11

"Eğer Allah, insanlara hayrı çarçabuk istedikleri gibi, şerri istediklerinde de çabucak verseydi elbette onların vadeleri dolar, işleri bitirilirdi. Fakat, biz, bize kavuşmayı ummayanların böyle azgınlıkları içinde şaşkın şaşkın dolaşmalarına meydan veriyoruz"

Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Nübüvvetin Gerçekliği

Bana öyle geliyor ki, bu surenin baş kısımları, nübüvveti inkâr edenler ve verilen cevaplarla beraber, onların şüphelerinin zikredilmesi hususundadır.

Birinci şüphe: İnkarcılar, Allahü teâlâ'nın, nübüvveti Hazret-i Muhammed'e tahsis etmesine şaşıyorlardı. Böylece, Allahü teâlâ onların bu teaccüblerini, "İçlerinden birisine bizim vahiyde bulunmamız, o insanların teaccübünü mü celbetti? (Yunus, 2) buyurarak izâle etmiş, daha sonra da tevhîdin ve meâdin delillerini ele almıştır. Bu cevabın neticesi şudur: "Ben, size, sadece tevhidi ve meâdi ikrar etmeniz gerektiği hükmünü getirdim ve bunların doğruluğunu delillendirdim. Binâenaleyh, sizin benim peygamberliğimden dolayı bir hayrete düşmenizin bir anlamı kalmadı..."

Ayetin, Makabli İle Münasebeti

İkinci şüphe: Onlar devamlı olarak, "Şayet, Muhammed'in, peygamberlik iddiası hususunda söyledikleri şeyler hak ise, Allahım, bizim üstümüze gökten taş yağdır yahut bize çok çetin bir azâb ver!" diyorlardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, bu ayette beyan buyurdukları ile, bu şüphelerini cevaplandırmış olmaktadır. Ayetin, daha önceki kısımla münasebetini göstermek için söylenebilecek söz budur.

Bu hususta şu izahları yapanlar da bulunur:

1) Kâdî, şöyle demiştir: "Allahü teâlâ, vaad ve vaidi ile alâkalı şeyler hususunda beyanatta bulununca, bunun peşinden, vaad ve vaîdinin bu dünya hayatından sonra olması gerektiğine delâlet eden şeyi getirmiştir. Zira vaad ve vaîdin bu dünyada gerçekleşmesi, âdeta imtihan sırrını ortadan kaldırır, mükellefiyetin devamına mâni olur.

2) Kaffal'in ileri sürdüğü şu husustur: "Allahü teâlâ, kâfirleri, "Allahın likasını ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar, onunla sükûna erenler ve Allah'ın ayetlerinden gafil olanlar..." diye tavsif edince, peygamberin onları her uyarmasında bilmeyerek ve akılsızlık ederek ilahî azabın hemencecik gelmesini istemelerinin de, onların gafletlerinden biri olduğunu beyân buyurmuştur."

Kâfirlerin Peygamberlerden Azab İstemeleri

Allahü teâlâ pek çok ayetinde, o müşriklerin, bu dünyada ilahî azabın inmesiyle tehdit edildikleri her defasında bu azabın hemen gelmesini istediklerini haber vermiştir. Nitekim onlar, "Hani bir zaman da: "Allahım. eğer bu, senin katından gelmiş hak kitabın kendisi ise, durma, bizim üstümüze gökten taş yağdır, yahud bize acıklı bir azâb getir" demişlerdi " (Enfal, 32)demişlerdir. Cenâb-ı Hak da, 'İsteyen biri, inecek bir azabı istedi.." (Mearic, 1) buyurmuştur. Sonra onlar bu ayette, âhiret azâbıyla, -ki bu, "işte onların, irtikâb etmekte oldukları, şirk ve masiyetler yüzünden varacakları yer, ateştir" (Yunus, 8) diye beyan buyurulmuştur- tehdit edilince, onlar bu azabın hemen gelmesini isteyerek, "Bu ne zaman olacak?!.." demişlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ona iman etmeyenler, onun çabucak gelmesini isterler... "(Şûra, 18) buyurmuştur. Keza şu ayetler de onların bu azabı istediklerini bildirir: "Eğer iddianda sadık ve doğru iseniz, bu vaad ne zaman gelecek? (söyleyin)" derler...";....."Halbuki siz onun mutlaka gelmesini isteyip duruyordunuz" (yunus, 48-51): Ra'd suresinde de "Müşrikler senden İyilikten önce, çarçabuk kötülük isterler. Halbuki onlardan evvel nice ukubet misalleri gelip geçmiştir" (Ra'd, 6) buyurmuştur. Böylece Cenâb-ı Hak onların, kendilerine şer gelmesini hemen istemelerinde bir fayda bulunmadığını, zira O'nun bu azabı onlara vermesi halinde, onların helak olacaklarını, zira onların bu dünyadaki yapılarının ve bedenlerinin buna tahammül edemiyeceğinı, onları imha etmekte bir maslahatın bulunmayacağını, bundan sonra belki onların iman edebilecekleri ve onların sulblerinden mü'min kimselerin gelebileceğini beyan etmiştir ki, bu da Allah'ın bu şerri onlara hemen vermemesini gerektirir.

