79

"İşte o, üstünü gece bürüyüp örtünce bir yıldız görmüş, "Bu(mu) benim Rabbim?" demiş, o sönüp gidince ise şöyle demişti: "Ben böyle sönüp batanları sevmem." Sonra ay'ı doğar halde görünce de, "Bu(mu) benim Rabbim?" demiş; fakat o da batıp gidince: "Andolsun ki eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı muhakkak sapanlar güruhundan olurdum" demişti. Sonra güneşi doğar halde görünce, "Bu mu imiş benim Rabbim? Bu hepsinden de büyük" demiş. Batınca da: "Ey kavmim, ben sizin (Allah'a) eş koştuklarınızdan katiyyen uzağım, şüphesiz ki ben yüzümü, bir muvahhid olarak, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim. Ben müşriklerden değilim" demişti ".

Bu âyetlerle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Keşşaf sahibi şöyle der: "Âyetteki, "Üstünü gece, bürüyüp örtünce..." kısmı, "Hani İbrahim, babası Azer'e demişti ki..." (En'âm, 74) ifadesine atıftır. "Böylece biz İbrahim'e (...) gösterdik" (Enam.75) âyeti ise, ma'tuf ile ma'tûfun aleyh arasına girmiş bir istiraziyye cümlesidir.

Cin, Cennet, Cünun, Cenin Kelimelerinin Manası

Vahidî (r.h), şöyle demektedir: "Gece onu bürüdü.." denilir. Yine, bir şeyi örten her şey hakkında (......) ifadeleri kullanılır. Yine, (......) denilir. Yani, "Gece, onu örttü.." Ancak ne varki tercihe şayan olan (......) denilmesidir. Bu, bütün dilcilerin görüşüdür, (......) fiilinin manası, örttü, kapadı demektir, (......) kelimeleri de böyle olup, bunlar sırasıyla şu manalara gelirler: "Cennet, cin, delilik, cin, cenîn (ana rahmindeki çocuk), kalkan, kabir ve gizlenilen yer" manalarına gelir. Bazı nahivciler, "Gece bir şeyi karanlığıyla bürüdüğü zaman, denilir; işte bu sebepten dolayı, (gece) kelimesinin başına harf-i cerri gelmiştir.Bu, tıpkı senin, karardı karanlığı çöktü) fiilini kullanman gibidir. Ama, tabiri ise bu (karardı...) manasını içine almaksızın, "onu örttü, gizledi" manasına gelir" demişlerdir.

İbrahim (aleyhisselâm)'a Melekutun Gösterildiği Zaman

Bil ki, pekçok müfessir şunu zikretmişlerdir: "O zamanın kralı, bir rüya görmüştü. Rüyayı tabir edenler de, "Bunu, mülkü konusunda kendisine karşı gelecek bir oğlan çocuğunun doğması..." şeklinde yorumladılar. Bunun üzerinekral, doğan her erkek çocuğun kesilip öldürülmesini emretti. Derken Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in annesi, ona hamile kaldı, ama bunu kimseye belli etmedi. Doğum sancıları başlayınca, dağdaki bir mağaraya gidip orada doğurdu. Sonra mağaranın girişini bir taşla kapattı. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm) gelerek, parmağını İbrahim'in ağzına koyunca O da onu emdi. Böylece O'nun rızkı bu parmaktan hasıl oldu. Cibril (aleyhisselâm) zaman zaman onu ziyaret ediyordu. Annesi de sık sık yanına gelip onu emzınyordu. İbrahim (aleyhisselâm) büyüyüp aklı gelişip, bir Rabbi olduğunu anlayıncaya kadar, bu hal böylece devam etti.

Bir gün annesine, "Benim Rabbim kim?" diye sorar. Annesi de: "Senin rabbin (yani seni terbiye edip büyüten), benim" der. Bunun üzerine İbrahim (aleyhisselâm), "Ya senin Rabbin kim?" diye sorunca o, "Baban..." cevabını verir. Hazret-i ibrahim bunun üzerine babasına, "Senin Rabbin kim?" diye sorar. Babası, "Şehrin kralı..." cevabını verir. ından dolayı o, ana ve babasının Rablerini tanımadıklarını anlar. Böylece Rabbisinin varlığına istidlal edebileceği birşey görebilmek için mağaradan dışarı bakar. Gökteki yıldızların en parlağını görür ve "İşte Rabbim budur" der. Bu iş, -kıssanın sonuna kadar bildiğimiz şekilde- devam eder... Sonra bu görüşteki müfessirler, aralarında ihtilaf etmişler ve bazıları bu hadisenin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in baliğ olup, mükellefiyet çağına ulaşmasından sonra olduğunu; bazıları ise, bulûğ çağından önce meydana geldiğini söylemişlerdir. Muhakkik âlimlerin pekçoğu birinci görüşün yanlışlığı hususunda ittifak ederek şu delilleri getirmişlerdir:

1) Yıldızların rab olduğunu söylemek, ittifakla küfürdür. Halbuki peygamberlerin kafir olması, icmâ ile mümkün değildir.

2) İbrahim (aleyhisselâm), Rabbisini bu hadiseden önce, delillerle tanıyıp bilmişti. Bunun doğruluğunun delili, Cenâb-ı Allah'ın, bu hadiseden önce onun babası Âzer'e "Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu seni ve kavmini apaçık bir dalalet içinde görüyorum " (Enam, 74) demiş olduğunu haber vermesidir.

3) Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, babasını, putlara ibadeti bırakıp, tevhide gelmeye yumuşaklıkla çağırdığını nakletmiştir. Çünkü Hazret-i İbrahim, babasına: "Babacığım, işitmez, görmez ve sana hiçbir faydası olmaz şeylere niçin tapıyorsun?" (Meryem. 43) demişti. Halbuki Cenâb-ı Hak burada, O'nun, babasını putlara ibadeti bırakmaya ve tevhide sert sözlerle ve kırıcı kelimelerle davet ettiğini anlatmıştır. Malumdur ki başkasını Allah yoluna davet eden, yumuşaklığı sertliğe; iyi ve güzel davranmayı kabalığa tercih eder. Sertliğe ve kabalığa ancak uzunca süren bir tebliğ döneminden ve muhataptan tamamen ümid kesildikten sonra başvurur. Binâenaleyh bu, bu istidlal hadisesinin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, babasını defalarca ve tekrar tekrar tevhide çağırmasından sonra olduğunu gösterir. Hiçşüphesiz Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kendi işini hallettikten sonra, babasını tevhide çağırmaya yönelmiştir. Bundan dolayı bu hadisenin, Hazret-i İbrahim'in Allah'ı bilip tanımasından bir müddet sonra meydana geldiği sabit olur.

