10"îmân edip de sâlih ameller işleyenlere gelince, onların Rabbi, imanları sebebiyle, kendilerini altlarından ırmaklar akan Naîm cennetlerine erdirir. Bunların oradaki duaları, "Allahım, seni tesbîh ve tenzih ederiz!" (sözüdür). Oradaki tahıyyeleri, selamdır. Onların dualarının sonu da "Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemin" demektir". Bil ki Allahü teâlâ, önceki ayette, inkarcıların ve kâfirlerin durumlarını ortaya koyunca, bu ayette de mü'minlerin ve hakkı bulanların durumlarını anlatmıştır. Yine bil ki Allahü teâlâ bu ayette, önce mü'minlerin vasıflarından, daha sonra ikinci olarak da-, o mü'minlerin elde edecekleri güzel hallerden ve yüksek derecelerden bahsetmiştir. Mü'minlerin halleri ve sıfatları, ayette, "İman edip de sâlih amel işleyenlere gelince" buyruğu ile anlatılmaktadır. Bu ifâdenin tefsir hususunda şu izahlar yapılabilir: Birinci izah: İnsan ruhunun iki kuvveti vardır: a) Nazarî kuvvet (tefekkür kuvveti): Bu kuvvetin en mükemmeli, eşyayı tanıma hususundadır. Bu şekilde elde edilen bilgilerin başı marifetullahdır (Allah'ı bilip, tanımaktır). b) Amelî kuvvet. Bunun da en mükemmeli, hayırları ve taatları yapmada olup salih amellerin en önemlisi ve başı da hizmetullah (Allah'a ibadet ve hizmet)tir. O halde, Hak teâlâ'nın, ifadesi, marifetullah demek olan, en mükemmel nazar" kuvvete; "salih amel işleyenler" ifadesi de, hizmetullah demek olan, en mükemmel amelî kuvvete işaret olmuş olur. Nazarî kuvvet, şeref ve mertebe bakımından, amelî kuvvetten önce geldiğinden, onun ayette daha önce zikredilmesi gerekmiştir. İkinci izah: Kaffâl şöyle demiştir: "İman edip, sâlih ameller işleyenler.. buyruğunun manası. "Kalbleri ile tasdîk edip, sonra da bu tasdiklerini, peygamberlerin ve Allah katından olan kitapların ' getirdiği (bildirdiği) sâlih amelleri yaparak gerçekleştirenler..." şeklindedir." Üçüncü izah: (......) kelimesi, "Kalblerini ve ruhlarını, marifetullahı elde etme yolunda meşgul edenler" manasındadır; "Salih ameller işleyenler.. " buyruğu, "bütün organlarını hizmetullah ile meşgul edenler" demektir. O halde onların gözleri, ibret almakla meşguldür. Nitekim Cenâb-ı Allah, "işte ey akıl ve basiret sahipleri, siz bundan ibret alın" (Haşr, 2) buyurmuştur. Onların kulakları Allah'ın kelâmını dinlemekle meşguldür. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onlar Peygambere indirilen Kur'an'ı dinledikleri vakit, hakkı tanıdıklarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün" (Mâide.83) buyurmuştur. Onların dilleri, Allah'ı anmakla meşguldür. Nitekim Cenâb-ı Hak, 'Ey iman edenler Allah'ı çok zikredin" (Ahzâb. 