116

"Allah bir topluluğa hidayet ettikten sonra sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe, onları saptıracak değildir. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Göklerin ve yerin hakimiyeti hakikaten Allah'ındır. O, hem diriltir, hem öldürür. Sizin Allah'dan başka ne bir veliniz, ne bir yardımcınız yoktur".

Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır:

Daha Önceki Kısımla Münasebet

Bil ki Allahü teâlâ, mü'minleri müşrikler için mağfiret taleb etmekten (istiğfardan) men edip, müslümanlar da, bu ayet inmezden önce, küfür üzere ölen babalan, anaları ve diğer akrabaları hakkında mağfiret talebinde bulunmuş olduklarından dolayı, müşrikler için mağfiret talebinde bulunmuş olunca, bu ayet indiğinde, daha önce müşrikler hakkında mağfiret talebinde bulunmuş olmalarından ötürü endişeye kapıldılar. Hem sonra müşrikler için mağfiret talebinde bulunmuş olan bazı müslümanlar, bu ayet nazil olmazdan önce ölmüşlerdi. Bundan dolayı müslümanların kalbine, onların hallerinin nice olacağı endişesi düştü. İşte bunun üzerine, Allahü teâlâ, bu ayetle o korku ve endişeyi onlardan gidererek, ancak, kaçınmaları ve ittika etmeleri gereken şeyleri beyân ettikten sonra onları muaheze edeceğini beyan buyurmuştur. Ayetin, kendinden önceki âyetlerle ilgi ve münasebeti hususunda bu, son derece güzel bir izahtır.

Şu izah da yapılmıştır: Bu sûre, başından buraya kadar, kâfirlerle ve münafıklarla içli-dışlı olmaktan men etmeyi beyan etmekte, onlarla birlikte olmamanın ve onları dost edinmekten kaçınmanın vâcib olduğunu açıklamaktadır. Binâenaleyh sanki, "O kâfir ve münafıklar hakkında böylesine şiddetli davranma, rahim ve kerim olan İlah'a nasıl uygun düşer?" denilmiş de, buna şöyle cevap verilmiştir: "Allahü teâlâ, ancak kendilerini (hidâyete) davet ettikten ve dolayısıyla onlara korunulması gerekli olan şeyleri beyan ettikten sonra, bir kavmi ceza ile muaheze eder. Fakat bunu beyan ettikten ve her türlü mazeret kapısını kapadıktan sonra onları Cenâb-ı Hakk'ın, en şiddetli ceza ve hesab ile muaheze etme hakkı vardır.

Hak teâlâ'nın tabiri ile ilgili şu izahlar vardır:

a) Bundan murad, Allah'ın, onları cennet yolundan saptırmasıdır. Yani "Allah, onları ondan çevirmiş ve onları cennete yönelmekten men etmiştir" demektir.

b) Mu'tezile "Bu ayette bahsedilen, "saptırma", "onların sapmış olduklarına hükmetmek" manasınadır" demişler ve görüşlerine, Kümeyt'in "Bir taife, sizi sevdiğim için beni küfre nisbet ettiler, benim kâfir olduğum hükmüne vardılar" şeklindeki beytini delil getirdiler.

Ebu Bekir el-Enbârî şöyle demiştir: "Bu açıklama yanlıştır. Çünkü Araplar böyle bir mana (yani hükmetme manasını) kastettiklerinde, tef'il babını kullanır. Meselâ, (Onu dalâlete nisbet etti, saptığına hükmetti) derler. Mu'tezile'nin Kümeyt'in beyti ile yapmış oldukları istidlal geçersizdir. Çünkü bizim "Hüküm cihetinden onun kâfir olduğunu söyledi" şeklindeki sözümüzden, edalle "saptırdı" manasının doğruluğu gerekmez. Çünkü, fe'ale şeklinin (yani sülasisinin) kullanılması doğru olmaz. Baksana kesereh "Onu kırdı" denilmesi caiz olduğu halde, bu manada ekserehu denilmesi caiz değildir. Aksine bu hususlarda sema'a- (yani Arapların kullanmasına) başvurulması- itibar edilmesi gerekir.

c) Allah, onlara hidayet ettikten sonra, kalblerine artık delâleti sokmaz ki azaba müstehak olacakları şey onlardan sâdır olsun.

