118

"Haklarındaki hüküm ertelenen üç kişinin tevbelerini de Allah kabul etti. Çünkü yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'dan, yine Allah'dan başka sığınacak hiç bir yer olmadığını anladılar da bundan sonra Allah, onları da eski hallerine dönsünler diye, tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz ki Allah. (ancak) O. tevbeyi en çok kabul eden, hakkıyla merhamet edendir"Tevbe-118)

Ayetle İlgili birkaç mesele bulunmaktadır;

Birinci Mesele

Bu ifade, önceki ayete atfedilmiştir. Buna göre kelamın takdiri, "Andolsun ki Allah, peygamberin güçlük saatinde O'na tabi olan muhacirlerin, ensârın ve haklarındaki hüküm ertelenenlerin tevbelerini affetti..." şeklindedir. Bu atıftaki fayda şudur: Daha önce ifade ettiğimiz üzere, tevbenin, Hazret-i Peygamber'in tevbesinin yanında zikredilmesi, o tevbeyi yapan şahsın mertebesinin büyüklüğüne ve tazim edildiğine delâlet etmektedir. Bu atıf, Hazret-i Peygamber'in, muhacirlerin ve ensarın tevbelerinin kabulünün, aynı hükme dahil olmasını gerektirir. Bu da, onların durumlarının yüceliğini ve onların buna müstehak olmalarını gerektirir.

İkinci Mesele

Ayette bahsedilen üç kişi. Cenâb-ı Hakk'ın, "diğer birtakımı da Allah'ın emrine intizaren haklarındaki hüküm ertelenmiş olanlardır" (Tevbe. 106) ayetinde bahsetmiş olduğu kimselerdir. Alimler, onların, haklarında hüküm gecikmiş olanlar şeklinde vasfedilmiş olmalarının sebebinde ihtilâf ederek, şu açıklamaları yapmışlardır:

a) "Buradaki "hullifû"dan maksad, onlara, savaştan geri kalma emri verilmiş olması: veyahut da. Hazret-i Peygamber'in buna razı olması değildir. Aksine bu. senin arkadaşına; "Falancayı, nerede terkettin?" deyip de, onun da: "Falanca yerde" demesine benzer. Bu cevabı veren kimse, büyük ihtimal, onun orada kalmasını istememiş, hatta geri kalmaktan men etmiştir. Fakat böyle söylemekle, sadece onun kendisinden geride kaldığını bildirmek ister.

b) O üç kimsenin, savaşa gitme kararlılığı içinde olmaları, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de. onlara, âlet ve edevat, savaş teçhizatı elde edebilecekleri bir süre kadar müsaade etmiş olması; onlar, muayyen bir zaman gecikip kalınca da, o kimselerde gevşeklik ve tembelliğin zuhur etmiş olması, böylece de "Peygamber onları geride bıraktı" denilmiş olması da imkânsız değildir.

c) Cenâb-ı Hak burada, bir topluluğun kıssasını anlatmıştır ki bunlar, "Diğer birtakımı da Allah'ın emrine intizaren geciktirilmişlerdir" (Tevbe. 106) buyruğundan kasdedilenlerdir. Bunların geciktirilmiş olmasından murad, tevbelerinin kabulü hususundaki hükmün, ilk gruptan sonraya kalmış olmasıdır. Bu üç kişiden birisi olan Ka'b İbn Mâlik şöyle demişti: "Cenâb-ı Hakk'ın, bizim hakkımızdaki buyurmasından maksad, savaştan geri kalmamız olmayıp, Cenâb-ı Hakk'ın, "Diğer birtakımı da Allah'ın emrine intizaren geciktirilmişlerdir"(Tevbe, 106)ayetinde işaret edildiği üzere, Allah Resulünün bizim hakkımızdaki hükmü ertelemesidir."

Üçüncü Mesele

Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Bu tabir "Gazaya çıkanlara Medine'de halef oldular" anlamında olmak üzere helefû şeklinde okunmuştur. Bu kıraat, hâlife (ahmak) veya helûf (ağız kokusu) manası esas alınırsa "akılsızlık ettiler ve bozuldular" manasına da gelebilir. Ca'fer es-Sadık, bu kelimeyi hâlefû (muhalefet ettiler) şeklinde okurken, A'meş, (......) şeklinde okumuştur.

