8"Öldükten sonra dirilip bize kavuşacağını ummayan, dünya hayatına razı olan ve onunla sükûna dalan kimselerle, bunca ayetlerimizden gafil olanlar yok mu? işte onların, irtikâb etmekte oldukları şirk ve masiyetler yüzünden varacaklar: yer, ateştir". Bil ki Allahü teâlâ, rahîm ve hakîm olan bir ilâhın varlığını isbat ederek, meâd, haşr ve neşr'in gerçekliğine ve doğruluğuna delâlet eden kesin delilleri getirince, müteakiben bunları inkâr edenlerle onlara iman edenlerin durumlarının izahına başlamıştır. Bunları inkâr edenlerin durumlarının izahı, işte bu ayette ele alınmıştır. Bil ki Allahü teâlâ, onları şu dört sıfatla nitelemiştir: Birinci sıfat: Hak teâlâ'nın öldükten sonra dirilip bize kavuşacağını ummayanlar" kısmının ifade ettiği husustur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: Recâ"nın Manası Bu ifadede yer alan "recâ"nın ne demek olduğu hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür " Birinci görüş: İbn Abbas, Mukâtil ve Kelbî'nin görüşü olup, buna göre mana, "onlar öldükten sonra dirilmekten korkmazlar" şeklinde olur ki bu, "Onlar, bunu nazar-ı dikkate almaz ve bundan korkmazlar. Zira onlar, buna iman etmezler" demektir. Buradaki "recâ" tabirinin "korku" ile tefsir edilmesinin delili de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sen ancak ondan korkacak kimseleri uyarma durumundasm" (Nâziat, 45) ayetiyle, "onlar, Kıyametten korkanlardır" (Enbiyâ, 49) ayetidir. "Recâ"nın "korku" manasına alınması caizdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ne oluyor size ki. siz, Allah'ı sayıp O'ndan çekinmiyorsunuz?" (Nuh, 13) buyurmuştur. Şair el-Hüzelî de, onu sktuğu zaman, artık bir daha onun sokmasından korkmaz" demiştir. İkinci görüş: Buradaki "reca" kelimesinin "ummak" manasında tefsir edilmesidir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, (......) tabirinin manası, "Onlar, bizim sevabımızı ummazlar.." şeklinde olur ki, böylece buradaki "recâ", zıddı ye's ve ümitsizlik olan ümit manasına gelmiş olur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "mezardakilerden olan kâfirler nasıl ümitlerini kestilerse, öylece onlar da ahiretten ümitlerini kesmişlerdir" (Mumtehine, 13) ayeti gibidir. Bil ki, "recâ"yı, korku anlamına almak uzak bir ihtimaldir. Zira, zıddı, zıd ile tefsir etmek caiz değildir. Burada, "recâ" tabirini, zahirî manasına hamletmekte kesinlikle bir engel bulunmamaktadır. Bunun delili şudur: "Allah'a kavuşmak"tan maksad, ya Allah'ın celâlinin kuluna tecellî etmesi ve O'nun azamet ve kibriyasının nurunun, o kulunun ruhunda işrak edip parlamasıdır; yahut da bundan murad, Allah'ın mükafaat ve rahmetine ulaşıp onu elde etmektir. Eğer birinci durum olursa, ki bu, derecelerin en büyüğü, mutlulukların en üstünü ve hayırların en mükemmelidir- o zaman aklı olan bunu nasıl ummaz ve temenni etmez? Eğer ikincisi olursa da, durum yine aynıdır. Çünkü herkes, Allah'dan, kendisini O'nun mükâfaatına ve rahmetinin üstün derecelerine ulaştırmasını ümit eder ve bekler. Durum böyle olunca da, Allah'a iman eden herkes, O'nun mükâfaatını umar. Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler ise, böyle bir ümidi kendisi için ibtâl etmiş demektir. İşte bundan dolayı, böyle bir ümit taşımamayı, Allah ve âhiret gününe iman etmemekten kinaye kılmak pek güzel ve yerinde olmuştur. Lika Kelimesinin İzahı "Lika", bir şeye ulaşmak demektir. Bu, Allah hakkında imkânsızdır. Zira Allah, sınırdan ve bir nihayeti olmaktan münezzehtir. Şu halde, bu tabirin "görmek" manasından mecaz kılınması, bu mânaya alınması gerekir ki bu, açık ve net bir mecazdır. Nitekim birisini gördüğünde, "Falancayla karşılaştım" dersin. Bunu, "Allah'ın mükâfaatıyla karşı karşıya kalma anlamına hamletmek, daha fazla takdir yapmayı gerektirir ki, bu, delilin hilâfına bir hareket tarzı olur. Bil ki: Kesin delillerle sabit olmuştur ki insanın, ölümden sonra mutluluğu, kendisinde marifetullahın tecelli edip bu nurun kendisini iyice aydınlatmasındadır. İşte bu tecellinin en ileri derecesi "rü'yetullah" (cemâlullahı görme) olup en büyük saadettir. Binâenaleyh, kim bunu arzulamaktan gafil olur, ondan yüz çevirir ve ölümden sonra da yeme, içme ve cinsî münasebet gibi maddî zevkler bulma arzusuyla yetinirse, işte o kimse sapıklardan olur. İkinci sıfat: "dünya hayatına razı oldular.." cümlesinin ifade ettiği husustur. Bil ki, birinci sıfat, o kimsenin kalbinin, manevî lezzetleri talep etmekten uzak ve rabbanî bilgilerle meydana gelecek mutluluktan yoksun olduğuna; bu sıfat ise, onun, maddî