4) Bu hadise, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e Cenâb-ı Hak göklerin ve yerin metekûtunu gösterdikten sonra meydana gelmiştir. O, böylece Arş'ın ve Kürsi'nin üstünde olanları ve bu ikisinin altından, yerin altına kadar olan şeyleri de görmüştür. Dinî bakımdan böyle bir mertebede bulunan ve Allah'ı bu şekilde bilen bir kimsenin, yıldızların ilah olabileceğini düşünmesi nasıl uygun düşer?

5) Gök cisimlerinin mahluk olduklarının delilleri, onbeş ve hatta daha fazla yönden açık olarak mevcuttur. Binâenaleyh bu kesin delillere rağmen, en akıllı ve en alim kimse şöyle dursun, akıl ve anlayış bakımından nasibi çok az olan kimselere bile, yıldızların "rab" olduğunu söylemek uygun düşmez.

6) Cenâb-ı Allah, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i anlatırken, "Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti" (Saffat, 84) buyurmuştur. Derece bakımından kalbin temiz ve selim oluşunun en azı, küfürden temiz ve selim olmasıdır. Yine Cenâb-ı Allah Hazret-i İbrahim'i överek, "Celalim hakkı için, biz, daha evvel İbrahim'e rüşdünü verdik ve biz O'nun her türlü halini biliyorduk" (Enbiya, sd; yani "O'na rüşdünü, tefekkür çağına gelmeden önce verdik" buyurmuştur. "Biz, onu biliyorduk" buyruğu, "Biz, onun temizliğini ve kemalini biliyorduk" demektir. Bu âyetin bir benzeri de, "Allah risaletini (peygamberliğini) nereye vereceğini çok iyi bilendir" (Enam. 124) âyetidir.

7) Allahü teâlâ, "Böylece biz, İbrahim'e, kesin lime erenlerden olması için, göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk" (Enam, 75) buyurmuştur. Bu âyet, "İbrahim, bu gösterme sebebi ile mûkınînden (kesin ilme erenlerden) olsun diye..." demektir. Cenâb-ı Hak, bundan sonra, (En'âm. 76) buyurmuştur ki ifadenin başındaki fâ harfi, tertibî (bu işlerin peş peşe olduğunu) gösterir. Böylece bu hadisenin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), rabbini tanıyan kesin ilim sahibi kimselerden olduktan sonra vâkî olduğu sabit olur.

8) Bu hadise, İbrahim (aleyhisselâm), kavmi ile münazara etmesi sebebi ile olmuştur. Bunun delili şudur: Allahü teâlâ bu hadiseden bahsettikten sonra, "İşte kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetimiz idi "(En âm, 83) buyurmuş ve "Kavmine karşı" demiş, ama "Kendine karşı, kendi için" dememiştir. Binâenaleyh bu münazaranın, O'nun kendisi için dini ve marifetullahı elde etmek için değil, kavmini imana ve tevhide götürmek üzere yapılmış olduğu anlaşılır.

9) Bu müfessirler, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in mağarada iken yıldızlara, aya ve güneşe bakmakla meşgul olduğunu söylemektedirler ki bu yanlıştır. Zira eğer durum böyle olsaydı, mağarada ne O'nun kavmi ne de herhangi bir put olmadığı halde, O daha nasıl, "Ey kavmim, ben sizin (Allah'a) şirk koştuğunuz şeylerden katiyyen uzağım" demiş olabilir?

10) Cenâb-ı Allah, "Kavmi ona hüccet getirmeye kalkıştı. O dedi ki: "Allah beni doğru yola iletmişken, siz benimle O'nun hakkında hâla çekişiyor musunuz?" (En'am. 80) buyurmuştur. Halbuki ne onlar Hazret-i İbrahim'i, ne de Hazret-i İbrahim onları henüz görmemiş iken, onlar O'nunla nasıl çekişip münakaşa edebilirler? İşte bu da, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, kavminin içine girip, onların putlara taptıklarını gördükten ve kendisini de o putlara ibadete çağırmalarından sonra, yıldızlara, aya ve güneşe bakarak istidlal etmekle meşgul olduğunu gösterir. İşte böylece O, onları reddetmek ve görüşlerinin batıllığına onların dikkatlerini çekmek için, "Ben böyle sönüp batanları sevmem" demiştir.

11) Allahü teâlâ, kavmine Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Hem siz, Allah'ın (tanrılıklarına dair) hiçbir delil ve burhan indirmediği şeyleri Ona eş tanımış olmanızdan korkmazken, ben sizin Allah'a eş tuttuğunuz o nesnelerden niçin korkayım?" (En'am, 81) dediğini nakletmiştir. Bu ifade, kavminin onu, putları ile korkuttuklarını gösterir. Nitekim Cenâb-ı Allah, Hûd (aleyhisselâm)'un kavminin, Hazret-i Hûd (aleyhisselâm)'a, "Biz, "Tanrılarımızdan kimi seni fena çarpmış!" (demekten) başka birşey söylemeyiz " (Hûd, 54) dediklerini anlatmıştır. Binâenaleyh bu sözün, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) henüz mağarada iken söylenemeyeceği malumdur.

12) Bu istidlal hadisesinin geçtiği geceden önce bir gündüz geçmiştir ve güneş o gündüzde doğup batmıştır. Binâenaleyh Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in. güneşin o geceden önceki gündüzde batışı ile, bir ilah olamayacağına istidlal etmiş olması gerekirdi. Bu delil ile güneşin ilah olamayacağı anlaşılınca, bu, ay ve yıldızlar hakkında da haydi haydi söz konusudur. Bu izah, ancak "Bu hadiseden maksad, İbrahim (aleyhisselâm)'in kendisi için marifetullahı elde etmesidir" dersek, geçerli olur. Ama "Bundan maksad, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, kavmini hakkı kabule mecbur bırakmasıdır" dersek, böyle bir soru vârid olmaz. Çünkü şöyle denilebilir: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kavmi ile münazarası, yıldızlar doğarken başlamış ve ay ile güneş doğuncaya kadar devam etmiştir. Mananın böyle olması halinde, bu soru vârid olmaz. Binâenaleyh bütün bu açık delillerle, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, (Kesin böyle olduğuna inanarak), "Bu, benim Rabbimdir" demiş olmasının söylenilemeyeceği sabit olur.

Bu yanlış olunca, burada geriye şu iki ihtimal kalır:

Birinci İhtimal: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu sözleri, buluğa erdikten sonra söylemiş olmasıdır. Fakat onun bu sözlerden maksadı, yıldızların rab olduğunu söylemek değil, aksine şu yedi şeyden birisidir:

a) Denilebilir ki: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), "Bu, benim rabbimdir" ifadesini, bir haber olarak söylememiştir. Aksine bundan maksadı, yıldıza tapanlarla münazara etmektir.

