114"Müşriklerin, cehennemlik oldukları meydana çıktıktan sonra, artık onların lehine, velev akraba olsunlar, ne peygamberin, ne de m'üminlerin istiğfar etmeleri doğru değildir. İbrahim'in, babasına olan istiğfarı ancak ona ettiği bir vaadden dolayı idi- Yoksa onun Allah'ın bir düşmanı olduğu kendisince besbelli olunca o. Ondan uzaklaştı. İbrahim cidden pek çok tazarru ve niyaz eden, gerçekten sabırlı idi" Bil ki Allahü teâlâ, bu surenin başından buraya kadar, her bakımdan, kâfir ve münafıklardan uzak durmayı açıkça bildirmenin farz olduğunu beyan edince, bu ayette de, kişinin babası annesi gibi en yakın akrabalarından -ister ölmüş ister hayatta olsunlar- dahi berî olduğunu bildirmesini gerekli kılmıştır. Bundan maksat, onlarla ilgi ve münasebetin alabildiğine kesildiğini ve onlarla hiçbir suretle münasebet kurulamayacağını beyan etmektir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: Alimler, bu ayetin sebeb-i nüzulü hakkında şunları nakletmişlerdir: 1) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Allah, Mekke'nin fethini müyesser kılınca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ebeveyninden hangisinin kendisine en yakın zamanda öldüğünü sordu. Bunun üzerine, "Annen!" denildi. Hazret-i Peygamber de, annesinin kabrine gitti ve onun yanında durdu. Sonra da başı ucunda oturarak ağladı. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber'e. "Sen, bizi kabirleri ziyaret etmekten ve ağlamaktan nehyettin. Ama sonra da sen, kabirleri ziyaret etmeğe başladın!" diye sorunca, Hazret-i Peygamber. "Bu hususta bana müsaade edildi. Ben, annemin içine düştüğü azabı görüp ve Allah'tan anneme gelecek olan azâb hususunda da elimden hiçbir şey gelmeyince, ona merhametimden dolayı ağladım' dedi. 2) Said İbnu'l-Müseyyeb'ten, babasının şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ölüm, Ebu Talib'e gelip çatınca, Hazret-i Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem) ona, "Amcacığım, Ta ilahe illallah"de! Ben, bu cümleyle Allah katında seni savunurum..." dedi. Bunun üzerine Ebu Cehil, Abdullah İbn Übeyy İbn Ümeyye: "Abdulmuttalib'in dininden yüz mü çeviriyorsun?!.." deyince de Ebu Talib: "Benimsemiş olduğumuz din üzereyim" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Allah beni yasaklamadığı sürece senin için mağfiret taleb edeceğim..." deyince de, "Gerçekten sen sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin"(Kasas. 56) ayeti nazil oldu." Vahidî şöyle demektedir: "Hüseyin İbn el-Fadl, bu açıklamayı tuhaf gördü. Çünkü bu Tevbe sûresi, Kur'an'ın en son nazil olan sûrelerindendir. Halbuki Ebu Talib'in vefatı, İslâm'ın ilk yıllarında Mekke'de olmuştur." Ben derim ki, bana göre de, bu uzak görme, uzak görülmüştür. Zira, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, o vakitte, o ayetin nazil olduğu vakte kadar, Ebu Talib için mağfiret talebinde bulunduğunun söylenilmesinde ne sakınca var? Zira kâfirlere karşı sert ve şiddetli davranma, bu sûrede ortaya çıkmıştır. Belki de mü'minler kendilerinin, kâfir olan ebeveynlerine mağfiret talebinde bulunmalarının caiz olduğu kanaatindeydiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de bunu yapıyordu. Sonra bu sûre nazil olunca, Allah onları bundan nehyetti. Bu, genel olarak uzak ihtimal görülmez. 