması gerekir. İmam Muhammed (r.h)'in delili ise şudur: Allah, bu muhayyerliği iki hakeme vererek, "buna içinizden adalet sahibi iki adam, şu veya bu şekilde hükmeder" buyurmuştur. İmam Muhammed'in bu görüşüne şöyle cevap veririz: Âyetin takdiri, "...Öldürdüğü o hayvanın benzeri bir ceza veya yoksulları doyurmaktan ibaret olan bir keffâret, yahut da bunun dengi bir oruç tutmak..." şeklindedir. Adalet sahibi iki kişinin hükmettiği hususa gelince bu, ya kıymet ya da hilkat, yaratılış bakımından o hayvanın mislini belirlemektir. Cenâb-ı Hak daha sonra, "Ta ki bu suretle o, ettiğinin vebalini tatmış olsun..." buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır: Birinci Mesele Vebal kelimesi Arapça'da, kendisinde bir ağırlık ve hoşlanılmayan bir durum bulunan şeyi ifade etmektedir. Bir otlak elverişsiz olduğu zaman, (......) denilir; su devamlı akmadığı zaman, mideye ağır gelen ve hazmedilemeyen yemeğe de, (......) denilir. Nitekim Allahü teâlâ da, biz, onu ağır (sert) bir yakalayışla yakaladık" (Müzzemmil. 16) buyurmuştur. İkinci Mesele Allahü teâlâ, bunu bir "vebal" diye ifade etmiştir. Çünkü O, bu kimseyi üç şey arasında muhayyer bırakmıştır. Bunlardan ikisi, malın noksanlaştırılmasını icab ettirir ki bu, insanın tabiatına ağırdır. Bu iki ceza, ya o hayvanın mislini ödemek ya da fakirleri doyurmaktır. Üçüncüsü ise, insanın bedenine eziyet vermeyi gerektirir. Bu, oruç tutmaktır. Yine bu da, insanın tabiatına ağır gelir. Buna göre, bu ifadenin manası, "Allahü teâlâ, avı öldüren kimseye, Harem-i Şerifte ve ihramlı iken av öldürmeden sakınsın diye, insanın tabiatına hepsi de ağır gelen bu üç şeyden birisini yapmayı vacib kılmıştır" şeklinde olur. Daha sonra Cenâb-ı Allah "Allah geçmişi bağışladı. (Fakat) kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır. Allah azizdir, intikam sahibidir" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır: Birinci Mesele Bu âyet hakkında iki görüş vardır: 1) Allah câhiliyye döneminde işlenmiş şeyleri ve İslamiyyet döneminde haram kılınmazdan önce işlenmiş şeyleri affeder. 2) Bu, ancak birinci öldürmede cezayı gerekli görüp ikinci defada cezayı vacib kılmayanların görüşüdür. Bunlar, "Onun bunu ikinci defa işlemesi, tasadduk ederek keffaret ödemesinden daha büyük bir suçtur. Binaenaleyh bu ifadeden murad şudur: "Allah ilk defada, cezayı yerine getirdiği için, o kimsenin geçen suçunu atfetmiştir. Ama o, bu suçu ikinci defa işlerse, onun bu günahının keffareti yoktur, aksine Allah ondan intikam alır" derler. Bu görüşün delili şudur: "Ayetteki, ifadesinin başındaki "fâ" harfi, fâ-i cezadır. Ceza da yeterli olan şey demektir. Binaenaleyh bu, bu intikamın, o günaha yeterli bir ceza olmasını gerektirir. Bunun yeterli oluşu ise, başka bir cezanın gerekli sayılmasına manidir. Bu durumda, o kimseye bir cezanın (keffaretin) vacib olmamasını gerektirir. İkinci Mesele Sibeveyh, âyetteki "(Fakat) kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikamını alır" ifadesi ile "Kâfir olanı da, az bir zaman faydalandıracağım" (Bakara, 126) ve "kim, Rabb'ine imân ederse, o korkmaz" (Cin, 13) âyetlerinde bir hazfin bulunduğunu ve bunun takdirini takdirinin şeklinde olduğunu söylemiştir. Netice olarak deriz ki: "Burada, fiilin, kendisinin haber olacağı bir mübtedanın takdir edilmesi gerekir. Bunun delili ise şudur: Fiitin bizzat kendisi ceza (cevab) olabilir. Bu durumda cevabın başına gelen harfi (fâ-i cezayı), o filin başına getirmeye ihtiyaç yoktur. Dolayısı ile fâ harfinin, o fiilin başına getirilmesi, lağiv (hata) olur. Ama bu fiilden önce, mukadder (mahzûf) bir mübtedanın olduğunu söylersek, o zaman ceza (cevab) olan cümleyi şart cümlesine bağlaması için, onun başına bir fâ harfini getirme ihtiyacı duyarız. Binaenaleyh burada fâ'nın gelmesi bir lağiv olmaz." Allah en iyi bilendir. İhramlıya Deniz Avı Mubah, Kara Avı Haramdır |
﴾ 95 ﴿