41) buyurmuştur. Onların uzuvları da Allah'a itaat etme ile meşguldür. Nitekim Allahü teâlâ, "Göklerdeki ve yerdeki her gizliyi (meydana) çıkaran, (kalblerinde ne gizliyorlar, dilleriyle ne söylüyorlarsa hepsini bilen Allah'a secde etmemek için, bunu yapıyorlar...) (Neml 25) buyurmuştur. Bil ki Allahü teâlâ o mü'minleri, "iman edip. sâlih ameller işleyen" kimseler olarak tavsif edince, bundan sonra da, onlara yapılacak ilahî ikramların ve mutluluklarının derece ve mertebelerini zikretmiştir. Bunların dört derece ve mertebesi vardır: İman Ehlini Bekleyen Saadet Birinci derece: "Onların Rabbi. İmanları sebebiyle kendilerini, altlarından ırmaklar akan Naîm cennetlerine erdirir" ayetinin ifâde ettiği husustur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Ayetteki, "Onların Rabbi... kendilerine hidayet eder" ifadesi ile ilgili bazı izahlar yapılmıştır: a) Allahü teâlâ onları, imanlarına ve sâlih amellerine bir mükafaat olarak, cennete iletmiştir. Bu izahın doğruluğuna şu deliller delâlet etmektedir: 1) Cenâb-ı Hak "O gün, mü'minleri ve mü'mineleri, nurları önlerinden ve sağlarından koşar olduğu halde görürsün..."(Hadid, 12) buyurmuştur. 2) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şu hadis rivayet edilmiştir: "Mü'min kabrinden dirilip çıktığı zaman. amelleri on un için güzel bir şekle büründürülür. Amelleri ona, "ben. senin amelinim (ibadetlerinim)" der ve o ameller onun için bir ışık, cennete ulaştıran bir vasıta olur. Kâfir de kabrinden çıktığında, onun amelleri de onun için kötü bir şekle sokulur. Derken amelleri ona. "Ben senin amelinim" der ve onu cehenneme sokuncaya kadar, onunla birlikte gider. " Kenzu'l-Ummal 14. Cilt, 38963. Hadis. 3) Mücâhid şöyle demiştir: "Mü'minlerin, sayesinde cennete gittikleri bir nur bulunur." 4) Aklî bir izaha göre, iman, insana kutsî âlemden gelip katılan bir nurdur. Bu nûr, mü'minin kalbi ile kutsî âlem arasında uzanan bir ip gibidir. Binâenaleyh bu nurânî ip mevcut olursa, kul o nura uymaya ve böylece kutsî âleme dönmeye güç yetirebilir. Fakat bu nurânî ipi mevcut olmaz ise, insan dalâletler âleminin karanlıklarında şaşırıp kalır. Bundan Allah'a sığınırız. b) İbnu'l-Enbârî şöyle demiştir: "Onların imanları, onları birtakım marifetullah ile ilgili hasletlere, lafızlarla ilgili meziyetlere, inceliklere ve sayesinde kalblerinin aydınlanacağı nur parıltılarına iletir. İşte bu sayede bütün şekk ve şüpheler onlardan zail olur. Bu tıpkı, "Hidayeti kabul edenlere gelince, Allah onların hidayetlerini artırmıştır" Muhammed, inayetinde ifade edildiği gibidir. İşte bu artırmalar, bu faydalar ve meziyetler insanın ölümünden önce dünyada gerçekleşebildiği gibi, ölümden sonra ahirette tahakkuk etmesi de mümkündür. Kaffâl şöyle demiştir: "Ayeti bu manaya alırsak, ayet: "Rableri onları, imanlarına hidayet eder, ulaştırır ve altlarından ırmaklar akan cennetlerine erdirir" demek olur. Fakat tecrî (akar) ifadesinin başındaki "vâv" hazfedilmiş ve bu ifade, kendisinden önceki ile (nahiv bakımından) irtibatı olmayan müste'nef bir haber cümlesi kılınmıştır. Ayeti Anlamak İçin Bazı Mukaddimeler c) Bu ayetin tefsirini yapabilmek için, bazı mukaddimelerin ortaya konulması gerekir: İlim Nur, Cehalet Zulmettir Birinci mukaddime: İlim, (adetâ) bir nûr; cehalet ise, bir zulmet (karanlık)tır. Akıl da, bunun böyle olduğuna