Çünkü onların inancına göre, onların rableri ve ilahları yıldızlardır. Bundan dolayı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), onların söyledikleri bu sözü, onların kelimeleri ile, ifadeleri ile aynen söylemiş ki böylece o söze dönüp, onu iptal edebilsin... Bunun bir benzeri de şudur: İçimizden biri, maddenin kadim (ezeli ve ebedi) olduğunu söyleyen bir kimse ile münazara ederken, (önce), "Madde kadimdir" der. (Sonra ilave eder): "Eğer madde kadim ise, niçin biz onun mürekkeb (parçalardan meydana gelmiş) olduğunu ve değiştiğini görüyoruz?" Binâenaleyh bu kimse, hasmının sözünü önce tekrar edip, sonra bunun imkansız olduğunu göstermek için, "madde kadimdir" demiştir. İşte burada da böyledir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), hasmının sözünü nakletmiş olmak maksadı ile, "Bu, benim Rabbim " demiş, sonra da bunun peşinden, onun görüşünün batıl ve yanlış olduğunu gösteren şu sözü söylemiştir: "Ben, böyle sönüp batanları sevmem." İşte cevap olarak, itimad edilebilecek izah tarzı budur. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın şu ayetin başında bu münazaraya işaret eden şu buyruğudur. "İşte kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetimiz idi" (Enam. 83).

Kur'an'da Bazan İddia Ve Kavi Takdir Edilmesinin Örnekleri

b) Deriz ki: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Bu, benim Rabbim'dir" sözü, "Bu, sizin inancınıza ve iddianıza göre benim Rabbimdir" manasına gelir. Bunun bir benzeri de, tevhid ehli olan bir kimsenin, bir mücessimeye, istihza ile "Onun ilahı, sınırlı bir cisimdir" demesidir. Bu, "Onun iddia ve inancına göre böyledir" manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "üstüne düşüp taptığın tanrına bak!..." (Tâha, 97) ve "O gün (Allah) onlara, "Hani batıl zan ile iddia edip durduğunuz ortaklarınız nerede?" diye nida edecek" (Kasas, 62) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Ey İlahlar ilahı" derdi ki, bundan maksadı, "O müşrik ve kafirlerin iddiasına göre ilah olanların ilahı" mânâsıdır. Yine "Tat (o azabı). Çünkü sen (iddianca) çok ulur çok şerefli idin" (Duhân, 49) buyruğu da bu kabildendir. "Sen (iddiana göre, dünyada) çok ulu, çok şerefli idin" demektir.

c) Bu ifadenin başında, mahzuf bir istifham-ı inkarı vardır. Fakat sözden anlaşıldığı için, ihtiyaç hissedilmediğinden dolayı istifham harfi düşürülmüştür. (Yani bu ifade "Bu mu benim Rabbim?!" manasındadır.)

d) Bu ifadenin başında mahzuf bir "kavi" (demek) maddesi vardır. Buna göre ifadenin takdiri, "Hazret-i İbrahim, "Onlar, bu benim Rabb'imdir" derler" demiştir" şeklindedir. Kur'an-ı Kerim'de, (......) maddesinin takdir edildiği yerler pek çoktur. Mesela, bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Hani İbrahim o Beytin temellerini, İsmail ile birlikte yükseltiyordu", "Ey Rabbimizr bizden kabul buyur..." (Bakara. 127) âyeti böyledir. Yani, "Diyorlardı ki: "Rabbimiz..." demektir. Yine, Cenâb-ı Hak, "Onu bırakıp da kendilerine birtakım dostlar edinenler, "Biz, bunlara ancak bizi Allah'a daha (azlayaklaştırsınlar diye tapıyoruz..." (Zumer, 3) buyurmuştur. Yani, "Biz onlara ancak... diye tapıyoruz" derler" demektir. Binâenaleyh burada da ifadenin takdiri, " İbrahim (aleyhisselâm) kavmi hakkında "Onlar, bu benim Rabbimdir" diyorlar..." demiştir" şeklindedir. Yani, "Bu, benim işlerimi idare eden ve beni büyütüp besleyendir" demektir.

e) İbrahim (aleyhisselâm)'in bu sözü istahza yollu söylemesidir. Nitekim, bir topluluğa önder olan aciz bir kimseye, istihza yoluyla, "Bu sizin liderinizdir, önderinizdir!.." denilir.

f) İbrahim (aleyhisselâm), onların yıldızların Rab olduğu şeklindeki görüşlerini iptal etmek istemiştir. Ancak ne var ki İbrahim (aleyhisselâm), onların, atalarını taklit edip onların tabiatlarının, delilleri kabul etmekten uzak olduğunu biliyordu. Binâenaleyh Hazret-i İbrahim Allah'ı tanımaya davet etme işini açıktan açığa yapmış olsaydı, onlar onun sözünü kabul etmez ve ona iltifat etmezlerdi. İşte bu sebeple, tedrici olarak onların, delili dinlemelerine imkan verecek bir metoda yöneldi... Çünkü Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kalbi imanla mutmain olduğu halde, önce, onların yıldızların rubûbiyyetine inanma şeklindeki dinlerini reddetmediği zannını uyandıran bir söz söylemiştir. Bundan maksadı ise, bunun bâtıl ve bozuk olduğuna delil getirmek, böylece onların da kendi sözünü dinlemelerini temin etmekti...