Mu'tezile'nin İdlal Konusundaki İddiasına Cevap

Mutezile şöyle demektedir: "Ayetin neticesi şuraya varır: Allahü teâlâ, ancak, kendisine o fiilin çirkin ve yasak olduğunu açıkladıktan sonra bir kimseyi muaheze eder. Cenab-ı Hak bu hususu, bütün malûmatı (herşeyi) bildiğini "Şüphesiz ki Allah herşeyi hakkıyla bilendir" buyruğu ile ve bütün mümkinata (herşeye) kadir olduğunu, "Göklerin ve yerin hakimiyeti, hakîkaten Allah'ındır. O hem diriltir, hem öldürür" buyruğu ile açıklayarak bildirmiştir. O halde ifadelerin takdiri (neticesi), "Kim bu şekilde âlim ve kadir olursa, muhtaç olmaz. Âlim, kadir ve müstağni olanın ise, bir açıklama yapmadan ve her türlü mazereti ortadan kaldırmadan önce, kabih olanı ve azabı yapması kabih (çirkin) olur. Binâenaleyh Allahü teâlâ'nın böyle yapmaması gerekir" İşte böylece ayetin daha önceki kısımla münasebeti ancak bu şekilde tefsir ettiğimizde doğru ve yerinde olur. Bu da, Allahü teâlâ'nın doğrudan doğruya ceza vermesinin kabih (çirkin) olmasını gerektirir ki siz böyle söylemiyorsunuz (kabul etmiyorsunuz)."

Buna şöyle cevap verilir: "Bahsettiğiniz bu husus, Allahü teâlâ'nın ancak, açıklamada bulunup, hertürlü özür sebeplerini ortadan kaldırdıktan sonra ceza vereceğine delâlet eder. Ayette, Allahü teâlâ için, bunun (yani beyân etmeksizin ceza vermesinin) söz konusu olmadığı hususunda bir delâlet yoktur. Binaenaleyh sizin (Mutezile'nin) zikrettiği şeyler sakıt olur.

Göklerin ve Yerlerin Hâkimiyeti Allah'ındır

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Göklerin ve yerin hakimiyeti, hakikaten Allah'ındır. O, hem diriltir, hem öldürür" buyurmuştur. Bu ifadenin, burada zikredilmesinin hikmetleri şunlardır:

a) Allahü teâlâ. kâfirlerden uzak kalmayı emredince, göklerin ve yerin mülkünün kendisine ait olduğunu beyan buyurmuştur. Binaenaleyh "O, sizin yardımcınız ve veliniz olursa, kâfirler size zarar veremezler" denilmektedir.

b) Bir grup müslüman şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hak bize kâfirlerden kopmamızı, onlarla olan ilgi ve münasebetimizi kesmemizi emredince, bizim baba, çoluk-çocuk ve kardeşlerimizle biraraya gelmemiz mümkün olmaz. Çünkü bunlardan pek çoğu kâfirdirler." Binâenaleyh ayetten kastedilen mana şöyle olur: "Siz, her nekadar onların yardım ve desteğinden mahrum kalacak olsanız da, göklerin ve yerin sahibi olan, dirilten ve öldüren o Allah sizin yardımcınızdır. Binâenaleyh onların sizden kopmaları size zarar vermez."

c) Allahü teâlâ, bu zor mükellefiyetleri emredince, sanki, "Ben sizin ilahınız, siz de benim kullarım olduğunuz için, benim hüküm ve mükellefiyetlerime boyun eğmeniz gerekir" demek istemiştir.

Allah'ın, Peygamberi ve Diğer Mü'minleri Affetmesi

116 ﴿