Üçüncü Mesele

Ayetin lafzında şöyle bir müşkilat bulunmaktadır: Cenâb-ı Hakk, fiiline, nasıl fiiliyle mukabele etmiştir? O'nun, ta'cil fiiline "ta'cil"; "isti'câl" fiiline de "isti'câl" ile mukabele etmesi gerekmez miydi?

Buna birkaç yönden cevap verilebilir:

a) Keşşaf sahibi şöyle demektedir: "Bu ifadenin aslı, "Şayet Allahü teâlâ, hayrı insanlara ta'cil ettiği gibi, şerri de ta'cil etseydi (...)" şeklindedir. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın onlara hemen icabet ettiğini, isteklerini hemen yerine getirdiğini ihsas etmek için, burada isti'câl, "ta'cîl" yerinde kullanılmıştır. Böylece, onların hayrı istemeleri, (isti'câileri) onlar için âdeta bir ta'cîl (arzularının yerine getirilmesi) olarak ifade edilmiştir.

b) Bazı kimseler şöyle demişlerdir: Senin Mi şeklindeki sözünün manası, "Onun acele etmesini istedim" şeklindedir. Yine, bir şeyi acele olarak yapıp yerine getirdiğinde, dersin. Böylece sanki sen o işte acele etmeyi istemiş olursun. İsti'câl kelimesi, bu manayı daha açık ve daha net olarak ifade eder. Buna göre ayetin manası, "Şayet Allahü teâlâ insanlara hayrı hemen, acele olarak murad ettiği gibi, şerri de hemen murad etmiş olsaydı, onların vadeleri dolar, işleri bitirilirdi" şeklinde olur. Bu görüşün sahibi, "Böyle olması halinde, ayetin zahirî manasından udûl etmeye gerek kalmaz" demiştir.

c) Bir şeyde acele eden herkes, onu, hemen acele olarak yapmayı istemiş demektir. Bu böyle olunca da, bir işi hemen acele yapan kimse - mu'accil- onu hemen acele yapmayı istemiş olan kimse -müsta'cil- gibi olmuş olur. Böylece ayetin takdiri, "Şayet Allahü teâlâ, onlara hayrın hemen gelmesini istediği gibi, şerri de hemen vermeyi isteseydi.." şeklinde olur. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hak kendisini, aceleyi meydana getirmekle, onları da, bu aceleyi istemekle vasfetmiştir. Zira, Allahü teâlâ'ya yakışan, tekvin; onlara yakışan ise, talebtir.

Dördüncü Mesele

Allahü teâlâ bu ayette, azaba şer adını verdi. Çünkü azâb, azâb gören için bir eziyet ve ona göre bir kötülüktür. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, (Ra'd, 6) ve (Şûra, 40) buyruklarında;azâbı, "seyyi'e" diye adlandırması gibidir.

Beşinci Mesele

İbn Âmir, ayet-i kerimedeki kısmını; kadâ ileyhim ecelehüm şeklinde okumuş olup, manası: "Allah onların ecellerine hükmederdi.." demektir. Bu okuyuşu, Abdullah İbn Mesûd'un "Onlara, ecellerini hükmederdik.." şeklindeki okuyuşu da destekler. Diğer kıraat imamları da meçhul siğasıyla, (......) şeklinde okumuşlardır.

Altıncı Mesele

O müşriklerin, hayrı hemen acele istemelerinin manası şudur: Onlara çok şiddetli bir musibet geldiğinde, o belâyı kaldırması için Allah'a dua ederlerdi. Cenâb-ı Hak bu hususu, "Sonra size herhangi bir keder ve musibet dokunduğu zaman, ancak Ona tazarru ve feryâd edersiniz.."(Nahl, 53) ve "insana sıkıntı dokunduğu zaman yanı üstü... bize dua eder"(Yunus, 12) gibi pekçok ayetinde beyan etmiştir.

Yedinci Mesele

Birisi, bir soru sorup da şöyle diyebilir: "Cenâb-ı Hakk'ın, "işte biz, bize kavuşmayı ummayanların böyle azgınlıkları içinde serseri serseri dolaşmalarına imkân veriyoruz...' ifadesinin, daha önceki kısımla alâkası nasıldır ve bunun manası nedir?"

Cevap: Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğu, acele etmeme anlamını ihtiva etmektedir. Buna göre sanki, Allah onlar için serde acele etmez ve onların, hemen ecellerine hükmetmez. Eğer böyle yaparsa, O onları kendi tuğyanları, azgınlıkları içinde bırakmış olur. Yani, daha sonra onları susturmak için, tuğyanlarına rağmen onlara mühlet verir.

Sekizinci Mesele

Alimlerimiz şöyle derler: Allahü teâlâ, onlar hakkında tuğyan ve şaşkınlıkla hükmedince, onların böyle olmamaları imkânsız olur. Aksi halde, Allah'ın doğru ve sâdık olan haberinin, yalana; ilminin cehle; hükmünün de batıla dönüşmesi gerekir ki, bütün bunlar Allah hakkında imkânsızda. Diğer taraftan Cenâb-ı Hak, buna rağmen onları mükellef tutmuştur ki, bu âdeta iki zıddı bir arada bulundurmayı teklif etme gibi olmuş olur"

11 ﴿