Bu görüşün tam izahı şöyledir: Hazret-i İbrahim, Allah'a davet etmeye bu yolun dışında başka bir yol bulamayıp, dine davet etmekle yükümlü olunca O, küfr ifade eden bir kelimeyi söylemek zorunda olan kimse gibi olmuş oldu. Halbuki, ikrah (zorlama, mecburiyyet) anında, sadece dille küfür kelimesini telaffuz etmenin caiz olduğu malumdur... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kalbi iman üzere mutmain olduğu halde, zorlananlar müstesna..." (Nahl, 106) buyurmuştur. Binâenaleyh, tek bir şahsın bekasını temin için küfür kelimesini lisanla söylemek caiz olduğuna göre, büyük bir insan grubunu küfürden ve ebedî azabtan kurtarmak için, küfür kelimesini (sadece) lisanen söylemek, haydi haydi caiz ve yerinde olur. Yine, namaz kılmamaya zorlanan bir kimse, şayet namaz kılsa da bu yüzden öldürülse, muhakkak ki büyük bir ecir ve mükâfaata hak kazanır. Ama, kâfirlerle savaşma vakti geldiğinde namaz kılması halinde İslâm ordusunun hezimete uğrayacağını anladığında, bu kimsenin (o anda) namazı terketmesi ve düşmanla savaşa tutuşması vacib olur... Hatta, savaşmayıp namaz kılsa günahkâr olur... Şayet namaz kılmayıp da savaşa dalsa, bir mükâfaata müstehak olur... Bundan da öte, biz deriz ki, namazda olan bir kimse, bir çocuğun veya bir âmânın, boğulma ile ya da yanma ile yüzyüze geldiğini görünce, o kimsenin, o çocuğu veya o âmâ kimseyi o beladan kurtarması için namazı kesip bozması vacib olur... İşte burada da böyledir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kendisinin o kavme muvafakat ettiğini belirtmek için, (önce) bu ifadeyi söylemiştir. Böylece onlara, görüşlerini iptal eden delili getirince, onların bu delili kabul etmeleri daha tam; onların bunu dinlemekten elde ettikleri fayda da daha mükemmel olmuştur. Allahü teâlâ'nın, Hazret-i İbrahim'den, bir başka yerde bu metodu yine nakletmiş olması da bu izahı kuvvetlendirir... Bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Derken yıldızlara bir nazar atfetti de, "Ben, muhakkak ki hastayım" dedi. O vakit, ona arkalarını dönüp uzaklaştılar..." (Saffat, 88-90) âyetlerinde belirttiği husustur. Bu böyledir çünkü o kavim, "yıldız ilmi"ne daynarak ileride meydana gelecek hadiseler hakkında istidlalde bulunuyorlardı. Binâenaleyh Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), ruhen ve kalben bundan son derece uzak olduğu halde, şeklen bu metodda onlara muvafakat etmişti. Ki O'nun bundan maksadı da, bu yolla putları kırabilmek idi. Binâenaleyh, Hazret-i İbrahim kalben ve ruhen bundan son derece uzak olduğu halde, burada şeklen bir muvafakat ve mutabakat caiz olduğuna göre, bunun bizim buradaki meselemiz hakkında da aynı olması niçin caiz olmasın?

Hem kelâmcılar şöyle demektedirler: "Ulûhiyyet iddia eden kimselerin elinde, Cenâb-ı Hakk'ın harikulade haller ortaya koyması sahih ve doğru olur. Çünkü, bu iddia edilen şeyin bizzat kendisi, şekli ve biçimi, onun yalan olduğunu zaten gösterir... Binâenaleyh, o kimsenin elinden harikulade şeylerin zuhur etmesi sebebiyle, bu hususta herhangi bir karışıklık meydana gelmez. Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın bu harikulade şeyleri, peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin elinde izhar etmesi caiz olmaz... Zira bu, bir karışıklığa sebebiyet verir... İşte burada da böyledir. Hazret-i İbrahim'in "Bu benim Rabbimdir" ifadesi, bir sapıklık ve dalaleti gerektirmez. Çünkü, bunun bâtıl olduğunun delilleri gayet açık ve nettir. Böyle söylenilmesinde ise büyük bir menfaat bulunmaktadır ki bu da, onları tedricî olarak delili kabul etmeye yöneltmektir. Binâenaleyh, böyle söylenilmesi caiz olur. Allah en iyi bilendir...

g) Hazret-i İbrahim'in kavmi, O'nu yıldızlara tapmaya davet edince, onlar da bu münazarayı, en parlak yıldız doğuncaya kadar sürdürünce, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) "Bu, benim Rabbimdir..." demiştir. Yani, "Beni kendisine davet ettiğiniz Rab budur" demiş, sonra bir müddet susmuş; yıldız batınca da, "Ben, böyle sönüp batanları sevmem.." demiştir. Birinci ihtimale karşı verilen cevapların izahının tamamı budur... Ki birinci ihtimal, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, ("Bu, benim Rabbimdir") şeklindeki sözünü, buluğa erdikten sonra söylemiş olduğudur...

İkinci İhtimal: Hazret-i İbrahim'in bu sözü bulûğa ermeden, bulûğa yaklaştığı bir sırada söylemiş olmasıdır... Bunun izahı da şöyle yapılabilir: Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim'e, mükemmel bir akıl ve tertemiz, saf bir zeka vermişti. İşte bu sebeple O'nun kalbine, daha bulûğa ermeden önce, yaratıcı olan Hak teâlâ'nın isbat edilmesi hususu gelmiş, bunun akabinde tefekküre dalmış, derken yıldızı görmüş, hemen bunun peşinden de, "Bu, benim Rabbimdir" demiştir. Hazret-i İbrahim, yıldızın hareket ettiğini müşahede edince, "Ben, böyle sönüp batanları sevmem" demiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu esnada O'nu bulûğa erdirmiş, o anda da İbrahim (aleyhisselâm), "Ben, sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım..." (Enam, 78) demiştir. Bu münazaranın, Hazret-i İbrahim'in, kavmini tevhide davetle meşgul olduğu sırada geçtiğine dair zikretmiş olduğumuz pekçok delilden dolayı, birinci ihtimal daha fazla kabule şayan ise de, bu ihtimalde de bir beis bulunmamaktadır. Allah en iyi bilendir.

Ayetteki Farklı Kıraatler ve Onların Delilleri

Ebu Amr ve Nâfi'nin ravisi Yerş, Kur'an-ı Kerim'de geçtiği her yerde, râ harfinin fethası, hemzenin de kesresiyle İbn Amir, Hamza ve Kisaî de her ikisinin kesresiyle olmak üzere (......) şeklinde okumuşlardır.. ve (seni gördü, onu gördü) tabirlerinde olduğu gibi, eliften sonra kaf veya hâ harfleri olduğu zaman, Hamza ve Kisaî, râ harfini kesreli; İbn Amir ise fethalı okurlar... Yahya, Asım'ın ravisi Ebu Bekr'den. Asımın Hamza ve Kisai gibi okuduğunu rivayet etmiştir. Mesela "Güneşi gördü; ayı gördü" ifadelerinde olduğu gibi, bu fiili başında vasi hemzesi bulunan bir kelime izlediğinde, Hamza, Yahya'nın rivayetine göre; Ebu Bekir ve Nasr'ın rivayetine göre de Kisaî, râ harfini kesreli, hemzeyi ise fethalı okumuşlardır. Geriye kalanlar ise, bunların hepsini râ harfinin ve hemzenin fethasıyla okumuşlardır. Kıraat imamları, (seni gördüler) ve (onu gördüler) kelimelerinin fethalı okunacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Vahidî şöyle demektedir: "Râ ve hemzeyi fethalı okuyanların yaptıkları şey açık olup, bu de elifi aslı üzere bırakmaktır. Ama, ra'yı fethalı, hemzeyi ise kesreli okuyanlara gelince, (......) kelimesindeki elifi yâ harfine uygun olarak imale yapmak için, hemzeyi kesreye doğru imale yapmışlar, râ harfini de aslı üzere meftûh olarak bırakmışlardır. Ama, hem rayı hem de hemzeyi kesreli okuyanlara gelince, bu rânın harekesinin hemzenin harekesine benzer olmasından dolayıdır..." Vahidi bu konuda, "Kitabu'l-Basît" adlı eserinde uzun uzun açıklamalar yapmıştır ki, bunlar için oraya müracaat edilebilir. Allah en iyi bilendir.

