112"Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, ma'rufu emredenler, münkerden nehyedenler ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar (yok mu, işte onlar da cennet ehlidir). Sen, o mü'minleri müjdele". Bil ki Cenab-ı Hak, önceki ayette mü'minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığnda satın aldığını beyan edince; bu ayette de, o mü'minlerin dokuz sıfatla mevsûf olan kimseler olduklarını beyan buyurmuştur. Bu ayetle ilgili iki mesele vardır: Ayetteki, bu dokuz sıfatın merfû oluşu hususundaşu izahlar yapılmıştır: 1) Bunlar, "medh" üzere merfu olup, takdiri, "onlar, tevbe edici olan, hamd edici olan., kimselerdir" şeklindedir. Bu, "Şüphesiz ki Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını., satın aldı" ayetinde bahsedilen mü'minler, teybe eden, ibadet eden., mü'minlerdir" manasına gelir. 2) Zeccâc şöyle demiştir: "Ayetteki "tâibûn" (ve diğer sıfatlar), haberi mahzûf olan birer mübtedadır ve takdiri "cihad etmeseler dahi, tevbe eden, ibadet eden.. kimseler de cennet ehlindendir" şeklinde olabilir. Bu tıpkı, "Allah, onlardan herbirine cenneti vaadetmiştir " (Hadid, 10) ayetinde bahsedildiği gibidir." Bu güzel bir izahtır. Çünkü buna göre cennet vaadi, bütün mü'minler için söz konusu olmuş olur. Fakat biz, "tâibûn" (ve devamını), kendinden önceki ayetle ilgili kılarsak, o zaman cennet vaadi sadece mücahidler için söz konusu olur. 3) "Tâibûn" (ve devamı) mübtedadır yahut da, (önceki ayetteki) "muharebe ederler" fiilinin failinden bedeldir. 4) "Tâibûn" kelimesi mübteda, "âbidûn" ve sonrakiler ise, haber ve haberden sonra gelen (ikinci, üçüncü, dördüncü) haberlerdir. Yani bu, "İnkârlarından gerçek manada tevbe edenler, ibadet eden, hamdeden v.s. v.s. olan kimselerdir" demektir. Übeyy b. Ka'b (radıyallahü anh) ve Abdullah b. Mes'ûd (radıyallahü anh) bu kelimeleri yâ ile ... şekillerinde okumuşlardır. Bu kıraatle ilgin olarak da şu iki izah yapılabilir: a) Bu kelimeler "medh" üzere mansûb kılınmışlardır. b) Bunlar, (önceki ayetteki) "mü'minlerden" ifadesinin sıfatları olarak mecrûrdurlar. Bu, ayetteki dokuz sıfatın tefsiri hususundadır. Tövbe Ederler Birinci sıfat, tâibûn sıfatıdır. İbn Abbas (radıyallahü anh): "Bu, "şirklerinden tevbe edenler" manasınadır" derken; Hasan el-Basri buna, "şirkten ve nifaktan tevbe edenler" manasını vermiştir. Usulcüler de buna, "Her türlü günah ve masiyetten, tevbe edenler" manasını vermişlerdir. Bu mana daha uygundur. Çünkü tevbe, bazan küfürden (inkârdan), bazan da günahtan dolayı yapılır. Ayetteki "et-Tâibûn" kelimesi, başında elif-lâm bulunan, umum bir kelimedir. O halde bu, bunların hepsini (her ikisini de) içine alır. Bu sebeble, bunu "küfürden tevbe"ye tahsis etmek, bir tahakkümdür (delilsiz iddiadır). Bil ki biz tevbenin ne demek olduğu hususunda, (......) (Bakara. 