3) Hazret-i Ali'den şu rivayet edilmiştir: "O, müşrik ebeveynine mağfiret talebinde bulunan bir adamı işitince, şöyle dedi: "Ben o adama, "müşrik oldukları halde-ebeveynine mağfiret talebinde mi bulunuyorsun?" deyince o adam: "İbrahim de, ebeveyni müşrik olduğu halde, onlar için mağfiret talebinde bulunmamış mıdır?" cevabını verdi. Bunun üzerine ben bunu Allah'ın Resulüne söyleyince, işte bu ayet-i kerime nazil oldu. 4) Rivayet olunduğuna göre, bir kimse Hazret-i Peygamber'e gelerek şöyle dedi: "Cahiliyye çağında babam sıla-i rahimde bulunur, misafirlere ikram eder, malından bağtş ve hibede bulunurdu. (O halde ey Allah'ın Resulü), şimdi babam nerede?" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Müşrik olarak mı öldü?" diye sordu. O adam, "Evet" deyince de, Hazret-i Peygamber, "Fazla derin olmayan bir ateş çukurundadır" dedi. Bunun üzerine adam, ağlayarak geri döndü. Hazret-i Peygamber onu çağırarak, "Benim, senin ve İbrahim'in babası ateştedir. Zira senin baban, hiçbir gün, "Ateşten Allah'a sığınırım" dememiştir" dedi. Kâfirler Hakkında İstiğfar Edilmez Cenâb-ı Hakk'ın iyi "Ne peygamberin ne de mü'minlerin müşrikler için istiğfar etmeleri doğru değildir" buyruğunun manasının, "Bu ona yakışmaz" şeklinde olması muhtemeldir. Böylece bu ifade bir vasıf gibi olmuş olur. Yine bunun manasının, nehiy manasında olmak üzere, "Bu onun için olmaz" şeklinde olması da muhtemeldir. Binâenaleyh, birincisinin manası, "Nübüvvet ve iman, müşrikler hakkında mağfiret taleb etmeye mânidir" şeklinde olur. İkincisinin manası ise, "Sizler, mağfiret talebinde bulunmayınız" şeklinde olur ki, bu iki mana, birbirine yakındırlar. Bu men ve yasaklamanın sebebi, Cenâb-ı Hakk'ın, "onların, cehennemlik oldukları meydana çıktıktan sonra" ayetinde zikrettiği husustur. Ayrıca Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki Allah, kendisine eş koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için bağışlar" (Nisa. 48) buyurmuştur. Buna göre mana, "Allahü teâlâ, onları cehenneme sokacağını haber verince, onlar için mağfiret talebinde bulunmak, Allah'ın, vaad ve vaîdinden caymasını taleb etmek gibi olur ki, bu caiz değildir. Hem, Allahü teâlâ'nın, daha önceki hükmü onlara azab edeceği şeklinde olunca, bu sebeple onlar, onun bağışlanmasını taleb ettiklerinde, hiç şüphesiz onların bu talebleri reddedilmiş olur ki bu da, Hazret-i Peygamberin derecesinin noksan ve mertebesinin de düşük olmasını gerektirir. Hem yine Cenâb-ı Hak, "Bana dua edin. Size icabet edeyim" (Mü'min, 60) buyurmuş, onlar hakkında da, "Onlar, cehennemliktir" buyurmuştur. Binâenaleyh bu mağfiret talebinde bulunma, iki nasstan birinden caymayı gerektirir ki, bu caiz değildir. Ebu Haşim, kulun, Allah'ın yapmayacağını haber vermesinden sonra da, o şeyi Rabbinden istemesini caiz görmüş; buna da, cehennemliklerin, Allah'ın onu yapmayacağını bilmelerine rağmen, "Ya Rabbi bizi buradan çıkar. Eğer (yine küfre) dönersek artık hiç şüphesiz ki biz zalimlerizdir" (Mû'minun, 107) demeleriyle İstidlal etmiştir. Ebu Haşim'in istidlali, şu sebeplerden dolayı son derece tuhaf