47

"Ey iman edenler, bir düşman topluluğuna çattığınız vakit sebat edin ve Allah'ı çok anın. Tâ ki felaha ulaşasınız. Allah'a ve O'nun Resulüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ve zaafa düşersiniz, rüzgarınız gider. Bir de sabredin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. Yurdlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve Allah yolundan men edenler gibi olmayın. Onlar ne yaparlarsa, Allah hepsini kuşatmıştır"

Bil ki Allahü teâlâ, Bedir günü peygamberine ve mü'minlere verdiği çeşitli nimetlerini hatırlatnca, onlara, iki ordu karşı karşıya geldiği zaman riayet edecekleri şu iki çeşit edebi de öğretmiştir:

Birincisi: Sebat. Bu, insanın kendisini, düşmanla karşı karşıya gelme hususunda sağlamlaştırması ve kendi kendine düşmandan kaçmayı telkin etmemesidir.

İkincisi, Allah'ı çokça anmalarıdır. Bu anma (zikir) hususunda şu iki tefsir yapılmıştır:

Allah'ı Anmanın Ehemmiyeti

Birinci görüş: Bu zikirden murad, onların, gerek kalbleri ve gerek lisanlarıyla Allah'ı zikretmeleridir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Allah, dostlarına, İnsanın kalbinin ve lisanının Allah'ı zikirden hâlî ve berî kalmaması gerektiğine dikkat çekmek için, en zor hallerinde bile kendisini zikretmelerini emretmiştir. Meselâ bir adam, batıdan doğuya, cömertlik için bütün malını harcamaya; bir diğeri de, doğudan batıya Allah yolunda kılıç sallamaya yönelse, Allah'ı zikreden kimse (bunların ikisinden) daha fazla ecir kazanır.

İkinci görüş: Bu zikirden murad, Allah'ın yardım ve nusretini isteyip dua etmektir. Çünkü muzafferiyet ancak Allah'ın yardımı ile elde edilir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Tâ ki felaha ulaşasınız" buyurmuştur.

Bu böyledir, çünkü kâfirlerle savaşmak, eğer Allah'a itaat niyetiyle olursa bu, Allah'ın rızasını elde etmek için canı harcamak gibi olur ki, kutluk makamlarının en büyüğüdür. Dolayısıyle eğer bu kimse düşmanına galip gelirse, hem mükâfaat hem de ganimet elde etmiş olur. Yok eğer yenik düşerse, şehâdeti ve yüce makamları elde etmiş olur. Ama bu savaş, Allah rızası için değil de, dünyada şan ve şöhrete kavuşmak ve mal elde etmek için olursa, bu bir felah ve kurtuluş vesilesi olmaz.

Buna göre eğer, "Bu ayet, her halükârda sebat etmeyi gerektirir. Böyle olması ise, bunun taktik icabı geri çekilmek ve gerideki birliklere katılmayı (Enfal. 16) neshettiği zannını veriyor" denilir ise, biz deriz ki: Bu ayet, genel manada bir sebatı icâb ettirir. Binâenaleyh sebattan maksad, savaştaki ciddiyettir. O ayet ise, savaşta sebatın olmasına zarar vermez. Aksine bu gayede sebat, ancak o ayetin gereğini yerine getirmekle sağlanır.

Daha sonra Cenâb-ı Allah bu hususu tekid ederek, "Allah'a ve Resulüne itaat ediniz, " yani, "Her hususta bunların emrettiklerine itaat ediniz" buyurmuştur. Çünkü cihad, diğer taatlara da sımsıkı sarılmakla ancak fayda verir.

İhtilaf ve Çekişmenin Zararı

Cenâb-ı Allah daha sonra da, "Birbirinizle çekişmeyin, sonra korku ve za'afa düşersiniz, rüzgârınız gider" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

"Rüzgârın Gitmesi" Ne Demektir?

Allahü teâlâ, çekişmelerin ve münakaşaların, şu iki şeyi doğuracağını beyan buyurmuştur: 1) Dağılmayı ve zayıflamayı doğurur.

2) Keza rüzgârın gitmesine sebep olur. "Rüzgârın gitmesi" ile ilgili, iki görüş bildirilmiştir:

a) Buradaki "rüzgâr"dan "devlet" manası kastedilmiştir. Devlet, işleri yürür halde ve nüfuzlu iken, rüzgâra ve rüzgârın esmesine benzetilmiştir. Nitekim bir kimsenin devleti (saltanat günleri, iyi günleri) yürürlükte iken, "falancanın rüzgârları esiyor" denilir.

b) Yardım ve muzafferiyet, ancak Allah'ın gönderdiği bir rüzgâr ile olmuştur. Nitekim bir hadiste "Bana, Sabâ rüzgârı ile yardım olundu. Ad kavmi de "debûr" (batı rüzgârı) ile helak edilmişti " Buhari, İstiskâ. 26; Müslim, İstiskâ, 17 (2/617) buyurulmuştur.