Seferden Geri Kalan Üç Sahabi

Bu üç kişi, şâir olan Ka'b İbn Mâlik; hakkında Liân ayeti nazil olmuş olan Hilâl İbn Ümeyye ve Mürâre İbn er-Rebî'dir. Alimlerin, bu hadiseyle alâkalı iki görüşü bulunmaktadır:

Birinci görüş: Bu görüşe göre onlar, Hazret-i Peygamber'in arkasından gitmişlerdir. Hasan el-Basri bunu şöyle anlatmaktadır: "Onlardan birisinin, bedeli yüzbin dirhem olan bir arazisi bulunuyordu. Bunun üzerine o: "Ey arazi, beni Allah'ın Resulünden, sen geri bıraktın sen! Git, seni Allah yoluna, O'nun rızasına vakfediyorum. Ben, Hazret-i Peygamber'e ulaşıncaya kadar, sahraları dolaşıp katedeceğim" dedi ve bunu yaptı da. İkincisinin de bir ailesi bulunuyordu. Bunun üzerine o: "Bak, hanım! Beni Allah'ın Resulünden sen geri bıraktın, sen! Artık ben de seni bırakıp, O'na ulaşıncaya kadar sahraları katedeceğim" dedi ve böyle yaptı. Üçüncüsünün de, ne malı ne de çoluk çocuğu bulunuyordu. Bunun üzerine o: "Benim bu hususta, hayata olan düşkünlüğümden başka mazeretim yoktur. Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın Resulüne ulaşıncaya kadar, sahraları katedip gideceğim!" dedi. Böylece onlar, Allah'ın Resûlü'ne katıldılar, Bunun üzerine Allahü Teâlâ da, "diğer birtakımı da, Allah'ın emrine intizaren geciktirilmişlerdir" (Tevbe. 106) ayetini inzal buyurdu.

Ka'b b. Malik (radıyallahü anh)'in Meselesi

Ekserî ulemânın görüşü olan ikinci görüşe göre onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peşinden gitmemişlerdir. Ka'b, bunu şöyle anlatır: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), benim sözümden hoşlanırdı. Binâenaleyh, savaşa katılma hususunda O'ndan geri kaldığımda, Hazret-i Peygamber: "Ka'b'ı savaştan alıkoyan şey nedir?" demiş. Binâenaleyh, Hazret-i Peygamber Medine'ye geri dönünce, münafıklar mazeret beyanında bulunmuşlar, Hazret-i Peygamber de onları mazur görmüştü. Ben de Hazret-i Peygamber'in yanına vardım ve: "Benim atım da, silahım da hazırdı. Sebepsiz yere geri kaldım. O halde, benim bağışlanmamı dile!" dedim. Allah'ın Resulü bunu kabul etmedi. Sonra, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabı bu üç kişiyle oturup kalkmaktan men etti ve onlardan uzak durulmasını emretti. Hatta, bunu, onların karılarına bile emir buyurdu. Böylece, yer, onca genişliğine rağmen onlara dar geldi. Derken, Hilal İbn Ümeyye'nin karısı, Hazret-i Peygamber'e gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü, andolsun ki Hilal durmadan ağlıyor; öyle ki ben, onun gözlerinin kör olacağı endişesini duyuyorum!" dedi. Elli gün kadar geçmişti ki Allah; ayetiyle, (Tevbe, 117) ayetlerini indirdi. Bu esnada Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ümmü Seleme'nin yanından odasına çıkarak, "Allahu Ekber!. Allah, arkadaşlarımızın mazur oldukları hususunda ayet indirdi" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), sabah namazını kıldırdıktan sonra, bunu, ashabına açtı ve onlara, Allah'ın o kimselerin tevbesini kabul ettiği müjdesini verdi. Bunun üzerine o üç kişi Hazret-i Peygamber'e geldiler. Hazret-i Peygamber de, haklarında nazil olan ayeti okudu, Bunun üzerine Ka'b (radıyallahü anh): "Benim Allah'a karşı yapacağım tevbe, bütün malımı sadaka olarak vermemdir" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Hayır" dedi. Ka'b da: "Malımın yarısını vereyim" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yine: "Hayır" dedi. Ka'b: "Üçte birini" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Evet öyle yap" buyurdu.