şahittir. Şu da buna delildir: Sen, iki kişiye kıymetli ve çok güzel bir meseleyi sunduğunda, diyelim ki, onlardan biri bu meseleyi kavrar, diğeri ise anlamaz. İşte bu noktada, meseleyi anlayanın yüzünün parladığını, açıldığını ve aydınlandığını; anlamayanın yüzünün ise, karardığını, ekşidiğini ve buruştuğunu görürsün. İşte bundan dolayı Kur'an örfünün, ilim ve imanı "nûr" diye; cehalet ve küfrü "zulmet" diye ifâde etme şeklinde cereyan ettiğini görürsün. Ruh İle Madde Arasındaki Fark İkinci mukaddime: Rûh, tıpkı bir levha; ilim ve bilgiler de sanki onun üzerine işlenmiş nakışlar gibidir. Burada şöyle bir incelik vardır: Maddî olan levhalar üzerine, maddî nakışlar işlendiğinde, bu nakışların o levha üzerinde bulunması, başka nakışların aynı levha üzerine işlenmesine manîdir. Fakat rûh, levhasının özelliği böyle değildir. Çünkü ruh, bilgi ve ilim nakışlarından uzak ve boş olduğunda, yeni ilim ve bilgileri elde etmesi zorlaşır. Binâenaleyh bu ruhun sahibi gayret edip, o ilimlerden birşeyler elde edince, elde ettiği o şeyler, diğer bilgileri kolayca elde etmeye yardımcı olurlar. Elde edilenler ne kadar çok olursa, diğerlerini elde etmek de o nisbette kolaylaşır. O halde, maddi levha üzerindeki nakışlar, birbirinin orada bulunmasına mani olduğu halde, ruhani nakışların bazısı ise diğerlerinin elde edilmesine yardımcı olur. Bu da, ruhanî âleanin hallerinin, maddî âlemin hallerinden farklı olduğuna delâlet eder. Üçüncü mukaddime: Salih ameller, nefsi, dünyayı bırakıp, ahirete yönelmeye sevkeden işlerdir. Kötü ameller ise, bunun tam zıddı olan amellerdir. Bu mukaddimeleri iyice anladığında biz diyoruz ki: İnsan, Allah'a iman ettiğinde ruhu, bu bilginin nuru ile aydınlanır. Sonra bu kimse, sâlih amellere devam ettiğinde, âhirete yönelmek ve dünyadan yüz çevirmek hususunda, onda yerleşik bir meleke meydana gelir. Bu haller, ne kadar mükemmel olursa, nefsin diğer bilgileri elde etme istidadı o nisbette güç ve kuvvet bulur. Bu istidad da ne kadar güçlü ve mükemmel olursa, marifetin yükselişi de o nisbette çok ve parlaklığı ile ışıldaması da o nisbette kuvvetli olur. Bilginin ve akıl nurlarının derecelerinin ve mertebelerinin sonu olmadığına göre, ayetteki "Onların Rabbi imanları sebebi ile, kendilerine (...) hidayet eder." buyruğu ile işaret olunan bu hidayetin dereceleri de, hiç şüphesiz sonsuz olur. İkinci Mesele Ayetteki, "Altlarından ırmaklar akar" buyruğundan maksad: "Onlar, önlerinden nehirler akarken cennetlerde, yüksek yüksek koltuklar üzerinde otururlar" manasıdır. Bunun bir benzeri de, "Rabbin senin, altında bir su arkı vücûda getirmiştir" (Meryem, 24) ayetidir." (su arkı) kelimesi, Meryem'in üzerinde oturduğu şeydir. Ama bu, "önünde akan" demektir. Hak teâlâ'nın, "(Firavun) "Altımdan akan şu ırmaklar benim değil mi?" dedi" (Zuhruf, 51) ayeti de bu manadadır. Bu, "Önümden akan şu ırmaklar" demektir. Burada da böyledir. İman Ve Bilgi Münasebeti İman, marifet ile o marifete dayanan ve bilgi cinsinden olan