37) ayetinin tefsirinde uzun uzun açıklamada bulunmuştuk. Bil ki tevbe ancak şu dört şart bulunduğunda, gerçek bir tevbe olur: a) Kalbin, o anda, kendisinden öylesi bir günahın sâdır olmasından dolayı yanıp tutuşmastdır. b) Yaptığından ötürü tam pişmanlık duymak. c) İleride bir daha onu yapmamaya azmetmek. d) Onu bu üç şeye sevkedenin, Allah rızası ile kulluk arzusu olması. Çünkü kişinin bunlardan maksadı, insanların kınamasını kendisinden savuşturmak, medh-ü senalarını elde etmek veya başka bir maksad olursa, tevbe etmiş olmaz. İkinci sıfat, "âbidûn" sıfatıdır. İbn Abbas (radıyallahü anh), "Bunlar, Allah'a ibadet etmeyi, kendilerine görev bilen kimselerdir" derken, Kelamcılar: "Bunlar, ibadet eden kimselerdir. İbadet ise, Allah'a alabildiğine ta'zim etmek ve bu ta'zimi gösteren bir iş yapmaktır" demişlerdir. Bu görüşe karşı İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle diyebilir: "Allah'ı tanımak ve O'na itaatin farz olduğunu kabul etmek, kalbin amellerinden biridir. Olumlu yönde bir ismin ve sıfatın meydana gelmesi için, o yönde, o (ismin) mahiyetinin fertlerinden birisinin bulunması yeterli olur." Hasan el-Basrî bu kelimeye, "Bollukta ve darlıkta, sıkıntılı ve sevinçli zamanlarda Allah'a ibadet edenler" manasını vermiş. Katâde, "Gecelerinde ve gündüzlerinde, bedenlerinden birşeyler alan (yani ibadet için onları yıpratan) kimselerdir" demiştir. Üçüncü sıfat: el-Hâmidûn sıfatıdır. Bunlar gerek dinî, gerek dünyevî hususlardaki Cenâb-ı Hakk'ın nimetlerine karşı şükürlerini bi-hakkın yerine getiren ve bunu ortaya koymayı kendileri için bir adet haline getiren kimselerdir. Biz tesbih, tehlil ve tahmidin (subhanallah, la ilahe illallah, elhamdülillah'ın), dünya yaratılmazdan önce Allah'a ibadet eden varlıkların, yani meleklerin sıfatı ve hali olduğundan bahsetmiştik. Çünkü Allahü teâlâ, onların, Hazret-i Adem (aleyhisselâm) yaratılmazdan önce: "Biz seni hamdinle tesbih ve seni takdis ederiz" (Bakara, 30) dediklerini haber vermiştir. Bu, dünya harab olduktan sonra Allah'a ibadet edenlerin de sıfatıdır. Çünkü Allahü teâlâ, cennetliklerin Allah'a hamdettiklerini haber vermiştir ve "Onların dua (ve niyazlarının) sonu "elhamdüliîlahi Rabbil âlemindir" (Yunus, 10) buyurmuştur. İşte bu ayetteki, "hamd edenler (hâmidûn)" kelimesi ile kastedilenler, bütün bunlardır. Oruç Tutup Öğrenim İçin Gurbete Çıkarlar Dördüncü sıfat, es-Sâihûn sıfatıdır. Bu hususta birkaç görüş vardır: Birinci görüş: Bütün müfessirler, bununla oruç tutanların kastedildiğini söylemişlerdir. İbn Abbas (radıyallahü anh): "Kur'an'da yer alan, bütün "seyahat" kökünden müştak lâfızlarla "oruç" kastedilmiştir" der. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "ümmetimin seyahati, oruçtur" buyurmuştur. Hasan el-Basri: "Bu, "sâihûn" (seyahat edenler) ifadesi ile, farz oruçlarını tutanlar manasının kastedildiğini söylemiştir. Buna, "oruca devam edenler" manası da verilmiştir. "Sâih" kelimesinin, sâim (oruç tutan) manasına alınmasının sebebi hususunda şu iki izah yapılmıştır: a) Ezheri şöyle der: "Oruç tutan kimseye "sâih" (seyahat eden) denilmiştir, çünkü oruç tutanın, yemeden kendisini alıkoyması gibi, ibadet maksadı ile, azıksız olarak yeryüzünde dolaşan kimse de kendisini yemekten alıkoymuştur. İşte