Üç Sahabinin Müşterek Vasıfları

Bil ki Cenâb-ı Allah, bu üç kişiyi şu üç sıfatla nitelemiştir:

Birinci sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın "Yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş.. " buyruğunun ifade ettiği husustur. Müfessirler bunun manasının şöyle olduğunu söylemişlerdir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onlardan yüz çevirmiş, onlara iltifat etmemiş, mü'minleri onlarla konuşmaktan men etmiş, onların hanımlarına, ayrı durmalarını emretmiş ve onlar, bu hal üzere elli veya daha fazla gün beklemişlerdi. Hak teâlâ'nın "Yeryüzü bunca genişliğine rağmen. onlara dar gelmişti" buyruğunun tefsiri, bu sûrede daha evvel geçmişti.

İkinci sıfat: Hak teâlâ'nın: "Vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı" buyruğunun ifade ettiği husustur. Bu ifade ile, onların üzüntüleri, kederleri, eş ve dostlarından ayrı kalmaları ve insanların kendilerine hor bakmaları sebebi ile, içlerinin daralması kastedilmiştir.

Üçüncü sıfat: Hak teâlâ'nın "Nihayet Allah'dan. yine Allah'dan başka sığınacak hiç bir yer olmadığını anladılar" buyruğunun ifade ettiği husustur. Bu ayetin manası, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, dua ederken söylediği:"Ey Allahım! Senin gazabından yine senin rızâna; kızgınlığından affına ve senden yine sana sığmıyorum " Müslim, Salâl, 222 (1/352); Tirmizî, , Daavât, 76 (5/524). şeklindeki sözünün manasına yakındır.

Bazı âlimler de, bu ayetin başındaki zannû sözünün tıpkı Bakara süresindeki (......) (Bakara. 46) ayetinde olduğu gibi, "dildiler" manasına geldiğini söylemişlerdir. Bu kelimenin bu manaya olduğunun delili, Allahü teâlâ'nın bu vasfı, onlar hakkında bir medh (övgü) sadedinde zikretmesidir. Bu. onların ancak. Allah'ın hışmından yine Allah'a sığınılacağını bilmeleri ile mümkün olur.

Diğer bazı alimler de şöyle demişlerdir: "Bunların durumları vahye dayanmıştır Onlar, Allahü teâlâ'nın kendilerinin nifaktan uzak oldukları hususunda ayet indireceğim kafi olarak bilmiyorlardı. Fakat, o sıkıntılar içinde kalma müddetlerinin uzayabileceğine ihtimal veriyorlardı. O halde tenkid, o müddetin kısa olmasını muhtemel görme ile ilgili olmuş olur.

Bu Sahabilerin Tevbelerinin Kabulü

Allahü teâlâ onları bu üç sıfatla niteleyince "Sonra Allah onları tevbeye muvaffak kıldı" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki burada mutlaka mukadder bir ifade vardır ve bunun takdiri şu şekildedir: "Yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmış ve nihayet Allah'dan yine Allah'dan başka sığınacak bir yer olmadığını anlayınca, Allah onları tevbeye muvaffak kılmış ve sonra yine onları tevbeye muvaffak kılmış." İfadedeki bu tekrarın faydası nedir? Biz deriz ki: Bu tekrar, te'kidden ötürü güzel ve yerindedir. Bu tıpkı, hükümdarın, bazı köleleri için affını gösterme hususunda mübalağa etmek, yani bunu iyice ortaya koymak istediğinde, "Seni affettim, afettim, affettim!" demesi gibidir.

Buna göre eğer. "Ayetteki "Tevbe etmeleri için, Allah onları tevbeye muvaffak kıldı" tabirinin manası nedir?" denilirse biz deriz ki: "Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

1) Alimlerimiz, bundan maksadın, kulun fiilini Allahü teâlâ'nın yarattığını beyan etmek olduğunu söylemişlerdir. Binâenaleyh ayetteki, (......) ifadesi, tevbenin Allah'ın fiili (yaratması) olduğuna; "tevbe etmeleri için" ifadesi ise, tevbenin kulun fiili (kesbi) olduğuna delâlet etmektedir ki, bizim görüşümüz de budur. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın "Hakikat şu ki: "Güldüren de, ağlatan da Allah'dır" (Necm, 43) ayetinin yanısıra, "Onlar, az gülsünler, çok ağlasınlar" (Tevbe.82)ayetinin; "Kâfirler o (Muhammedi Mekke'den) çıkardıkları zaman.."(Tevbe. 40) ayetinin yanısıra, "Rabbin, seni evinden harbe çıkardığı zaman.. (Enfâl. 5) ayetinin ve "Deki: "Yerde gezin, dolaşın.. "(Neml, 69) ayetinin yanısıra, "'O (Allah), sizi karada ve denizde gezdir endir.. (Yunus 22) ayetinin bulunuşudur.