hidayet (doğruyu bulma) demektir. Cenab-ı Hak, ayette "Rableri, onları imanlarına hidayet edip erdirdi" buyurmayıp, "Onların Rabbi, imanları sebebiyle, kendilerini Naim cennetlere hidayet eder" buyurmuştur ki bu da, iki mukaddimeyi bilmenin, neticeyi bilmeyi gerektirmediğine, aksine iki mukaddimeyi bilmenin, insanın neticeyi kabul etmesine, tam bir istidadın meydana gelmesine sebep olduğuna ve bu istidâd meydana geldiğinde, bunun Hak teâlâ'dan olduğuna delâlet eder. İşte filozofların, "mutlak feyiz sahibi, gerçek cömert, sadece ve sadece Allah Subhânehû ve Teâlâ'dır" şeklindeki sözleri, bu manayadır. İkinci derece: "Bunların oradaki duaları. "Allah'ım, seni tesbih ve tenzih ederiz" buyruğunun anlattığı mertebedir. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır; Da'va Kelimesinin İzahı Ayetteki (duaları) ifadesi ile ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır: a) Bu kelime, "dua" manasınadır (şikayet etmek) denildiği gibi, ve da denilir. Bu sebeble bazı müfessirler, ayetteki bu kelimeye, "Onların duaları..." manasını vermişlerdir. Cenâb-ı Hak da, cennetlikler hakkında, "Orada onların isteyecekleri herşey onlarındır (onlara verilir)" (Yasin, 57) ve "Onlar orada, emîn emîn. meyvenin her türlüsünü isteyip (elde ederler)" (Duhân, 55) buyurmuştur. Cennetliklerin "Allahım" şeklindeki sözleri de ayetteki, "da'vâ" kelimesinin "dua" manasına olduğunu teyid eder. "Allahümme" kelimesi Allah'a karşı bir nidadır. Onların "Sübhaneke Allahümme." sözleri, "Biz, seni tesbih ve tenzih ediyoruz" demektir. Bu tıpkı Kunut duasını okuyanın, "Allahım, biz ancak sâna ibadet ederiz..." demesi gibidir. b) Buradaki "da'vâ" kelimesinden, "ibâdet etme" manası kastedilmiştir. Bu, "Siz; ve sizin Allah'dan başka çağırdıklarınızı, yani taptıklarınızı bırakıp çekiliyorum..."(Meryem, 48) ayetinde olduğu gibidir. Buna göre ayetin manası, "Cennetliklerin, Allah'ı tesbih edip, O'na hamdetmekten başka bir ibadetleri yoktur. Onların bu zikirle meşgul olmaları, mecbur oldukları için olmayıp, Allah'ı zikretmekten dolayı bir zevk aldıkları içindir" şeklindedir. c) Bazı alimler "Ayetteki "da'vâ" kelimesi ile, iki hasımın birbiri aleyhindeki iddiaları manasının kastedilmiş olması uzak bir ihtimal değildir. Buna göre ayet, "Cennetlikler gerek dünyada gerek âhirette, Allah'ı her türlü eksiklik ve noksanlıktan tenzih edip, O'nun ulûhiyyetini kabul etme davasındadırlar" demektir" demişlerdir. Kaffâl şöyle demiştir: "Bu mananın aslı da "dua"ya dayanır. Çünkü hasım, karşıdaki hasmını, aralarında hükmedecek birisine da'vet eder, çağırır." d) Ebu Müslim: "Bu kelime, "onların sözü, ikrarı ve nidası" manasınadır" demiştir ki o nida da ehl-i cennetin, "Subhâneke Allahümme.." şeklindeki sözleridir. e) Kâdî şöyle demiştir: "Hak teâlâ'nın böyle buyurmaktan maksadı, "Onların Allah'ı takdis ve tenzih etmedeki yolları şöyle şöyledir" manasıdır. Bundan bu mananın kastedildiğinin delili şudur: Ayetteki "Subhâneke Allahümme" tabiri ne bir duâ. ne de bir da'vâdır. Fakat bir şeyi iddia eden, devamlı onu söyleyip durduğu için, "da'vâ" kelimesi, bu devamlı anmaktan ve peşine düşmekten kinaye kılınmıştır. Binâenaleyh eh!