bu benzerlikten ötürü, oruç tutana "sâih" (seyahat eden) denilmiştir." b) "Seyahat"ın esas manası, tıpkı akıp giden su gibi, yeryüzünde devamlı gitmektir. Oruç tutan kimse de, taat olan şeyleri yapmaya ve arzu duyduğu yemeyi, içmeyi ve cinsî münasebeti terketmeye devam etmektedir. Bana göre bu hususta şöyle bir diğer izah da yapılabilir: İnsan yemekten, içmekten ve cinsi münasebette bulunmaktan kaçınıp, kendisi için, hertürlü şehevi şeylere karşı bir engel koyunca, hikmet kapıları ona açılır ve celâl âleminin nurları ona tecellî etmeye başlar. İşte bundan ötürü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kim. Allah için ihlaslı olarak kırk gün sabahlarsa (yani ihlasını kırk gün korursa), onun kalbinden lisanına hikmet kaynakları fışkırır' Kenzu'l-Ummal, 3. Cilt 5271, Hadis buyurmuştur. Böylece bu kimse, Allah'ın celâr âleminde, makamdan makama ve dereceden dereceye yürüyüp "seyahat eden" kimselerden olmuş olur. Bu kimse için, ruhaniyet aleminde bir seyahat gerçekleşmiş olur. İkinci görüş: "Sâihûn" (seyahat edenler) ifadesi ile, ilim elde etmek için diyar diyar dolaşan ilim talebeleri kastedilmiştir. Bu, İkrime'nin görüşüdür. Vehb b. Münebbih'den, şu rivayet edilmiştir: "Seyahat, İsrailoğullarında da vardı. Bir insan, kırk yıl gezip dolaştığında, kendinden önceki seyyahların gördüklerini görürdü. Böylece, İsrailoğullarından veled-i zina olan bir çocuk kırk yıl seyahat etti ama, hiçbir şey göremedi (yani mükâşefeye eremedi). Bunun üzerine "Ya Rabbi, anamın yaptığı kötülükte (zinada) benim günahım ne..?" dedi. İşte o esnada Allah, seyahat edenlere gösterdiği şeyleri ona da gösterdi." Ben derim ki: Nefsin olgunlaşmasında (kemale ermesinde), seyahatin büyük bir tesiri vardır. Çünkü insanın başına seyahat esnasında çeşitli sıkıntılar getir, o da onlara sabretmek durumunda kaltr. Bazan azığı biter, Allah'a tevekkül etme ihtiyacını duyar; bazan çeşitli fâzıl kimselerle karşılaşır ve herbirinden belli bir hususta istifade eder. Yine o, bazı büyük zatlarla karşılaşır ve böylece de, kendisini, onlara nisbet ettiğinde hakir (küçük) görür. Bu kimse, seyahati esnasında, umduğu pek çok şeyi elde eder ve onlardan istifade eder. Cenâb-ı Hakk'ın her tarafta, hususi birtakım şeyler yaratmış olması sebebi ile, dünya ahalisinin farklı farklı hallerini görüp müşahede eder ve böylece marifetuilahı ve inancı kuvvet kazanır. Velhasıl seyahatin dinî bakımdan çok büyük tesir (ve faydaları) vardır. Üçüncü görüş: Ebu Müslim şöyle demiştir: "Bu ifade ile, yeryüzünde gezip dolaşanlar kastedilmiştir. Bu, akan suyun akması manasında bir kelime olup, bununla cihad ve hicret maksadıyla evinden-yurdundan çıkınlar kastedilmiştir" Allahü teâlâ, bir önceki ayette mü'minleri cihada teşvik etmiştir. Bu ayeti de, mücahidlerin sıfatlarım beyan etmek için getirmiştir. Binâenaleyh onların bütün bu (dokuz) sıfatla tam mevsuf olmaları gerekir. Beşinci ve altıncı sıfat, "râkiûn ve sâcidûn" sıfatlarıdır. Bu sıfatlarla namaz kılanlar kastedilmiştir. Kâdî şöyle demektedir: "Cenâb-ı Hak, rükû ve