bir istidlaldir: a) Bu, kendi mezhebi ve görüşü olan, "Ahirettekiler cahil olamaz ve yalan söyleyemezler" şeklindeki görüşüne bina edilmiştir ki, bu görüş kabul edilemez. Aksine Kur'an'ın, "Sonra onların fitnesi. "Rabbimiz olan sen Allah'a andederizki, biz eş tutanlardan değildik" demelerinden başka bir şey olmadı. Bak, vicdanlarınıza karşı nasıl yalan söylediler!" (Enam, 23-24) şeklindeki nassı, böyle bir iddiayı çürütür. b) Onlar hakkında, onların bu isteklerinin reddedilmesi ve onların susturulması güzel ve yerinde olur. Ama bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında caiz değildir. Zira bu, O'nun makam ve mertebesinin noksanlaşmasını gerektirir. c) Kendisinde herhangi bir faydanın olmadığı bilinen bu gibi istekler, ya abes veya bir ma'siyet olur. Bu iki şey. cehennemlikler hakkında düşünülebilirse de, büyük peygamberler hakkında düşünülemez. Allahü Teâlâ, mağfiret talebinde bulunmaya mani olan sebebin, onların, cehennemliklerden olduklarının ortaya çıkması olduğunu beyan etmiştir. Bu illet, onların yakın veya uzak akraba olmaları halinde değişmez. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "En yakın akraba dahi olsalar" buyurmuştur. Sebeb-i nüzulün, bizim naklettiğimiz şey olması, bu görüşü takviye etmektedir. Hazret-i İbrahim'in Babası İçin İstiğfarı Cenâb-ı Hakk'ın "İbrahim'in. babasına olan istiğfarı, ancak ona ettiği bir vaadden dolayı idi" buyruğuna gelince, bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: Bu ayetin, kendinden önceki ayetle münasebeti hususunda birkaç izah yapılmıştır: a) Bundan maksat, hiçbir insanın, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i İbrahim'e müsaade ettiği şeylerin bir kısmından Hazret-i Muhammed'i men ettiği vehmine kapılmamasıdır. b) Bizim, bu ayetin, kendinden önceki ifadelerle münasebetinin izahı hususunda bahsetmiş olduğumuz, "Kâfirlerin ölülerinden ve dirilerinden her türlü ilgi ve münasebetin kesilmesi gerektiği" şeklindeki görüş de söylenebilir. Sonra da Cenâb-ı Hak, bu hükmün, Hazret-i Muhammed'in dinine has kılınmadığını, aksine, kâfirlerle her türlü ilgi ve münasebetin kesilmesinin gerekliliğinin, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in dininde de meşru olduğunu beyan buyurmuştur. Böylece, kâfirlerle olan ilgi ve münasebetin kesilmesinin vücubiyyeti, daha kuvvetli bir biçimde ifade edilmiş olur. c) Allahü teâlâ, bu ayette Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i, "halım", yani kızgınlığı az; "evvâh" yani, "insanların başına belâ ve musibet geldiğinde, çok feryâd edip ağlayan" olarak vasfetmiştir. Bundan maksad da, böylesi sıfatları taşıyan herkesin, babasına mağfiret talebinde bulunma hususunda kalbinde taşımış olduğu temayülün şiddetli olduğunu açıklamaktır. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Hazret-i İbrahim'in kadrinin ve kıymetinin son derece yüce olmasına ve "halîm" ve "evvâh" olmakla nitelenmiş olmasına rağmen, Allahü teâlâ onu, kâfir-olan babası için mağfiret talebinde bulunmaktan nehyetmiştir. Binâenaleyh, başkasının bundan men edilmesi haydi haydi evlâ olur. Hazret-i ibrahim'in, Basası İçin Af Dilemesinin İzahı Kur'an-ı Kerim, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, babası için mağfiret talebinde bulunduğuna delâlet eder. Nitekim Cenâb-ı Hak bunu, "Babamı da bağışla. Çünkü o, sapıklardandır" (Şuara. 