-i cennet bu zikre devam ettikleri için, buna "onların da'vası" denilmiştir." f) Kaffâl şöyle demiştir: "Hak teâlâ'dan "Onların dua edip isteyecekleri herşey onlarındır" (Yasin. 57) ayetine. "Arzu ve temenni edecekleri herşey onlara verilir" manası verilmiştir. Nitekim Araplar "arzu et, temenni et" manasında, "Benden dilediğini iste" derler." İbn Cüreyc de şöyle demiştir: "Ayetteki, "Bunların oradaki duaları, "Allahım, seni tesbih ve tenzih ederiz" tabirinin manasının şu şekilde olduğu bana haber verildi: "Cennetliklere, yemeyi arzu ettikleri bir kuş yanlarından geçtiğinde, onlar "Allahım seni tesbih ve tenzih ederiz" derler ve bunun üzerine melekler, onlara o arzu ettikleri şeyi getirirler. Buna göre ayetin manası, "Onlar herhangi birşey arzu ettiklerinde, "Subhâneke Allahümme derler" şeklinde olur. Binâenaleyh ayetteki "da'vâ" kelimesinden maksad, onların kalblerinde meydana gelen temenni ve arzu olmuş olur. Yapılan bu açıklamada, bir öncekinden daha üstün ve kıymetli şöyle bir taraf vardır: Onların cennetteki temennîleri, Allah'ı tesbih etmektir. Yani onların arzu ettikleri şeyi arzu edişleri, ancak Allah'ı tesbih, takdis ve tenzîhdedir." Kaffâl yine şöyle demiştir: "Bu ayetin, onların, dünyada iken, harb zamanlarında, kendisine tam güvenip, yardım isteyecekleri kimseleri çağırmış olmaları manasına gelmesi de muhtemeldir. Bu tıpkı onların "Ey falanca ailesi, soyu..." demeleri gibidir. Böylece Allahü teâlâ o cennet ehlinin, cennetteki ünsiyyetlerinin, Allah'ı anmakla, sükûn ve itminanlarının Allah'a hamd etmekle; tad alışlarının ise Allah'ı tesbih ile olduğunu haber vermiştir." İkinci Mesele Ayetteki "Subhâneke Allahümme.." ifadesi ile ilgili olarak şu iki izah yapılır: Birinci İzah: Bu, şöyle diyenlerin görüşüdür: "Cennetlikler bu sözü, arzu ettikleri şeyi istemenin alâmeti kılmışlardır. Nitekim İbn Cüreyc, "Onlara, yemeyi arzu ettikleri bir kuş uğradığında onlar, "Subhâneke Allahümme" derler ve böylece arzu ettikleri şey kendilerine getirilir. Arzu ettikleri şeyi elde ettikleri zaman da, "Elhamdülillah Rabbi'l-âlemin" derler" demiştir. Kelbî de, "Ayetteki "Subhâneke Allahümme" hitabı, cennetlikler ile onlara hizmet edenler arasında bir alâmettir. O hizmetçiler, cennetliklerden bu sözü duyunca, onlara arzu ettikleri şeyi getirirler" demiştir. Bil ki bu izah, bana göre çok zayıftır. Bunun izahı birkaç yönden yapılabilir: a) Bu sözün neticesi, cennet ehlinin, bu yüce ve şerefli zikri, yiyecekleri, içecekleri ve cinsî münasebette bulunacakları sırada, isteklerinin bir alameti kılmak demektir ki bu da son derece değersizdir. b) Allahü teâlâ, cennetliklerden bahsederken, "Arzu edecekleri kuş etleri de onlarındır." (Vâkıa, 21) buyurmuştur. Binâenaleyh onlar, kuş eti yemeyi arzuladıklarında, onların onu açıkça istemeye ihtiyaçları