secdeyi, namazdan kinaye olarak zikretmiştir. Çünkü namaz kılamn, (namazdaki) diğer şekilleri, âdetine (her zamanki hallerine) uygundur. Bu da onun kalkması ve oturmasıdır. Bu hususta, âdetin dışına çıkan şey, rükû ve secdedir. İşte bu ikisi ile namaz kılan ve kılmayan arasındaki fark ortaya çıkmaktadır." Şöyle de denebilir: Kıyam (ayakta durma), Allah için gösterilen tevazünün ilk basamağı; rükû, ortası; secde ise en son basamağıdır. Bundan dolayı, namaz kılmaktan maksadın, alabildiğine huşu, huzu ve ta'zim gösterme olduğuna dikkat çekmek üzere huşunun ve kulluğun nihai noktasına delâlet ettikleri için, (namaz kılma manasında) bilhassa rükû ve secde zikredilmiştir. Marufu Emreder, Münkeri Yasaklarlar Yedinci ve sekizinci sıfat: Bil ki, mârufu emir ve münkeri nehiy ile ilgili hükümlerin yer aldığı bölüm, usûl ilminde ele alınan büyük ve önemli bir bölümdür. Binaenaleyh onu burada ele alıp zikretmek mümkün değildir. Bu ifadede, cihadın farz kılınışına bir işaret vardır. Çünkü marufun (iyiliğin) başı, Allah'a iman; münkerin (kötülüğün başı) ise, Allah'ı inkârdır. Cihad, imana teşviki ve küfürden alıkoymayı gerektirir. Bundan dolayı cihad, "marufu emir ve münkeri nehiy" konusuna dahildir. Önceki Sıfatların Atfedilmeyip Sonrakilerin Vâv'la Atfedilmesi Ayetteki "ve nehyedenler." ifadesinin başına "vav" edatının getirilmesi ile ilgili şu izahlar yapılmıştır: Birinci izah: Eşitlik, bazan vâv ile, bazan da "vâv"sız olarak gösterilir. Bu tıpkı, "(O), günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin olan ve fazl-u ikram sahibi olan (Allah'dır)" ayetinde olduğu gibidir. Cenâb-ı Hak bu ayette bazı sıfatları vâv ile, bazılarını da vâvsız olarak zikretmiştir. İkinci izah: Bu ayetlerin maksadı, cihada teşvik etmektir. Dolayısiyle, Cenâb-ı Hak, önce bu altı sıfatı zikretmiş, daha sonra da, "ma'rufu emredenler, münkerden nehyedenler.." buyurmuştur. Buna göre kelamın takdiri, "Şu altı sıfatı taşıyanlar, ma'rufu emredip münkerden nehyedenlerdir" şeklinde olur. Biz, emr-i maruf nehy-i münkerin başının cihad olduğunu söyledik. O halde, bu ifadenin başına vâv getirilmesinin maksadı, bahsettiğimiz bu hususa dikkat çekmektir. Bu kelimelerin başına vâv harfi getirilmiş olmasının üçüncü İzahı şudur: Geçen her sıfat, insanın kendisi için yaptığı ibadetler olup, onların başkasıyla ilgisi ve alâkası yoktur. Ama, nehy-i münker meselesi ise, başkasıyla ilgisi olan bir ibadettir. Bu nehy ve yasaklama, öfkenin kabarmasına ve düşmanlığın ortaya çıkmasına sebebiyet verir. Çoğu kez, nehyedilen kimse, kendisini nehyedeni dövmeye ve onu öldürmeye yeltenir. Böylece, nehy-i münker, ibadet ve taat çeşitlerinin en zoru olmuş olur. İşte bu sebeple, daha çok sıkıntı ve meşakkatin bulunduğuna dikkat çekmek için, "nehyedenler" kelimesinin başına vav getirilmiştir, Dokuzuncu sıfat: "Allah'ın sıfatlarını koruyanlar" kısmının ifade ettiği husustur. Bu sıfattan maksad şudur: Allah'ın buyurduğu mükellefiyetler çok olup başlıca şu iki kısma ayrılmıştır: a) İbadetle ilgili olanlar. b) Muamelatla ilgili