86); "Ya Rabbi, beni, ana ve babamı affet" (ibrahim, 41) "Sana selâm olsun. Senin için Rabbime İstiğfar edeceğim" (Meryem. 47) ve "Muhakkak ki senin bağışlanmanı İsteyeceğim "(Mûmtehine, 4) şeklinde bahsetmiştir, Böylece, kâfir kimse için mağfiret talebinde bulunmanın caiz olmadığı sabit olmuş olur. Bu şekilde de bu, bu günahın Hazret-i İbrahim'den sudur ettiğine delâlet eder. Bil ki Allahü teâlâ bu müşkile, "İbrahim'in, babasına olan istiğfarı ancak, ona ettiği bir vaadden dolayı idi" ifadesiyle cevap vermiştir. Bu ifadeyle ilgili iki görüş bulunmaktadır: a) Vaad edenin, Hazret-i İbrahim'in babası olmasıdır. Buna göre mana, "Onun babası ona, iman edeceğini vaad etti. Böylece de İbrahim (aleyhisselâm), işte bundan dolayı mağfiret talebinde bulundu. Ama ne zaman ki, Hazret-i İbrahim, babasının iman etmediğini, onun Allah'ın düşmanı olduğunu anlayınca, ondan uzaklaştı ve bu mağfiret talebinden vazgeçti" şeklinde olur. b) Vaad edenin Hazret-i İbrahim olması. Bu böyledir, zira Hazret-i İbrahim, babasının müslüman olacağı ümidiyle, onun için mağfiret talebinde bulunacağını babasına vaad etti. Hazret-i İbrahim'e, onun, Allah'ın düşmanı olduğu ortaya çıkınca, o zaman babasından uzaklaştı. Bu tefsirin doğruluğuna. Hasan el-Basrî'nin, bâ harfiyle olmak üzere, (iyyahu = ona) yerine, (ebahu babasına) şeklinde okuması da delil teşkil eder. Bazı âlimler, buna cevaben şu iki açıklamayı yapmışlardır: 1) Hazret-i İbrahim'in, babasına mağfiret talebinde bulunmasından maksat, onun onu iman ve İslâm'a davet etmesidir. O, babasına: "İman et. Böylece ikâbtan kurtul, mağfirete nail ol!" diyordu. Hazret-i İbrahim, Allah'ın, mağfireti gerektiren imanı babasına nasib etmesi hususunda Allah'a yalvarıp yakarıyordu ki, mağfiret talebinde bulunmaktan maksat budur, Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim'e, babasının küfür üzerinde ısrar ederek öleceğini haber verince, o zaman o, bu talebten vazgeçti. 2) Bazı alimlerde, Cenâb-ı Hakk'ın, "ne peygamberin, ne de mümin olanlarır müşrikler için mağfiret talebinde bulunmaları doğru değildir.. " ayetinin ifade ettiğ hususu, cenaze namazına hamletmişlerdir. İşte bu yolla, bu istiğfarda, azâb hafifletmek gayesi bulunduğu için, kâfir için istiğfarda bulunmada bir sakınca olmadığı ortaya çıkmış olur. Bunlar sözlerini şöyle sürdürmüşlerdir: "Bunun delili, bundan muradın, bizim zikretmiş olduğumuz şu husus olmasıdır: Allahü teâlâ, "Onlardan ölen hiç bir kimseye ebedî olarak dua etme" (Tevbe, 84) ayetiyle, münafıklara namaz kılmaktan men etti. Bu ayette de bu hükmü tamîm etmiş; ister münafık olsun, isterse şirkini izhar etmiş olsun, müşrikler üzerine cenaze namazı kılmaktan men etmiştir." Bu, garip bir görüştür. Hazret-i İbrahim'in neye dayanarak babasının Allah'ın düşmanı olduğunu anladığı hususunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları, bunun küfürde ısrar ve küfür üzere ölüm olduğunu; bazıları da, sadece küfürde ısrar olduğunu söylerken; diğer bazıları da, Allahü teâlâ'nın, ona bunu vahiy ile