Peygamberler İçin İrhasın Cevazı

Hazret-i İbrahim'in, mağarada doğduğu, annesinin onu orada bıraktığı ve Hazret-i Cebrail'in O'nu büyüttüğü şeklinde zikrettiğimiz kıssanın tamamı, bir nebze de olsa muhtemeldir... Kâdî ise şöyle demektedir: "Mucize yerine geçecek her şey, (peygamberlikten önce) caiz değildir. Zira mucizenin, peygamberlik iddiasından önce meydana gelmesi, Mutezile'ye göre caiz değildir. İşte buna, "İrhâs" (peygamberde peygamberlik öncesinde zuhur eden harikulade işler) denilir. Ancak o zamanda, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberin bulunması müstesna; bu durumda, o harikulade şeyler, o peygamberin bir mucizesi kabul edilmiş olur." Ama, ehl-ı sünnet alimlerine göre "irhâs" caizdir. Böylece, bu şüphe zail olmuş olur. Allah en iyi bilendir.

Ufûl ve Bunun Şirki İptal Etmesinin Manası

Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) yıldızın batıp kaybolmasıyla, yıldızın, kendisinin Rabbi ve yaratıcısı olamayacağına dair istidlalde bulunmuştur. Bizim, burada şu iki şeyden bahsetmemiz gerekir:

a) "Ufûl" nedir?

b) "Ufûl" yıldızların rab olmadıklarına nasıl delalet edebilir?

Buna göre biz deriz ki, "ufûl" (batıp kaybolmak) bir şeyin, ortaya çıkıp, sonra da batıp kaybolmasından, görülmez hale gelmesinden ibarettir.

Bunu iyice kavradığın zaman, bil ki: Bir kimse bir soru sorarak, şöyle diyebilir: "Ufûl, bir hareket olması bakımından, "hudûs"a (sonradan olmaya) delalet eder. Buna göre, "tulü" (doğma) da, "hudûs"a delalet eder. O halde İbrahim (aleyhisselâm) niçin, doğmasıyla o yıldızın hadis olduğuna istidlalde bulunmamış da, bu gayesini gerçekleştirmek için yıldızların batmalarına dayanmıştır?"

Cevap: Doğup ve batmanın, hudûs'a delalet etme konusunda müşterek olduklarında şüphe yoktur. Ancak ne var ki peygamberlerin, bütün insanları Allah'a davet etme sadedinde istidlalde bulundukları delilin, onu anlama hususunda zeki, aptal ve akıllı kimselerin müşterek olacakları bir biçimde, mutlaka açık ve net olması gerekir. Hareketin, hudûsa delaleti her ne kadar yakînî ise de, ancak ne var ki bu, insanların sadece ileri gelenlerinin anlayabileceği ince bir iştir. Ama, "ufûl" (batıp kaybolma)nın, (hudûsa delalet etmesine) gelince, bu herkesin anlayabileceği açık bir delalettir. Çünkü yıldızın kudreti, batarken kaybolmuş (zeval bulmuş) olur. Böylece de, "ufûl"un bu maksada delaleti, daha tam ve daha mükemmel olur.

Nitekim, bazı muhakkik alimler imkan tarafına meyletmek ufûldür demişlerdir. Sözün en güzeli, havas, avam ve orta tabaka insanların kendisinde hissesi olan (yani birşeyler anladıklardır. O halde, "sönüp batmadan", "imkan delilini" anlarlar. Her mümkin muhtaçtır. Muhtaç olanın, ihtiyaçlarının bir sonu yoktur. Binâenaleyh bu ihtiyaçların, varlığı ile bu ihtiyaçlar son bulan ve mümkin olmaktan münezzeh olan bir zata dayanması gerekir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki en son gidiş ancak Rabbinedir" (Necm, 42) buyurmuştur. Orta tabaka ise, sönüp batmaktan mutlak hareketi anlarlar. Binâenaleyh her hareket eden muhdestir ve her muhdes kadir olan bir kadim varlığa muhtaçtır. Bundan dolayı batıp kaybolan birşey ilah olamaz. Aksine gerçek ilah, o batıp kaybolanın muhtaç olduğu varlıktır. Avam tabaka da, "ufûl"den (sönüp kaybolmaktan) batmayı anlarlar. Onlar her yıldızın batmak üzere oluşunu müşahede ederler. O yıldızların ışığı ekşitiyor, kudreti kayboluyor ve sanki terkedilmiş gibi oluyor. Bu durumdaki hiçbir varlığın ilah olmaya hakkı yoktur. Binâenaleyh bu tek kelime, yani Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Ben böyle sönüp batanları sevmem (afilin)" ifadesi, mukarreb insanların, mü'minlerin ve kafirlerin anladığı payı ifade etmekte ve böylece delillerin en mükemmeli ve burhanların en üstünü olmaktadır.

Burada şu şekilde bir başka incelik daha vardır: İbrahim (aleyhisselâm), yıldızların durumlarına vâkıf (müneccim) bir kavim ile münazara etmiştir. Müneccimlerin fikrine göre mesele şudur: Yıldız, doğu rub'unda bulunup göğün ortasına doğru yükseldiğinde, tesiri çok kuvvetli olur. Batıp kaybolmaya yüz tuttuğunda ise, tesiri zayıflar ve azalır. Bundan dolayı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bu incelik ile, ilah olanın kudretinin, acziyete ve kemalinin noksanlığa doğru değişmeyeceğine dikkat çekip şöyle demek istemiştir: Halbuki, ey müneccimler sizin inancınıza göre yıldız batı rub'unda olduğu zaman kuvveti zayıflar, tesiri eksilir ve idare etmekten (müdebbir olmaktan) aciz olur. Bu da, yıldızların ilah olmasının tenkid edilebileceğine delalet eder." Böylece (müneccimlerin) görüşüne göre, batıp kaybolmanın, yıldızın ilah oluşunu zedelemeyi gerektirmede daha tesirli olduğu ortaya çıkmış olur. Allah en iyi bilendir.

İkinci Makam: Burada ikinci bir incelik de yıldızların batıp kaybolmalarının, rab olmalarına manî olduğunu izah etmektir. Birisi şöyle de diyebilir: "Bu konuda söylenebilecek en ileri söz yıldızın batıp kaybolmasının, onun muhdes (sonradan yaratılmış) bir varlık olduğuna delalet ettiğini söylemektir. Fakat yıldızın muhdes olması, Hazret-i İbrahim'in Rabbi ve ma'bûdu olmasına mani değildir. Baksana müneccimler ile putları Allah'a ulaşma vasıtası sayanlar, en büyük ilahın yıldızları yarattığını, icad ve var ettiğini, sonra bu yıldızların, en aşağı alemdeki bitkileri ve canlıları yarattıklarını söylüyorlar. Böylece yıldızların batıp kaybolmaları, her ne kadar kendilerinin hadis (yaratılmış) olduklarına delalet etse de, hadis oluşlarının, insanların rabbi ve bu alemin ilahları olmalarına mani olmayacağı sabit olur?"