2) Bundan maksad, "Bu, sizin ileride tevbe etmenize sebeb olsun diye, Allah'ın geçmişte sizi tevbeye muvaffak kılmasıdır" manasıdır.

3) "Tevbe"nin, kök manası "dönmek, rucû etmek"tir. Binâenaleyh ayet, "Mü'minlerle içli-dışlı olma ve aradaki ayrılığın kalkması ve böylece gönüllerinin yatışmış olması şeklindeki eski hallerine ve âdetlerine dönmeleri için, Allah onları tevbeye muvaffak kılmıştır" manasındadır.

4) Bu ifade, "Onlar tevbeye devam etsinler ve tevbelerini bozacak bir şeye dönmesinler diye Allah onları tevbeye muvaffak kıldı" manasındadır.

5) Bu, "Tevbelerinden istifade etsinler ve bol sevap kazansınlar diye, Allah onları tevbe etmeye muvaffak kılmıştır. Bu iki fayda, ancak Allah'ın onları tevbeye muvaffak kılmasından sonra gerçekleşir."

Allah'ın Tevbeyi Kabul Etmesi Vacip Değildir

Âlimlerimiz, Allah'ın tevbeleri kabul etmesinin, aklen Allah'a vâcib olmadığı hususunda bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Çünkü bu kimseler hakkında tevbe şartları, taa işin başından beri mevcuttu. Buna rağmen Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onları kabul etmemiş, onlara iltifat etmemiş ve onları elli ve hatta daha fazla gün terketmiştir. Binâenaleyh eğer Allah'ın tevbeyi kabulü aklen ve mantıken vâcib olsaydı, peygamberin böyle yapması caiz olmazdı.

Cübbâî, ehl-i sünnetin bu görüşüne şöyle diyerek cevap vermiştir; "O tevbenin ta işin başından itibaren makbul olduğu, ama Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, cihad ve benzeri hususlarda emrettiği şeylerde, hiç kimse bu şeylerden geri alma cüretini göstermesin diye, onlar üzerine bu mükellefiyetin ağır olmasını kasdetmiş olduğu söylenebilir. Hem, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, onlarla konuşmaktan mü'minleri yasaklamış olması bir ceza olmayıp, mükellefiyeti ağırlaştırmak için olmuştur." Kadî (Abdulcebbâr) şöyle demiştir: "Onlar gerçeği anlasınlar, günahlarını ve başlarına gelen şeyi kabul etsinler diye, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu ağır mükellefiyeti o üç kişiye yüklemiştir. İşte onların bu durumu, özürlerini açıkça söyleyen münafıkların başına gelenden caydırma hususunda daha ileridir.

(Mu'tezilî olan bu şahıslara) şöyle cevap verilir: Biz, ayetteki "Sonra Allah onları tevbeye muvaffak kıldı" buyruğunun zahirî manasına tutunuyoruz. Çünkü "sonra" kelimesi terâhî (zaman bakımından sonralığı göstermek) içindir. Bu kelime, tevbenin kabulünün, sonra olduğunu gösterir. Binâenaleyh siz bunu, o kabulün ortaya konulmasının (belirtilmesinin) geciktirilmesi manasına alırsanız bu, bir delil olmaksızın, ayetin zahirî manasını bırakma olmuş olur. Buna göre eğer onlar, "Ayetin zahirini bırakmayı gerektiren, "O. kullarının tevbesini kabul eder.." (Şûra. 25) ayetidir" derlerse, biz de deriz ki: "Bu ayetteki "kabul eder' kelimesi, gelecek zaman içindir. Gelecek zaman kalıbı ise, icmâ ile, asla fevriliği (hemen yapmayı) ifade etmez."

Sonra Allahü teâlâ bu ayetini "Şüphesiz ki Allah (ancak) o. tevbeyi en çok kabul eden. hakkıyla merhamet edendir" buyurarak bitirmiştir. Bil ki Allahü teâlâ'nın "tevvâb" sıfatının peşinden "rahîm" sıfatını getirmesi, tevbeleri, kendisine vâcib olduğu için değil, sırf rahmet ve kereminden ötürü kabul ettiğine delâlet eder. Bu da, biz (ehl-i sünnetin), "Aklen, tevbeleri kabul etmek, Allah üzerine vacib değildir" şeklindeki görüşümüzü kuvvetlendirir.

Doğru Kişilerle Beraber Olmanın Lüzumu

118 ﴿