lezzetlere dalıp, sadece onlarla yetindiğine işarettir. Üçüncü sıfat: 'Ve onunla sükûna daldılar" buyruğu ile ifâde edilip bununla ilgili birkaç mesele vardır. Mü'min ve Kâfirin Vasfı Hakkında Mutlu insanların niteliği şudur: Allah zikredildiğinde, onlarda bir çeşit korku ve ürperti meydana gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir..." (Enfâl, 2) buyurmuştur. Bu hâl kuvvet kazanıp güçlendiğinde onlar için, Allah'ı anmakla bir sükûn ve itminan hasıl olur. Nitekim Allah, "Haberiniz, olsun ki kalbler ancak, Allahı anmakla itminana erer" (Rad.28) buyurmuştur. Bedbaht ve mutsuz kimselerin sıfatı, dünyanın fani, gayrimeşrû zevkleri peşinde koşmakla itminana kavuşmalarıdır. İşte bu ayetteki (......) kelimesi bunu ifade eder. İtminanın manası, onların kalblerinden bu ürpertinin kaybolmasıdır. Dolayısiyle onlar, uyarıldıkları zaman kalbleri ürpermez, o kalbler âdeta Allah anıldığı zaman bir gibi olurlar. İkinci Mesele Lisandaki yaygın kullanılışa göre (......) denilmesi beklenirdi. Fakat, harf-i cerlerin birbirleri yerine kullanılması güzel ve uygundur. İşte bundan dolayı bu ayette (......) denilmiştir. Dördüncü sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın, "bunca ayetlerimizden gafil oldular..." buyruğunun ifâde ettiği husustur. Bu, "Onlar, Likâullah'ı talep etmekten yüz çevirme hususunda, herhangi bir şeyi ömür boyu hatırına getirmeyen gafil kimseler durumunda mütâlâa edilmişlerdir. Netice olarak diyebiliriz ki bu dört sıfat, onların uhrevî ve manevî mutluluk duymayı arzulamaktan çok uzak olup, sırf maddî şeylerle meşgul olarak dünyevî mutluluktan başka bir şey düşünmediklerine delâlet etmiştir. Ateşin Çeşitleri Bil ki Allahü teâlâ, onları bu dört sıfatla vasfetmeyi müteakip "İşte, irtikâb etmekte oldukları şirk ve masiyetler yüzünden onların varacakları yer ateştir" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili iki mesele bulunmaktadır: Ateş, birkaç çeşittir: Birinci Mesele 1) Gözle görülen, aydınlatıcı ve yakıcı olan, tabiatı gereği yükselen maddî ateştir. Mezkûr delillerle, cennet ve cehennemi ikrar etmek gerektiği için, bunu kabul etmek de şarttır. 2) Manevî ve aklî olan ateş. Bunu, şu şekilde izah edebiliriz: Bir kimse, bir şeyi alabildiğince sever de, sonra da bir daha ona ulaşamıyacağı bir biçimde o şeyi elden çıkarırsa bu durum, o kimsenin gönlünü yakar. Böylece her insan, "Falancanın, o sevdiği şeyden ayrıldığı ve onu elde edemediği için, kalbi yanıyor; onun içi tutuşmuş" der. Bu tür ateşin elemi ve acısı, maddî ateşin elem ve acısından daha güçlü ve daha kuvvetlidir. Meşru Daire İle Gayr-i Meşru Dairenin Mukayesesi Bunu iyice kavradığında, biz deriz ki: Maddî şeyleri sevmeye dalan ve rûhânî âlemi sevmekten gafil olan ruh sahibi insan öldüğünde, o rûh ile onun maşuku ve sevgilisi arasında bir ayrılık meydana gelir. İşte onun sevgilisi de, bu âlem ve bu âlemin çeşitli durumlarıydı. Bu kimsenin öteki âlem hakkında bir bilgisi ve bu âlemdeki kimselerle de herhangi bir ünsiyyeti bulunmuyordu. Böylece bu kimsenin hali. sevgilisiyle başbaşa oturması engellenen ve hiç bilmediği bir yerdeki karanlık bir kuyuya atılan kimse gibi olur. İşte bu insan son derece yalnızlık çeker ve ruhu da alabildiğinde acı duyar. İşte burada da böyledir. Ama bu maddi âlemden uzak duran, onun kötülük ve kusurlarının farkında olan, "Urvetu'l-Vüskâ"ya, en sağlam kulpa sarılmada alabildiğine istekli ve Allah'ı o nisbette çokça seven kimselere gelince, bunların durumu da, karanlık, kokmuş, eziyet verici haşerat, yılan çıyanla dolu, öldürücü belâların bulunduğu bir hapishanede iken birden hapishanenin kapısı açılarak, oradan çıkarılan ve dostlarıyla, eşleriyle ve sevgilileriyle beraber hükümdarı Allah'a kavuşan kimsenin durumuna benzer. Bu, tıpkı, "Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse işte onlar. Allah'ın, kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddîklarla. şehîdlerle, iyi adamlarla beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır!" (Nisa. 69) ayetinde bahsettiği gibidir. İşte bu, ruhanî, manevî ateş ile, manevi cennetin tanımına bir işarettir. İkinci Mesele Hak teâlâ'nın "İrtikâb etmekte oldukları şirk ve masiyetler yüzünden.. "buyruğundaki "bâ" edatı. o azabın meydana gelmesinde müessir olan şeyin kendi amelleri olduğunu ihsas ettirmektedir. Bunun bir benzeri de, "Bunun sebebi, ellerinizin önceden yaptığı şeylerdir; bir de Allah'ın kullarına hakikaten zulümkâr olmamasıdır" (Enfal. 51) ayetidir. Müminlerin Cennete Girmeleri |
﴾ 8 ﴿