117"Andolsun ki Allah, Peygamberini ve içlerinden bir kısmının gönülleri hemen hemen eğrilmek üzere iken, güçlük zamanında ona tabi olan muhacirlerle ensarı da tevbeye muvaffak kıldı ve sonra onların tövbelerini kabul eyledi. Çünkü O, raûf ve rahimdir". Bil ki Allahü teâlâ, Tebük Savaşı'nın durumlarını iyice açıklayıp, o savaşa katılmayanların hallerini beyan ederek, bu tefsirde özetle sunduğumuz sıraya göre. bu konuda enine-boyuna söz edince, bu ayette de, o savaşla ilgili geriye kalan hükümleri açıklamaya yöneldi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, evlâ olanı terk manasında olan bir tür zellenin sâdır olması ve mü'minlerden bir çeşit zellenin (hatanın) sâdır olması da, geriye kalan o hükümlerdendir. Dolayısıyla Allahü teâlâ onlara, o zellelerinden dolayı, lütufla tevbelerini kabul ettiğini belirterek, "Andolsun ki Allah., tevbeye muvaffak kıldı" buyurmuştur. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Tebük Seferine Katılanların Medhedilmeyip Noksan Bulunmaları İleride de izah edileceği üzere, çeşitli hadisler, bu (savaş) yolculuğunun, gerek Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, gerekse mü'minlere çok zor ve güç geldiğine delâlet etmektedir. Bu husus, onları medh-ü sena etmeyi gerektirir. O halde onlar hakkında, "Andolsun ki Allah peygamberini ve muhacirlerle ensarı da tevbeye muvaffak kıldı" denilmesi nasıl uygun düşer? Buna birkaç izahla cevap verilebilir: Birinci izah: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den terk-i evlâ (daha iyi olan davranışı terketme) babında bir şey (zelle-hata) sâdır olmuştur ki Cenâb-ı Hak buna, "Allah seni affetsin, neden izin verdin onlara..? (Tövbe, 13) ayetiyle işaret etmiştir. Hem sonra, ileride de beyan edileceği üzere, o zamanda savaş, mü'cninlere çok ağır gelmişti. Çoğu kez onların kalbinde, bu sefere karşı bir isteksizlik hissi doğmuş, yine hazflarının hatırına, "Acaba bundan kaçamaz mıyız?" düşüncesi gelmişti. Ben demiyorum ki, onlar buna kesin karar vermişlerdi. Aksine ben, onların kalbine birtakım vesveselerin girmiş olduğunu söylüyorum. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, sûrenin sonunda, onların, fazl-ı ilahisi ile bu kusurunu affettiğini beyan ederek, "Andolsun ki Allah, peygamberini ve içlerinden bir kısminin gönülleri hemen hemen eğrilmek üzere İken. güçlük zamanında ona tâbi olan muhacirlerle ensarı da tevbeye muvaffak kıldı" buyurmuştur. İkinci izah: İnsan, ömrü boyunca, ister küçük günahlar kabilinden olsun, ister terk-i evla kabilinden olsun, birtakım zellelerden ve tökezlemelerden hâlî olamaz. Sonra Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve diğer mü'minler, bu seferin güçlüklerine ve yorgunluklarına katlanıp, o sıkıntı ve mihnetlere sabredince. Allahü teâlâ, o sıkıntılara katlanmanın, ömürleri boyunca onlardan sâdır olmuş olan bütün zedelerin keffareti yerine geçtiğini ve hepsinden ihlasla sâdır olmuş bir tevbe yerine geçtiğini haber vermiştir. İşte bu sebebten ötürü, "Andolsun ki Allah, Peygamberini ve.. muhacirlerle ensarı tevbeye muvaffak kıldı" buyurmuştur. Üçüncü izah: O seferde, zaman (mevsim) onlara çok ağır gelip, çeşitli vesveseler de kalblerine girince, ne zaman onlardan birinin kalbine böyle bir vesvese düşse, onlar bundan ötürü Allah'a yönelir ve onu kalblerinden gidermesi için, Allah'a yalvarıp yakarırlardı. İşte o vesveselerin kalblerine girmesi yüzünden, çokça tevbeye yönelmelerinden ötürü, Cenâb-ı Hak, "Andolsun ki Allah., (onları) tevbeye muvaffak kıldı" buyurmuştur. Dördüncü