olanlar. İbadetle ilgili olanlara gelince; bunlar, Allah'ın, dünyevi bir fayda gözetmeyip aksine dinî hususta gözetilen bir faydadan ötürü emrettiği şeyler olup, namaz, zekât, oruç, " hacc, cihad, köle azadı, adaklar ve diğer iyi amellerdir. Muamelâtla ilgili olanlara gelince bunlar da, ya celb-i menfaat, yahud da zararı def etmek için yapılırlar. Celb-i Menafi Yönünden Mükellefiyetler Menfaati temin ile ilgili olan birinci kısma gelince, bu menfaatler ya bizatihi maksuddurlar, yahut da ikinci derecede kastedilirler. Bizatihi maksud olan menfaatler, beş duyu organı tarafından elde edilen yarar ve menfaatlerdir. Bu algılanan şeylerin birincisi, tadılanlardır. Fıkhın, yiyecekler ve içeceklere dair hükümleri, tadılanlar bölümüne dahildirler. Yiyecekler bazan bitkisel, bazan da hayvansal olup, hayvanların yenilmesi de ancak boğazlandıktan sonra caiz olup, Allahü teâlâ da, kesme ve boğazlamayla ilgili birtakım şartlar koyunca, avlanma ve kesme ile ilgili bölümler ve hitablar ile, kurban kesimiyle ilgili bölümler, böylece fıkhın içine girmiştir. Bunların ikincisi kendisine dokunulabilenlerdir. Bu ifadenin içine, cinsi münasebetle ilgili hükümler ve cinsi münasebetin helal olduğunu ifade eden hususlar dahil olur. Bu da fıkhın, nikâh bölümüdür. "Süt emzirme" bölümü de bu bölümdendir. Nikahın, mihir, nafaka ve mesken gibi ayrılmaz vasıflarından bahseden hususlar da bu bölüme dahildirler. Zevceler arasındaki gece sırası ve onların geçimsizlikleriyle ilgili meseleler de bu konuyu alâkadar eder. Nikâhı ortadan kaldıran sebepleri inceleyen kısım da, bu bölüme dahildir. Nikahı ortadan kaldıran sebepler kısmına da boşama, hul (para karşılığı boşanma), ftâ, zihar ve lian gibi hususlar girmektedir. Giyilmesi helâl olan olmayan, kullanılması helâl olan ve gümüş ve altın kaplar gibi kullanılması helal olmayan şeyleri inceleyen konular da, işte bu dokunulan şeylerle ilgili bölüme dahildirler. Alimlerin, bu konudaki sözü çok uzundur. Üçüncüsü, görülenlerdir. Bu da, bakılması helâl olanlar ile helâl olmayanlar bölümüdür. Dördüncüsü, duyulanlardır. Bu da, işitilmesi helâl olanlarla helâl olmayanlara dair hükümdür. Beşincisi, koklayanlardır. Fukahâ, bu alanla ilgilenmemiştir. İkinci derecede kastedilenler ise, mallardır. Mallardan şu üç yönden bahsedilmiştir: a) Mülkiyyeti ifade eden sebepler. Bu sebepler, ya alışveriş olur veya başkası olur. Alışveriş de, ya "ayn"ların, bizzat malın kendisinin alınıp satılması; yahut da, menfaatlerinin alınıp satılmasıdır. Bizzat malların alınıp satılması da, ya "ayn"a mukabil "ayn" ile, yahut "ayn"a mukabil borç ile olur ki, bu selemdir; ya da bir kimsenin, borçlanarak bir şeyi satın alması gibi, borç mukabilinde "ayn"ı satın alması veya satmasıdır, Veyahut da borcun borç mukabilinde alınıp satılmasıdır. Bunun caiz olmadığı ileri sürülmüştür. Zira, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, borcu borç ile değişmekten nehyettiği rivayet edilmiştir. Ancak ne var ki, dinde, bunun örneği bulunmaktadır ki bu da iki borcun birbiriyle (takas