bildirmesinin, onun da bundan dolayı babasından teberrî etmesinin uzak bir ihtimal olmayacağını söylemişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiş olur: "Hazret-i İbrahim babasının Allah'ın düşmanı olduğunu anladığında, o ondan uzaklaştığına göre, siz de böyle olunuz. Zira ben size, Hazret-i İbrahim'e uymanızı emrettim." Çünkü Allahü teâlâ "Allah) birleyici olarak ibrahim'in dinine uy" (Al-i İmran, 95) buyurmuştur. Allahü Teâlâ, bu hadisede Hazret-i İbrahim'in durumundan bahsedince, "İbrahim cidden pekçok tazarru ve niyaz eden, gerçekten sabırlı idi" buyurdu. Bil ki, evvah kelimesi, bir kimsenin, kederi iyice artınca söylediği, "ah!" sözünden türemiştir. Bunun sebebi şudur: İnsan hüzünlendiğinde, kalbi ruh, kalbin içinde sıkışıp tıkanmaya, boğulmaya başlar, böylece alabildiğince yanar. İnsan da, kendisinde bulunan bazı kederleri hafifletmek için, kalbinden bu yanan nefesini (ah! diyerek) çıkarır. İşte bu lafzın iştikakı hususundaki temel izah budur. Müfessirlerin bu ifadeyi tefsirleri hususunda değişik açıklamaları bulunmaktadır, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)"den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Evvâh, huşûlu olan ve yalvarıp yakaran demektir. " H. Ömer (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre o, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Evvâh ne demektir?" diye sorduğunda. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "Çok dua edendir" cevabını vermiştir. Rivayet olunduğuna göre, Zeyneb (radıyallahü anhnha), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında, onun çehresini değiştirecek (yani kızdıracak) şekilde konuştu. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), bunu yadırgayınca da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Onu bırak, çünkü o, evvâhtır" buyurdu. Kendisine: "Ya Resûlellah, "evvâh" nedir?" denince de, "Huşu ve tazarru içinde duâ eden" demektir" buyurdu. Hazret-i .İbrahim (aleyhisselâm)'in "evvâh" olmasının sebebinin, "Her nezaman kendisinin bir kusurunu hatırlasa veya kendisine âhiretin şiddetli hallerinden birşey hatırlatılsa, bundan korkarak ve bunu çok önemli görerek, "ah! ah!" demesi olduğu da söylenmiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın, "Evvâh, haşyet (korku) içinde olan mü'mindir" dediği rivayet edilmiştir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in '"halim" olarak vasfedilmesine gelince, bunun manası malumdur. Bil ki Allahü teâlâ. Hazret-i İbrahim'i bu ayette, bu iki vasıfla tavsif etmiştir. Çünkü onu alabildiğine rikkatli, şefkatli, korku ve endişeli olarak vasfetmiştir. İşte bundan ötürü onun, babasına ve çocuklarına duyduğu rikkat fazla olmuştur. Böylece Allahü teâlâ bu vasıfları taşımasına rağmen onun, babasının küfürde ısrar ettiğini görünce, babasından uzaklaştığını ve.ona karşı sert davrandığını beyan etmiştir. Binâenaleyh (ey mü'minler), böyle olmak size daha uygun düşer. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in "halim" vasfına sahib oluşu da böyledir. Çünkü hilm sebeblerinden birisi de, kalbin rikkatli ve alabildiğine merhametli olmasıdır. Çünkü insanın durumu böyle olunca, öfkeli anında da hilmi artar. |
﴾ 114 ﴿