izah: O müslümanlardan bazı günahların sâdır olmuş olması uzak bir ihtimal değildir. Fakat Cenâb-ı Hak o seferin sıkıntılarına katlanmalarından ötürü, onları tevbeye muvaffak kılmış ve affetmiştir. Onların din yönünden yüksek bir makamda bulunduklarına ve tevbenin kabulü hususunda Resulullah ile beraber zikredilecek bir dereceye ulaştıklarına dikkat çekmek için Allahü teâlâ, Resulullah'ı da onlara ilave etti. Tebuk Seferine “Güçlük Ordusu” Denilmesinin Sebebi Ayette bahsedilen "güçlük zamanı (sâati'l-usre)'den maksadın ne olduğu hususunda iki görüş bulunmaktadır: Birinci görüş: Bu, Tebük Savaşı'na tahsis edilmiştir. Bundan, o seferde, sahabeye cidden çok zor gelmiş olan bir zaman kastedilmiştir. "Usre", işin zorluğu ve çetinliği demektir. Cabir (radıyallahü anh): "(O zamanda), binit, su ve azık sıkıntısı bulunuyordu" demiştir. Binit sıkıntısına gelince, Hasan ef-Basri bu hususta: "Müslümanlardan (her) on kişi, savaşmak için, aralarında değiştirerek bindikleri bir deve üzerinde savaşa çıkıyordu. Azık sıkıntısına gelince, müslümanlar çoğu kez tek bir hurmayı, hurmada sadece çekirdeğinden başka hiçbir şey kalmayıncaya kadar, sırayla emiyorlardı. Onların yanında güvelenmiş arpa (ekmeği) bulunuyordu. Böylece, onlardan birisi, bu ekmekten yapılmış bir lokmayı ağzına koyduğu zaman, lokmanın kokusundan dolayı burnunu tutuyordu " demiştir. Su sıkıntısına gelince Ömer (radıyallahü anh): "Biz çok şiddetli bir sıcak zamanında bu harbe çıktık. Biz, bu harpte çok da susamıştık. Öyle ki, bir kimse devesini boğazlıyor, onun işkembesini sıkıyor ve onu içiyordu" demiştir. Bil ki, bu savaşa "Gazvetu'l-Usre"; bu savaşa katılanlara "Ceyşu'l-Usre" ismi verilmiştir. Bu orduyu, Hazret-i Osman ile, onun dışındaki bazı sahabiler donatmış ve teçhiz etmişti. İkinci görüş: Ebu Müslim, şöyle demiştir: "(Ayette bahsedilen) "Güçlük zamanının, peygambere ve mü'minlere zor gelen bütün haller ve zamanlar olması mümkündür. Böylece, Hendek ve diğer savaşlar da bunun kapsamına girer. Allahü teâlâ bu savaşların bir kısmını, kitabında zikretmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "O zaman gözler yılmış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı"(Ahzab, 10) ve: "Andolsun ki Allah'ın size olan vaadi O'nun izni ile onları (düşmanları kolayca) Öldüregeldiğiniz (...) zamana kadar, yerine gelmişti. (Sonra) siz yılgınlık gösterdiniz.." (Al-i İmran, 152) ayetlerinde ifade edildiği gibidir. (O halde) bundan maksat, muhacir ve ensarı en zor zamanlarda ve durumlarda dahi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uymakla tavsif edip nitelendirmektir ki bu, tam anlamıyla bir övülmeyi ifade eder. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "içlerinden bir kısmının gönülleri hemen hemen eğrilmek üzere iken..." buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis bulunmaktadır: Birinci bahis: Ayette geçen kâde fiilinin failinin, kulûb lafzının olması ve takdirinin de, şeklinde olması mümkündür. Burada "emr ve şe'n zamiri" sözkonusu olup, fiil ve failin o emr ve şen'in tefsiri olması da mümkündür. Bu ikinci şıkka göre mana: "Onlar, zorluğun şiddetinden dolayı, o savaşta, Hazret-i Peygamber'e ittiba etmede, neredeyse sebat gösteremiyeceklerdi" şeklinde olur. İkinci bahis: Hamza ve Âsım'ın ravisi Hafs, fiilin önce geçmiş olmasından dolayı yâ ile yezîğu; diğer kıraat imamları da, kulûb lafzının (çoğul olduğu için) müennes olmasından dolayı tâ ile teziğu şeklinde okumuşlardır.. Abdullah İbn Mesûd ise, bu ayeti, "Onlardan