edilip) karşılıklı ödenmesidir. Menfaatlerinin alınıp satılmasına gelince, bu ifadenin içine, kiralar, ücretler ve mudarebe, ortaklık akidleri dahildir. Mülkiyeti gerektiren diğer sebeplere gelince bunlar, varis olmak, hibe, vasiyyet, ihyâu'l-mevât, (ölü, verimsiz, metruk araziyi ihya edip verimli hale getirmek), bulunan yitikler, fey ve ganimet almak, zekat v.s. yollarla mal edinmektir. Mülkiyyet sebeplerini tam olarak belirlemenin yolu, ancak iyiden iyiye incelemedir. b) Fukahanın ilgi alanına giren konulardan birisi de, malik olmayan kimseye, o şeyde tasarruf edebilmesini gerektiren sebeplerin incelenmesidir. Bu da vekalet, emanet ve bunlara benzeyen diğer şeylerdir. c) Maliki, kendi mülkünde tasarrufta bulunmaktan men eden sebepler. Bu da, rehin, iflâs, icâre (kiraya verme) vs.dir. İşte, Allah'ın, celb-i menfaat konusunda yüklediği mükellefiyetlerin tesbiti bundan ibarettir. Def-i Mefasid Şeklindeki Mükellefiyetler Allah'ın "def-i mefsedet" meselesindeki mükellefiyetlerine gelince, biz diyoruz ki: Zarar, beş çeşittir. Zira zarar, ya canlar, ya mallar, ya dinler, ya nesebler veyahut da akıllar hususunda olur. Canlar hakkında meydana gelen zarar, ya canın tamamı hakkında olur ki, bu husustaki hüküm, ya kısas, ya diyet veyahut da keffârettir. Yahut da zarar, canın bir kısmı hakkında olur ki; bu meselâ, elin v.s.nin kesilmesi gibidir, bu hususta vacib olan, ya kısas, ya diyet veyahut da "erş"tir. Mallar hakkındaki zarara gelince bu zarar, ya alenî, açıktan meydana gelir ki, bu fıkıhtaki "gasb" konusunu teşkil eder. Ya da bu zarar, gizli olarak meydana gelir ki, bu da fıkıhtaki "Kitâbu's-serika" konusunun ortaya konulmasına sebep olmuştur. Dinler hususunda meydana gelen zarar da ya küfürdür, ya da bid'attir. Küfre gelince, bunun içine, mürtedlerle ilgili hükümler girer (Fukaha bu meseleyi, mürtedlerle ilgili bölümde ele almıştır). Fukahânın, bid'atçilerle ilgili olarak yazmış oldukları muayyen bir kitap ve fasıl bulunmamaktadır. Neseb, soy hususunda meydana gelen zarara gelince, "zina" ve "livata"nın haram kılınması ve bu hususta meşru kılınan cezanın beyanı bununla ilgilidir. Zina isnadının cezası ile "li'ân" bölümleri de, bu kısma dahildir. Burada, söz konusu olan bir başka bahis daha vardır ki, o da şudur: Hiç kimsenin, menfaatlerine ve kendisinden zararları def etmeye dair haklarını tastamam yerine getirmesi mümkün değildir. Çünkü, çoğu zaman bu kişi zayıf olur, karşı taraf da onun bu yönünden -istifade ederek, onun bu haklarına aldırış etmez. İşte bu incelikten dolayı Cenab-ı Hak, hükümleri infaz etmek için, imam, halife tayin etmiştir. Bu devlet reisi ve imamın, birtakım nâib ve vekillerinin olması da gerekir ki bunlar, emirler ve kadılardır. Bir kimsenin sözünün, bir başkası nezdinde makbul olması, ancak delil ile olup, şeriat da hakkın ortaya konulması için hususî bir hüccet olan şehadeti benimseyip, davanın ve delilin ikame edilmesi için de, mutlaka birtakım hususi şartların bulunması gerekince, mutlaka, (fıkıhta) bunları içine alan bir konunun