Birinci görüş daha kuvvetlidir. Çünkü Allahü teâlâ, onların çekişmelerinin, rüzgârlarının zail olmasına sebeb kılmıştır. Halbuki onların ihtilaflarının, Sabâ rüzgârının esmesine tesir etmeyeceği malumdur. Mücâhid ise, "rüzgârınız gider" tabirine "Size olan ilahi yardım gider" manasını vermiştir. Nitekim müslümanlar münakaşa ettikleri için, güç ve kuvvetleri gitmiştir.

Bu Ayet Kıyas Aleyhinde Delil Yapılmaz

Kıyası kabul etmeyenler bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Kıyas, çekişmeye sebeb olur. Çekişme ve münakaşa ise haram kılınmıştır. Dolayısıyla bu ayet, kıyas yapmanın haram olmasını gerektirir. Bunun gerekli oluşunun delili, görüp müşahede ettiğimiz şeylerdir. Çünkü dünyanın, yapılan kıyaslar yüzünden ihtilaflarla dolup taştığını görmekteyiz. Çekişme ve münakaşanın haram olduğunun delili, ayetteki "Birbirinizle çekişmeyin" ifadesidir. Yine "nass"ın, kıyas ile tahsis edilmesinin (sınırlandırılmasının) caiz olamayacağını söyleyenler, bu ayete tutunarak şöyle demişlerdir: "Ayetteki, "Allah'a ve O'nun Resulüne itaat edin" ifadesi, hakkında nass bulunan her hususta Allah'a ve Resûlullah'a itaatin vâcib olduğunu gösteren sarih bir ifâdedir. Cenâb-ı Allah bunun peşisıra, "Birbirinizle çekişmeyin, sonra korku ve za'afa düşer (dağılırsınız)" buyurmuştur. Nassı tahsis eden bir kıyasa tutunan kimselerin, Allah ve Resûlullah'a itaati bırakmış olup çekişme ve dağılmaya yol açabilecek olan kıyasa tutunmuş olacakları malumdur. Bütün bunlar ise haramdır."

Kıyası (bir delil olarak) kabul edenler, birinci itiraza, "Her kıyas, münakaşa ve çekişmeyi doğurmaz" diyerek cevap vermişlerdir.

Allahü teâlâ daha sonra "Bir de sabredin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir" buyurmuştur. Bu ifadeden maksad, cihadın en mükemmelinin sabra dayandığını anlatmaktır. İşte bundan dolayı Hak Teâla, onlara sabrı emretmiştir. Nitekim bir başka ayetinde de, "Ey iman edenler sabredin, sabır yarışı edin ve nöbet beklesin" (Al-i imran. 200) buyurmuştur. Yine O, kendisinin sabredenlerle birlikte olduğunu da bildirmiştir. Bu birlikte oluştan muradın, Allah'ın yardımı ve nusreti olduğunda şüphe yoktur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Yurtlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve Allah yolundan men edenler gibi olmayın" buyurmuştur. Müfessirler şöyle demişlerdir: Bu ifâdeyle, Kureyş'in, kervanı korumak maksadıyla Mekke'den çıkışları murad edilmiştir.

Kureyş'in Kibir ve Çalımla Çıkması

Binâenaleyh, onlar Cuhfe denilen yere geldiklerinde, Ebu Cehil'in dostu olan el-Hikâf el-Kinânî, içlerinde oğlunun da bulunduğu bir heyeti birtakım hediyyelerle birlikte Ebu Cehil'e gönderdi.. Derken oğlu, Ebû Cehil'in yanına varınca, "Babam, sana (hayırlı sabahlar dileyerek) selâm yolluyor ve sana, "Eğer istersen, sana adamlarımla yardım ederim. Eğer, yanımdaki yakınlarımla beraber, senin yanında olmamı, savaşmamı istersen, bunu da yaparım" dedi" dedi, . "Bunun üzerine Ebu Cehil: "Babana de ki: Allah, mükâfaatını ve hayrını bol versin. Eğer biz, Muhammed'in iddia ettiği gibi Allah'la savaşıyor isek, Allah'a yemin ederim ki bizim Allah'la savaşmaya gücümüz yoktur. Yok eğer biz insanlarla savaşıyor isek, Allah'a yemin olsun ki, bizim savaşacağımız insanlara gücümüz kudretimiz yeter. Biz, Muhammed'le savaşmaktan kaçmayacağız. Hatta, biz Bedr'e varacağız, orada içkilerimizi içeceğiz ve orada bize şarkıcı ve çalgıcılar çalgı çalıp şarkı söyleyecekler! " Çünkü Bedir, Arapların panayırlarından bir panayır ve onların alış veriş yaptıkları pazarlardan bir pazardır. Böylece de Araplar bu hadiseyi duyacaklardır. Müfessirler, sözlerine devamla şöyle dediler: "Onlar Bedr'e vardılar; böylece onlar içki yerine, ölümlerin, acıların kadehlerini taddılar; çalgıcılar yerineyse, onlara ağlayıcılar ağıtlar yaktı. "