bir grubun kalblerinin meyledip eğrilmesinden sonra..." şeklinde okumuştur. Üçüncü bahis: Bazılarına göre kâde, sadece "mukarebe" (yaklaşma) manası ifade eder. Diğer bazılarına göreyse, (o işin) olmamasıyla beraber, yakınlık manasını ifade eder. O halde, ayette bahsedilen o tevbe, o "yaklaşma ve "neredeyse olayazma"dan dolayı olmuş olur. Alimler, onların kalblerine düşen o şeyin ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, "Onların bazıları, o şiddetli ve güçlük anında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den ayrılma eğilimi gösterdiler. Ancak ne var ki, buna sabrettiler ve kendilerini alıkoydular" denilmiştir. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Hak, onlar sabr ve sebat gösterip bu önemsiz şeyden dolayı nedamet duyduklarından ötürü de, "Sonra onları tevbeye muvaffak kıldı" buyurmuştur. Diğer bazıları da, bu tevbenin, bir şeyi fiiliyata dökmeden önceki safhada yer atan eğilim ve yeltenmeden dolayı yapıldığını söylemişlerdir. Binâenaleyh, onlar böyle bir sıkıntıyla karşı karşıya kalınca, onların kalbine böyle birşey düşmüştür. Bununla beraber onlar, bunun bir ma'siyyet ve günah olacağı endişesinden dolayı, kalblerine düşen bu önemsiz şeyi tevbe ile telafi etmişlerdir. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Hak. "Sonra onları tevbeye muvaffak kıldı." buyurmuştur.. Tevbe Meselesini Başta ve Sonda Anmanın Sebebi Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hak, hem ayetin başında, hem de sonunda tevbeden bahsetmiştir. O halde bu tekrarın faydası nedir?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şu izahlar yapılmıştır: Birinci izah: Allahü teâlâ, onların kalblerini hoşnut etmek için (sözüne), günahlarından bahsetmeden önce, tevbeyi zikrederek başlamış; sonra, onların günahlarından bahsetmiş, daha sonra da, bunun peşinden tekrar tevbeden bahsetmiştir ki, Cenab-ı Hakk'ın bundan maksadt onları övmektir. İkinci izah: "Sultan, falancayı affetti; sonra onu afvetti" denildiğinde bu, bu affın, kuvvet ve mükemmellikte zirveye ulaşmış müekked bir aff olduğuna delâlet eder. Nitekim, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Cenâb-ı Hak, müslüman bir kimsenin günahını yirmi defa affeder " Benzeri hadis Müsned, (5/174). buyurmuştur ki. İbn Abbasın. "Sonra onları tevbeye muvaffak kıldı." ayeti hakkında, "Allah bununla, onlardan fazlasıyla razı olduğunu murad etmiştir" demesinin manası budur. Üçüncü izah: "Andolsun ki Allah. Peygamberini ve güçlük zamanında O'na tabi olan muhacirlerle ensan da tevbeye muvaffak kıldı.." ayetindeki sıralama, Cenâb-ı Hakk'ıri, o güçlük zamanında, onların kalblerine düşen vesveselerden dolayı. yapmış oldukları tevbeleri kabul ettiğine delâlet eder. Daha sonra Cenâb-ı Hak, buna ilavede bulunarak, "içlerinden bir kısmının gönülleri hemen hemen eğrilmek üzere iken" buyurmuştur. Binaenaleyh bu ilave, bazı kuvvetli vesveselerin bulunup tahakkuk ettiğini ifade eder. İşte bundan dolayı, pek yerinde olarak, onların o vesveselerle muaheze edilecekleri hususunda hiç kimsenin gönlünde herhangi bir şüphe kalmasın diye, Cenab-ı Allah bu ifadenin peşinden tekrar tevbeyi zikretmiştir. Daha sonra, "Çünkü o raûf ve rahîmdir" buyurmuştur, Rauf ve Rahîm, Allah'ın birer sıfatı olup, manaları birbirlerine yakındır. Re'fet'in, zararı gidermek, rahmetin ise fayda ulaştırmak için çalışmaktan ibaret sayıldığı anlaşılmaktadır. Bunlardan birisinin, geçmiş olan rahmet için; diğerinin de, gelecek, müstakbel rahmet için kutartti da söylenmiştir |
﴾ 117 ﴿