Cevap: Buna karşı ileri süreceğimiz iki makam vardır:

Gök Cisimlerinin İlah Olmadıklarının İsbatı

Birinci Makam: Rab ve ilah "ihtiyaçların varıp kendisine dayandığı varlık" demektir. Batmaları sebebi ile yıldızların hadis oldukları ve aklın bedaheti ile de, her muhdes varlığın, varlığı hususunda başkasına muhtaç olduğu sabit olunca, bu yıldızların var olmada, başkasına muhtaç olduklarını kesin olarak söylemek gerekir. Bu böyle olunca, yıldızların, "ihtiyaçlar varıp kendisine dayanan" ilah manasında, rabler ve ilahlar olmaları imkansızdır. Şu halde, kesin olarak anlaşılır ki yıldızların batan varlıklar oluşu, onların rabler ve ilahlar olmasını cerheder.

İkinci Makam: Rab ve ilahdan maksad, o varlığın bizim yaratıcımız, zatımızın ve sıfatlarımızın var edicisi olan bir zat olmasıdır. Buna göre deriz ki: Yıldızların batıp kaybolması hem onları yaratmaktan ve var etmekten aciz olduklarına, hem de onlara ibadet etmenin caiz olmayacağına delalet eder. Bu birkaç şekilde izah edilebilir:

1) Yıldızların batıp kaybolmaları, hadis olduklarına delalet eder. Bunların hadis olmaları da, kadım ve kadir bir fâil-i muhtar (ilaha) muhtaç olduklarını gösterir. Binâenaleyh bu kadir varlığın, kudretinin de ezelî olması gerekir. Aksi halde O'nun kudreti de başka bir kadire muhtaç olur ve bu teselsülü gerektirir. Teselsül ise imkansızdır. Binâenaleyh O (ilah'm) kudretinin ezetî olduğu sabit olur. Bu sabit olunca biz deriz ki: Bu varlığın makduru (mahlûku) olan o şey, mümkün varlık olması bakımından ancak O ilahın makduru olabilir. Halbuki bütün mümkün varlıkların "imkan" (dahilinde oluşları) aynıdır. Binâenaleyh bazı mümkün varlıkların Allah'ın makduru (mahlûku) oluşuna sebep olan şeyin, her mümkinde mevcud olduğu sabit olur. Bundan dolayı her mümkin varlığın, Allah'ın makduru (yani kudret-i ilahiye ile yaratılmış) olması gerekir. Bu sabit ofunca, bu makamın doğruluğunu yakînî delillerle Usûl (tevhid) ilminde de açıkladığımız gibi, mümkin varlıklardan hiçbirinin, O (ilah) olmaksızın meydana gelmesi imkanı yoktur. Velhasıl diyebiliriz ki: Yıldızların batıp kaybolmalarının, -her nekadar bu husus ancak birçok mukaddime ile elde edilse bile-, onların muhdes olduğunu gösterdiği delillerle sabit olmuş olur. Hem sonra o yıldızların bizzat kendilerinin muhdes oluşları, her nekadar bu hususta ancak pekçok mukaddimelerle elde edilse bile, bunların yaratmaya ve var etmeye kadir olduklarının imkansız olduğunu söylemeyi gerektirir. Küf'an'ın delillerinde, mukaddimelerin ancak temel unsurları zikredilir, detay ve tafsilat ise ancak cedel (münazara ve münakaşa) ilmine düşer. Binâenaleyh Hak teâlâ bu iki mukaddimeyi, remz ve işaret yoluyla zikredince, yıldızların yaratmaya ve var etmeye kadir olamayacaklarının anlatılması hususunda bu iki mukaddime ile yetinilmiştir. İşte bu sebeple Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), batıp kaybolan varlıklar olmalarına dayanarak, o yıldızların bu âlemdeki mahlukların rableri ve ilahları olamayacaklarına istidlal etmiştir.

2) Yıldızların batıp kaybolmaları hadis olduklarını; hadis oluşları da onların, var olmaları hususunda kadir ve hür irade sahibi bir yaratıcıya muhtaç olduklarını gösterir. Binâenaleyh o kadir yaratıcı, feleklerin ve yıldızların da yaratıcısıdır. Vasıtasız olarak yıldızlan ve felekleri yaratabilen, insanları haydi haydi yaratabilir. Çünkü en büyük varlıkları yaratabilen, en küçük ve önemsiz şeyleri mutlaka yaratabilir. İşte bu hususa Hak teâlâ, "Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışı insanların yaratılışından daha büyük (daha zordur)" (Mümin, 57) ve "Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir? Elbette (kadirdir.) O, (herşeyf) yaratan ve bilendir" (Yasin, 81) âyetleriyle işaret etmiştir. Binâenaleyh bu izah yoluyla, en büyük ilahın, insanları yaratmaya ve feleki (semavî) kütlelerin aracılığı olmaksızın- en aşağı alemi yönetmeye de kadir olması gerektiği sabit olur. Durum böyle olunca, en büyük ilaha (gerçek ilaha) ibadetle meşgul olmanın, güneşe, yıldızlara ve aya ibadetle meşgul olmaktan daha uygun olduğu ortaya çıkar.

3) Eğer bazı yıldızların yaratıcı ve var edici olmaları doğru olsaydı, bu ihtimal bütün yıldızlar için de söz konusu olurdu. Bu takdirde de insan, kendisini yaratanın, şu yıldız mı, bu yıldız mı yoksa bütün yıldızlar mı olduğunu bilemez ve böylece de yataranını bilme hususunda şüpheler içinde kalırdı. Fakat biz bütün yıldızları tanıyıp, yaratma, varetme ve yönetme işini, bütün yıldızların yaratıcısına isnad edersek, gerçek yaratıcıyı ve var edeni bilmemiz mümkün olur ve ona ibadet ve şükür ile meşgul olabiliriz. İşte bütün bu izahlar ile, yıldızların kaybolup batmasının onların kadîm olamayacaklarını gösterdiği gibi, bu alemin ilahları ve hayvanlar ile insanların rableri olmalarının imkansız olduğuna da delalet ettiği sabit olur. Allah en iyisini bilir ya, bu delilin izahı hususunda söylenecek şeylerin hepsi budur.