yoktur. Onların, onu istemeye ihtiyaçları olmadığına göre, bu görüş sakıt olur. c) Bu, sözün çok kıymetli ve yüce olan zahirî manasından vazgeçilerek, lafzın asla hissettirmediği ve taşımadığı değersiz bir manaya hamledilmesini gerektirir ki. bu olamaz. İkinci izah: Bu tabirin izahı sadedinde şöyle de denilebilir: Cennetliklerin, Allahü teâlâ'yı tesbîh, takdîs ve sena ile meşgul olmaları, onların mutluluklarının bu zikirde bulunması ve onların bundan son derece haz duyup sevinmelerinden ötürüdür Onların hallerinin mükemmelliği, ancak bununla hasıl olur. İşte bu görüş, vazgeçileniiyecek dosdoğru bir-görüştür. Bu duruma göre, ayetle ilgili olarak şu tefsirler yapılır: a) Kâdî şöyle demektedir: "Allahü teâlâ bu sûrenin başındaki, "İman edip. sâlih amellerde bulunanlara, adaletiyle mükafaat vermek için.. "(Yûnus. 4) ayetinde de buyurduğu gibi, müttakîlere büyük bir mükafaat vaadetmiştir. Binâenaleyh cennetlikler, cennete girip de o büyük nimetleri aynen bulduklarında Allahü teâlâ'nın kendilerine o nimetleri vaadedişinde sâdık olduğunu anlarlar. İşte tam o sırada "Sübhâneke Allahümme!" derler. Bu söz, "Seni, vaadinden caymaktan, yalan söz söylemekten tenzih ve takdis ederiz" demektir." b) Şöyle diyebiliriz: Saîdlerin (cennetliklerin) mutluluklarının son noktası ile, peygamberlerin ve velilerin derecelerinin sonu, Allah'ın celâlini bilmenin dereceleri ile mutlu olmayı istemeleridir. Bil ki Allah'ın zâtını bilmek ve O'nun hakikatinin künhüne varmak, mahlûkat için imkansız olan şeylerdendir. Bu hususta en son nokta, Allah'ın selbî veya izafi sıfatlarını bilmektir. Onun selbî sıfatları, "celâl sıfatları" diye; izafî sıfatları da, "ikram sıfatları" diye adlandırılmıştır. İşte bundan ötürü, en mükemmel ve en yüce zikir, bu iki hususa hasredilmiştir. Nitekim Hak teâlâ "Celâl ve ikram sahibi Rabbinin ismi ne yücedir" (Rahman, 78) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Yâ ze'l-celâl ve'l-ikrâm" zikrine devam ediniz" Müsned, (4/177); Tirmizî, Daavât, 92 (5/540). buyurmuştur. Selbî sıfatlar, derece ve mertebe bakımından izafî sıfatlardan önce olduğu için, sözde de, "celâl" sıfatı, "ikram" sıfatından önce zikredilmiştir. Saîdlerin mutluluklarının son noktasının bu iki makamda olduğu sabit olunca, hiç şüphesiz, Hak teâlâ, onların bu yüce ve kıymetli zikre devam ettiklerini belirtmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın celâlinin ve uluhiyyetinkı, ikramının ve ihsanının basamaklarının sonu olmadığı gibi, kutsi ruhların, bu ilâhî ve ulvî makamlardaki terakkilerinin derecelerinin de nihayeti yoktur. c) Mukarreb melekler Allah Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'i yaratmazdan önce de, hep bu zikre devam ederlerdi. Görmüyor musun ki onlar, "Biz seni, hamdinle tesbih ve takdis ediyoruz" (Bakara, 30) diyorlar. Hak teâlâ, âlemi yaratmazdan önce, mukarreb meleklerin yapmış oldukları o yüce zikrin aynısını, âlem sona erdikten sonra, âdemoğullarından sa'îd olanların yapacaklarını