da bulunması gerekir. İşte, Allah'ın hükümlerinin, mükellefiyetlerinin ve hududunun ana noktalarının tesbiti bundan ibarettir. Bunlar, pekçok olup, Allahü teâlâ da bunları, Kur'an'ın tamamır.Ja bazan tafsilatlı bir biçimde beyan buyurup, bazan da Hazret-i Peygamber'e, mükelleflere bunu beyan etmesini emrederek bu şekilde ortaya koyunca, pek yerinde olarak, Cenab-ı Hak, bu hükümlerini ve bu hududunu bu ayette, mücmel ve kısa olarak ele alarak "Allah'ın sınırlarını koruyanlar" buyurmuştur. İşte bu ifade, bütün mükellefiyetleri içine alır. Bil ki fukahâ, zikrettikleri bütün bu şeylerin, mükellefiyetlerin beyanı hususunda kâfi olduğunu sanmışlardır. Halbuki durum, hiç de böyle değildir. Zira mükellefin amelleri ikiye ayrılır: a) Uzuvlarla ilgili amelleri, b) Kalblerie ilgili amelleri. Fıkıh kitapları, uzuvlarla ilgili mükellefiyetlerin kısımlarını izah etmeyi ihtiva etmektedir. Ama, kalbin amelleriyle ilgili mükellefiyetlere gelince fukahâ, bunlardan kesinlikle bahsetmemiş ve bunlar hakkında da herhangi bir kitap, bir bâb ve bir fasıl ayırmamış ve bunların inceliklerinden bahsetmemişlerdir. Bunlardan bahsetmenin daha mühim ve bunların hakikatlarını iyice ortaya koymanın daha evla olduğunda şüphe yoktur. Zira, uzuvlarla ilgili ameller, ancak kalbî amelleri gerçekleştirmek gayesiyle istenirler. Allah'ın kitabı Kur'anda, pek çok ayette bunu bildirmektedir, Cenab-ı Hakk'ın, "Allah'ın sınırlarım koruyanlar" buyruğu da, bütün bu kısımları ihata ve şümul yoluyla kapsamaktadır. Bil ki Cenâb-ı Hak, bu dokuz sıfattan bahsedince, "sen o mü'minleri müjdele..." buyurmuştur. Bundan maksat şudur: Allahü teâlâ bir önceki ayette, "O halde yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin" (Tevbe, 111) buyurmuş ve bunun peşinden bu dokuz sıfatı zikretmiş, bütün bunlardan sonra da, "sevinin..." buyruğundaki beşaretin sadece bu sıfatlarla muttasıf olan mü'minleri kapsadığına dikkat çekmek için, "Sen o müminleri müjdele" buyurmuştur. Buna göre eğer, "Cenab-ı Hakk'ın, bu sekiz sıfatı mufassal bir biçimde zikredip, bunun peşinden de dokuzuncu sıfatta, diğer mükellefiyetleri kısaca ele alarak zikretmesinin sebebi nedir?" denilirse biz deriz ki: Tevbe, ibadet, hamd ile meşgul olmak, İlim talebi için seyahatta bulunmak, rükû ve secde etmek, emr-i maruf nehy-i münkerde bulunmak, mükellefin çoğunlukla yaptığı şeylerdir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak bunları ayrıntılı bir biçimde zikretmiştir.. Geriye kalanlar ise, mesela alışverişle ilgili hükümler, suçlarla ilgili hükümleri bilme gibi hususlarsa, mükellefin çoğu kez haberdar olmadığı şeylerdir. Hem, o sekiz iş, her ne kadar uzuvlarla ilgili amellerden ise de, aynı zamanda kalble ilgili amellerdendir. Çünkü bütün bunların gayesi, kalbin hallerinin ortaya konulmasıdır. Kalbin hallerini görüp gözetmenin, uzuvların amellerini görüp gözetmeden daha mühim olduğunu anladın. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak bu kısmı ayrıntılı bir biçimde zikretmiş, diğer kısmı da kısaca ele almıştır. |
﴾ 112 ﴿