Müşriklerin Buradaki Vasıfları

Bil ki Allahü teâlâ onları şu üç şeyle vasfetmiştir:

a) Çalım satmak (batara). Zeccac şöyle demektedir: "Batar kelimesi, nimet sebebiyle azmak, haddi aşmaktır. Gerçek şudur ki, Allah tarafından kuluna verilen nimetler çok olduğu zaman, kul bu nimetleri Allah'ın rızasına sarfeder ve onun Allah'tan olduğunu bilirse, bu bir şükür olur. Yok eğer, bu nimetler sebebiyle akranlarına karşı övünmeye ve zamanındaki kimselere karşı böbürlenmeye kalkışırsa, bu da şımarmak, çalım satmak olur. "

b) Cenâb-ı Hakk'ın "insanlara gösteriş yaparak" ayetinin ifade ettiği husustur. Riâe kelimesi, içi çirkinlikle dolu olduğu halde, zahiren güzel şeyleri ortaya koymaya niyetlenmek, yönelmek demektir. Riya ile nifak arasındaki fark şudur: Nifak, küfrürünü gizlediği halde, iman izhar etmektir. Riya ise, isyan ve günahı gizleyerek, taat izhar etmektir. Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşrikleri Bedir meydanında görünce, "Allah'ım, Kureyş fahri ve kibriyle, azametiyle, senin dinine karşı koymak ve Resulünle savaşmak için yönelip gelmiştir " dedi.

c) Cenâb-ı Hakk'ın "Ve Allah yolundan men ederler "ayetinin ifade ettiği husustur. Bu ifadenin başındaki (......) fiili, muzarî bir fiildir. Halbuki fiil cümlesini isim cümlesine atfetmek güzel değildir. Vahidî bu hususta şu iki izahı yapmıştır:

1)Hak teâlâ'nın, "Yasuddûn" buyruğu, hal olarak "men ediciler olarak " anlamındadır.

2) kelimelerinin, "şımarıyorlar ve riyakarlık yapıyorlar yerine getirilmiş olmasıdır.

Ben derim ki, bu izahlardan hiç biri sadra şifâ vermez. Çünkü, Vahidî, kelimenin, cinsi üzerine atfedilmesi doğru olsun diye, bazan fiili isim yerine, bazan de ismi fiil yerine kullanır.

İsim ve Fiil Cümlesi Arasındaki Fark

Halbuki ona düşen, Cenâb-ı Hakk'ın ilk ikisini niçin masdar, üçüncüsünü olarak aetirdiöini açıklaması idi. Ben derim ki: Alim Abdulkahir el-Curcani Şöyle demiştir: "İsim, bir şeyin sabit ve devamlı olduğuna; fiil ise, yenilenişe ve sonradan meydana gelişe delalet eder. Bu hususun, isimle ilgili misali, "Köpekleri de mağaranın giriş yerinde, iki kolunu (ayağını) uzatmış idi" (Kehf, 18) ifadesidir. Bu ayet köpeğin bu durumunun sabit ve devamlı bir hal olduğunu gösterir.

Bu hususun fiil ile ilgili misali ise, "Sizi gökten ve yerden rızıklandıran kimdir?" (Yunus, si) ayetidir. Bu ifade de, Allah'ın o insanlara zaman zaman rızık verdiğini gösterir." İşte alim el-Cürcâni'nin söylediği budur.

Bunu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Ebu Cehil kavmi ve taraftarları çalım satma, övünme ve kendini beğenme karakterinde idiler. Ama onların insanları Allah yolundan alıkoymaları, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini ortaya koyduğu zaman olmuştu. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Allah, "batar" (çalım satma) ve "riya"yı isim şeklinde; "Allah yolundan alıkoyma"yı da fiil şeklinde zikretmiştir. Allah en iyi bilendir.

Velhasıl Allahü teâlâ, düşmanla karşılaştıkları zaman müminlere sebat etmelerini ve Allah'ı zikirle meşgul olmalarını emretmiş, onlar kendilerini bu sabr-u sebata sevkedecek şeyin, çalım satma ve riya olmasını men etmiş, aksine kendilerini buna sevkedecek şeyin, Allah'a kul olma isteği olmasını emretmiştir.

Bil ki Kur'an'ın başından sonuna özü, halkı, halk ile meşgul olmaktan sakınmaya davet edip Hakk'a ibadet yolunda iyice yorulmayı emretmektir. Halbuki kalbe hüzün veren masiyet, övünmeye ve böbürlenmeye yol açan ibadetten, ihlasa daha yakındır.

Allahü teâlâ daha sonra sözünü "Onlar ne yaparlarsa, Allah hepsini kuşatmıştır" diye bitirmiştir. Bu ifadeden murad şudur: İnsan, aslında ve gerçekte öyle olmadığı halde, çoğu kez, kendisini söz konusu işe sevkeden şeyin, Allah rızası olduğunu söyler. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, kendisinin taa kalplerin içindekini bilebildiğini beyan buyurmuştur. Bu, adetâ riya ve yapmacıklıktan insanı men etme ve bir tehdid gibidir.

Şeytanın, Kâfirleri Aldatması

47 ﴿