göstersin diye, sa'îdlere bunu ilham etmiş ve onlar da böylece tesbih ve hamdde bulunmuşlardır. Bu zikir, işte böyle yüce bir şerefi taşıyınca, bunun namazın evvelinde de okunması ile ilgili rivayetler gelmiştir. Çünkü namaz kılan kimse tekbir aldığında, Übr "Allahım, seni hamdinle tesbih ederim. İsmin yücedir ve şanın âlîdir. Senden başka Hah yoktur" Tirmizî, Salât, 179 (2/11), der. Üçüncü derece: Bu, Hak teâlâ'nın "(Onların) oradaki tahiyyeleri selâmdır" buyruğunun ifâde ettiği husus olup, müfessirler bu hususta şöyle derler: "Hem cennetliklerin biribirlerine karşı, hem de meleklerin onlara karşı selamlaşmaları, "setâm" diyerek olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Melekler de her bir kapıdan onların yanına girer ve "selâmün aleyküm" derler"(Rad. 23-24) buyurmuştur. Cennetlikleri Allah'ın selamlaması da, "selâm" sözü iledir. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Onların, rahîm olan Rablerinden sözlü bir de "selâm" vardır" (Yasin, 58) buyurur." Vahidî: "Buna göre bu, masdarın mefûlüne muzâf olması kabilinden bir şeydir" der. Bence burada şöyle bir başka izah daha vardır: Cennetliklerin bu sözü durmadan söylemeleri, dünyada iken çeşitli afetler ve korkularla dotu bir yerde bulunduklarını hissettirmektedir. Binâenaleyh onlar dünyadan kurtarılıp, Allah'ın ikramına nâif olduklarında, o âfetlerden tamamen kurtulmuş, o korkulardan emin olmuş olurlar, Allahü teâlâ onların bu hususu andıklarını şu ayette haber verir: "(Onlar şöyle) derler: "Bizden tasayı gideren Allah a hamdolsun! Gerçekten Rabbimiz gafur ve şekûrdur. Fazlından dolayı bizi. ebedî durulacak bir yurda göçtürdü. Orada bize hiçbir yorgunluk değmeyecek ve hiçbir usanç dokunmayacak" (Fâtır, 34-35). Dördüncü derece: Ayetteki "Onların dualarının sonu da "Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemin"dir" ifâdesi ile anlatılan husustur. Bu ifâde ile ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Biz, bir kısım müfessirlerin, bu kudsî ve yüce kelimeleri, ehl-i cennetin yeme ve içme ile ilgili halleriyle alâkalı kılarak şöyle dediklerini nakletmiştik: Cennetlikler bir şey arzuladıklarında: "Sübhâneke Allahümme..."; onu yiyip bitirdiklerinde de: "Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemin" derler. Bu görüşü ileri sürenlerin, dünyada da âhirette de aklı fikri yeme içmeden öteye geçememiştir. Bu gibi insanların, behâim (hayvanlar) zümresinden sayılmaları ne kadar yerindedir! Hakkı bulan tahkik ehline gelince, onlar bu görüşü benimsemernişlerdir. Onların bu husustaki görüşleri şudur: Hasan el-Basrî Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Nasıl (dünyada) size nefes alıp vermeniz ilham ediliyorsa, cennetliklere de hamd ve tesbih etmeleri ilham edilir" Müslim, Cennet, 16 (4/2181) buyurduğunu rivayet etmiştir. Zeccâc da şöyle demiştir: 'Allahü teâlâ, cennetliklerin Allah'ı ta'zîm ve tenzih ile başlayıp, O'na şükr ve sena ile bitirdiklerini haber vermiştir." Ben derim ki, bu konuda