Eğer: "Bu (istidlalin yapıldığı) geceden önce, gündüzler ve geceler geçmiş olduğu hususunda, yine yıldızların, ayın ve güneşin batıp kaybolmasının, o geçen gece ve gündüzlerde de meydana gelmiş olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. Binâenaleyh yapılan bu izah ile, bahsedilen gecede meydana gelen "batıp kaybolmanın" fazla bir önemi söz konusu değildir?" denilir ise, buna şöyle cevap verilir: Biz, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu delili, yıldızlara tapmaktan vazgeçip tevhide gelmeye davet ettiği kimselere karşı getirdiğini izah etmiştik. Binâenaleyh, "O gecelerden bir gece bu insanlarla oturmuş ve onları yıldızlara ibadet etmekten menetmeye (uğraşmış.) Tam o bu sözü anlatırken gözü, geçmekte (batmakta) olan bir yıldıza takılmış. O yıldız batınca da, "Eğer bu yıldız bir ilah olsaydı yüksekten alçağa, kuvvetten zaafa geçmezdi" demiş. Yine daha sonra, bu konuşma esnasında ay doğup batmış ve o insanlara (yıldız için söylediği) sözü aynen tekrarlamış. Aynı şeyi güneş içinde söylemiş" denilmesi uzak bir ihtimal değildir. İşte Hazret-i İbrahim'in delilini izah hususunda söyleyebileceğimiz (aklımıza gelen) şeylerin tamamı budur.

Altıncı Mesele

Gazali bazı kitaplarında felsefe yaptı ve bu âyette geçen "yıldız"ı, her yıldızda bulunan cani, nefs-i natıka; "ay'ı", her felekte bulunan nefs-i natıka; "güneş'i" de, bütün hepsi için olan "mücerred akıl" manasına hamletti. Ebu Ali İbn Sina, âyetteki "ufûlü" (yani batıp kaybolmayı) "imkan delili" manasına aldı. Böylece Gazali de, bunların batıp kaybolmasından kastedilenin, aslında bu şeylerin mümkin varlıklar olduklarını anlatmak olup ayetteki, "Ben, böyle sönüp batanları sevmem" tabirinden muradın da, bunların hepsinin zatları gereği mümkinü'l-vücud olduklarını, dolayısı ile her mümkinin mutlaka bir müessiri (yaratıcısı) olduğunu ve her mümkinin mutlaka vâcibu'l-vücud bir varlığa dayanması gerektiğini iddia etmiştir. Bil ki bu iddiada bir sakınca yoktur. Fakat âyeti bu manaya hamletmek, uzak bir ihtimaldir. Bazı alimler de, âyetteki "yıldız" kelimesini "duyular", "ay" kelimesini "hayal ve vehim", "güneşi" de, "akıl" manasına hamletmişlerdir. Halbu ki idrak edici bu üç kuvvet, kısır ve sınırlıdır. Âlemin müdebbiri olan Allah ise, bunların hepsinin hâkimi ve kahiridir. Allah en iyi bilendir.

"Ufül Edenleri , Sevmem" Tabirimi Delaletleri

Âyetteki, "Ben, böyle sönüp batanları sevmem" tabiri pekçok hükme delalet eder:

Birinci Hüküm: Bu âyet, Hak teâlâ'nın "cisim" olmadığfna delalet eder. Çünkü eğer Allahü teâlâ bir cisim olsaydı, bizden ebediyyen gaib olup geçip gitmiş olurdu. Yine Cenâb-ı Hakk'ın, bazan Arş'dan göğe inmesi, bazan da gökten Arş'a yükselmesi imkansız olur. Aksi halde Cenâb-ı Hak için de, batıp kaybolma (ufûl) söz konusu olurdu.

İkinci Hüküm: Bu âyet-i kerime, Kerrâmiyye fırkasının iddia ettiği gibi, Cenâb-ı Hakk'ın, sonradan meydana gelme sıfatlara bir mahal (mevsuf) olmadığına delalet eder. Aksi halde Allah değişken bir varlık olurdu ve o zaman da yine O'nun için "ufûl" söz konusu olurdu ki bu imkansızdır.

Üçüncü Hüküm: Bu âyet, akidenin taklid üzerine değil, deliller üzerine bina edilmesi gerektiğini gösterir. Aksi halde böyle bir istidlalde bulunmanın bir faydası olmaz.

Dördüncü Hüküm: Âyet-i kerime, peygamberlerin, Rableri hakkındaki bilgilerinin zarurî değil, istidlalî (yani istidlal ve tefekkür ile elde edilmiş) olduğuna delalet eder. Aksi halde, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) istidlalde bulunmaya ihtiyaç duymazdı.

Beşinci Hüküm: Âyet, marifetullahın. ancak Allah'ın yarattığı şeylerin halleri üzerinde düşünüp istidlalde bulunma yoluyla olduğuna delalet eder. Çünkü bu bilgiyi bir başka yolla elde etmek mümkün olsaydı, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bu yola yönelmezdi. Allah en iyi bilendir.

Hak teâlâ'nın "Sonra ay'ı doğar halde görünce de, "Bu mu benim Rabbim?" demiş. Fakat o da batıp gidince, "Andolsun ki eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı muhakkak sapanlar güruhundan olurdum" demişti" buyruğu ile ilgili olarak iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Arapçada, ay doğmaya başladığı zaman, (Ay doğdu); yine güneş doğmaya başladığında(güneş doğdu), ve "doğmuş yıldızlar" manasında, denilir, el-Ezheri şöyle demiştir: "Bu kelime sanki "parçalamak ve yarmak' manasına gelen (......) kelimesinden alınmıştır. Buna göre sanki yıldız, doğuşu ile karanlığı yarıp parçalamaktadır." Binâenaleyh âyet, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, yıldız hakkında söylediğinin aynısını, ay hakkında da kullandığını ifade etmektedir.

İkinci Mesele

Âyetteki "Andolsun ki eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaydı muhakkak sapanlar güruhundan olurdum" ifadesi, hidayetin ancak Allah'dan olduğuna delalet etmektedir. "Hidayet" kelimesinin, "(doğruyu bulmaya) muktedir kılmak, engelleri ortadan kaldırıp, (hidayetin) delillerini dikmek" manasına hamletmek rnümkün değildir. Çünkü bunların hepsi zaten mevcut idi. Binâenaleyh bu şeyler mevcut olduğu halde, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in Allah'dan istediği hidayetin, bunların üstünde birşey olması gerekir. Bil ki Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, bizim mezhebimiz (inancımız) üzere olduğu, hiçbir akıllıya şüpheli ve karışık gelmeyecek bir şekilde açıktır. Çünkü o, bu âyette hidayeti açıkça Allah'a nisbet etmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın "(O rab), beni yaratan ve bana hidayet edendir" (Şu'arâ. 78) âyeti ile, "Beni de, oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut" (İbrahim, 35) âyetinde de durum böyledir.