şu şekilde bazı izahlar da yapılabilir; 1) Cennetlikler "Sübhâneke Allahümme ve bi-hamdike" zikri ile bahtiyar olup, içine düşmüş oldukları korku ve âfetlerden emîn olma halini bizzat müşahede ettiklerinde, bu yüce haller ile kudsî makamların hepsinin, ancak Hak Subhânehû ve Teâlâ'nın ihsanı, fazlı ve in'âmı ile müyesser olacağını anlarlar. İşte bundan dolayı, Allah'a hamd-ü sena ederek, "Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemin" derler. Söz, bu ifâde ile son bulmuştur. Çünkü onların, Allahü teâlâ'yı tesbih ve temcîd (ululama) ile meşgul olmaları. Allah'ın onların üzerindeki en büyük nimetlerindendir. Nimete şükür ile meşgul olmak ise, ancak o nimeti gördükten sonra olur. İşte bundan dolayı cümle, bu hamd ifâdesi ile sona ermiştir. 2) Her insanın, kuvvetine göre yükseleceği nokta vardır. Binâenaleyh insan bazan, o noktadan aşağı doğru iner, bazan da oraya doğru yükselir. Ariflerin ve sâdıkların miracı (yükseleceği yer), Allah'ı bilmek, O'nu tesbih etmek ve O'na hamdetmektir. Binâenaleyh onlar, "Sübhâneke Allahümme" dediklerinde, miracın bizzat içinde olmuş olurlar. Onlar oradan, mahtûkât âlemine doğru indiklerinde, o iniş esnasında meydana gelen şey, muhtaç olan herkese hayırları saçmadır ki, bu hususa ayette, ""(Onların) oradaki tahiyyeleri selamdır" ifadesi ile işaret edilmiştir. Daha sonra o kimse, yeniden miracına yükseldiğinde, "Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemin" der. İşte bu yüce söz de, kulun iniş ve çıkışındaki durumunun farklılığına bir işarettir. Ayetteki "Allah" lafzı, Hak Subhânehû ve Teâlâ'nın zâtının ismidir. Binâenaleyh kul bazan, O'nun celâl sıfatlarına bakar. İşte buna "Sübhâneke" (seni tenzîh ve takdis ederim!) ifadesi ile işaret edilmiştir. Kul, daha sonra bu noktadan Allah'ın zâtının celâlinin huzuruna, insanın takatinin elverdiği bir biçimde yükselme çabasına girer ki buna da, "Allahümme..." (Allahim!.) tabiri ile işaret edilmiştir. Okul, bu noktadan yükselip, bu nurların başlangıçlarını yarıp geçince, ikram âlemine döner ki buna da, "Elhamdüliliahi Rabbil-âlemin" tabiri ile işaret edilmiştir. İşte bütün bunlar, kalbime doğan, aklımdan geçen izahlardır. Binâenaleyh eğer bunlar doğru iseler, bu muvaffakiyyet Allah'dandır. Yok eğer böyle değil ise, Allah'ın rahmetine güvenmekten başka elden ne gelir? İkinci Mesele Vahidî şöyle demiştir: "Ayetteki (......) kelimesindeki en, aslında enne kelimesinden hafifletilmiştir. İşte bundan ötürü, hafifletildiği için, fiile benzemekten uzaklaştığından dolayı amel etmemiştir. Bu tıpkı, şu şiirde olduğu gibidir: "Durum şudur ki. ister, yalınayak olsun, isterse ayakkabılı (nalinli). herkes yok olucudur..." Bu, takdirindedir. "Nazm" adlı eserin sahibi, bu ayetteki en lafzının, zaide olduğunu ve bunun takdirinin şeklinde olduğunu söylemiştir ki bu, nazar-ı dikkate alınacak bir görüş değildir. Bazıları da bu lafzı şeddeli olarak ve "hamd" kelimesini mansûb olarak, (......) şeklinde okumuşlardır. |
﴾ 10 ﴿