Şems Hakkında (......) Denilmesinin İzahı

Allahü teâlâ'nın 'Sonra güneşi doğar görünce, "Bu mu imiş benim Rabbim? Bu hepsinden de büyük" demiş" buyruğu ile ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Allahü teâlâ, "güneş" (şems) kelimesi müennes olduğu halde, bunun için (müzekker olan) (......) (Bu) zamirini kullanmış, şeklini kullanmamıştır. Bunun birkaç izah şekli vardır:

1) "Şems" kelimesi, ışık ve aydınlık manasındadır. Bu nedenle Hak teâlâ, kelimeyi bu manaya göre kullanmış ve böylece de müzekker kabul etmiştir.

2) "Şems" kelimesinde açık bir müenneslik alameti bulunmamaktadır. Bu kelimenin lafzı müzekker bir lafza benzeyip, "nûr" (ışık) manasına da gelince, işte bu iki bakımdan kelimeyi müzekker kabul etmek doğru ve yerinde olmuştur.

3) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) "Doğan şu şey..." veya, "Gördüğüm şu şey..." manasında, bu zamiri kullanmıştır.

4) Kelimeyi bu şekilde kullanmaktan maksad, edebe riayet etmektir.Bu edeb de, rubûbiyyeti ifade eden bir lafız kullanıldığı zaman, onu müennes yapmamaktır.

Güneş Hakkında Hazret-i İbrahim'in “Haza Ekber” Sözünün İzahı

Âyetteki, "Bu hepsinden de büyük" ifadesi, "Bu, yıldızların en büyüğü ve en kuvvetlisidir. Binâenaleyh ilah olmaya diğerlerinden daha uygundur" manasındadır. Eğer, "Batıp kaybolma (Ufûl), güneş için de söz konusu olduğuna göre, "Ufûl", rab oluşa mani olup böylece de güneşin rab olmasının imkansızlığı sabit olunca, bu imkansızlık ay ve diğer yıldızlar için haydi haydi söz konusudur. Bu yol ile, güneş hakkında bu sözü söylemenin, aynı şeyi ay ve yıldızlar hakkında söylemeye İhtiyaç bırakmadığı ortaya çıkar. Binâenaleyh Hak teâlâ, îcaz ve ihtisara (özlü ve kısa ifade kullanmaya) riayet ederek, niçin bu âyetlerde sadece güneşi zikretmekle yetinmemiştir?" denilir ise biz deriz ki: Bir meseleyi en aşağıdan yukarıya doğru kademe kademe yükselerek ele almanın, o meseleyi anlatmada, izah etmede ve te'kid etmede yapacağı tesir, diğer üslûblarda bulunmaz. Bu sebeple, Hak teâlâ'nın bu hususları bu şekilde anlatması daha münasip ve yerinde olmuştur.

Allahü teâlâ'nın "Ey kavmim, ben sizin (Allah'a) eş koştuklarınızdan katiyyen uzağım " demişti" âyetine gelince bunun manası şudur: "Delillerin de gösterdiği gibi, bu yıldızların rab ve ilah olamayacakları ortaya çıkınca, Hazret-i İbrahim şirkten uzak ve beri olduğunu ifade etmiştir."

Birisi şöyle diyebilir: "Farzedelim ki delillerin delaletiyle yıldızların, ayın ve güneşin rab ve ilah olamayacakları sabit olmuş olsun. Fakat bu kadarlık bir sabit oluş ile, mutlak manada Allah'ın ortakları olmadığını ve tevhidi söylemek gerekmez. O halde Allah'ın mutlak manada bir olduğunu isbat etme, bu yıldızların rab olamayacaklarına dair delil üzerine bina edilmiştir?" Buna şöyle cevap verilir: Bu kavim, (yıldızlar dışında), Allah'a eş koşulan diğer şeyleri nefyetmeye müsait idiler. Onlar ancak bu belli hususta (yani güneş, ay ve yıldızların, Allah'ın şerikleri olup olmadıkları hususunda) karşı çıkmışlardı. İşte bu deliller ile, bu varlıkların da rab ve ilah olmadıkları ortaya çıkıp, bunların dışındaki varlıkların ilah olmadığı hususunda ittifak olunca, mutlak manada bütün şirk koşulan şeyleri nefyetmek kesinleşmiştir.

Ayetteki, "Şüphesiz ki ben yüzümü, bir muvahhid olarak, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim! Ben müşriklerden değilim" buyruğu ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Nâfi, İbn Âmir ve Âsım'dan rivayet eden Hafs, (......) kelimesindeki yâ harfini fethalı olarak (......) şeklinde; diğer diğer kıraat imamları ise bunu fethasız olarak (......) tarzında okumuşlardır.

İkinci Mesele

Bu sözü, zahirî manasına hamletmek mümkün değildir. Bilakis bu ifadeden murad, "İbadetimi ve taatımı (Allaha) yönelttim" mânâsıdır. Bu mecazi mananın caiz oluşunun sebebi şudur: Başkasına itaatkâr olan, onun emirlerine uyar ve ona inkiyad eder. Binâenaleyh o yüzünü ona çevirir. Böylece "yüzünü ona doğru döndürme" tabiri "itaat" etme mânasına gelen mecazi bir ifade olur.

Allahü teâlâ'nın "Gökleri ve yeri yaratmış olan (Allah'a) yönelttim" buyruğunda şöyle bir incelik bulunmaktadır: Hak teâlâ, şeklinde harf-i cenini kullanmamış, aksine bu harf-i cerri terkederek, şeklini kullanmıştır. Bunun hikmeti şudur: Kalb yüzünü Allah'a doğru döndürme olmaz. Çünkü Hak teâlâ, bir mekanda ve yönde bulunmaktan münezzehtir. Bilakis kalb yüzü, Allah'a ibadet etmek için, O'nun hizmetine ve taatine döndürülür. İşte burada (ona doğru) kelimesinin zikredil mey ip, onun yerine "lâm" harf-i cerrinin kullanılması, Ma'bûd'un mekândan ve yönden münezzeh olduğuna delalet eder. (......) kelimesi ise, "Bu ikisini, gökleri ve yeri varlık alemine çıkardı" manasınadır. Bu kelimenin asıl manası, "yarmak"tır. Nitekim Arapça'da, ağaç yaprak ve çiçek açtığı zaman, (Ağaç, yaprak ve çiçek çıkararak yarıldı) denilir. Âyetteki "hanif" kelimesi ise, "(bâtıldan) meyledip, sapan" manasındadır. Ebu'l-Âliye, "Hanif, namaz kılarken Kabe'ye meyledip yönelen kimse manasındadır" demiştir. Yine bu kelimenin, "Allah'dan başka hertürlü ma'bûddan yüz çevirip uzaklaşan kimse" manasında olduğu da söylenmiştir.

79 ﴿