22"Onlar yeryüzünde Allah'ı âciz bırakabilecek değillerdir. Kendilerini Allah'tan kurtaracak hiçbir hamileri de yoktur. Onların azabı kat kat olacaktır. Çünkü onlar (hakkı) işitmeye kadir olamazlardı, onu göremezlerdi de. Onlar nefislerine ziyan edenlerdir. Uydurmakta oldukları şeyler (putlar) da kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuşlardır. Şüphesiz onlar âhirette ençok zarar görenlerin ta kendileridir". Bil ki, Allahü teâlâ, o inkarcı münkirleri, zemmetmek sadedinde pekçok sıfatla vasf etmiştir. Birinci sıfat: Onların, Allah adına birşeyler uydurmalarıdır. Bu, "Allah'a karşı yalan düzenden daha zalim kimdir?" (Hûd. 18) ayetinin ifâde ettiği husustur. İkinci sıfat: Onların, zillet hakirlık, kepazelik ve ceza meydanının ortasında, Allah'ın huzuruna çıkarılıp arzolunmalandır. Bu da "Onlar Rablerine arzedilecekler...", 18) ayetinin ifade ettiği husustur. Üçüncü sıfat: Onlar için rüsvayiık, ceza ve büyük bir utancın tahakkuk etmesidir. Bu da "şahidler de. "işte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir" ayetinde beyan edilmiştir. Dördüncü sıfat: Onların, Allah tarafından lanete uğratılmış olmalarıdır. Bu da "Haberiniz olsun ki. Allah'ın laneti zalimlerin tepesindedir"(Hûd, 18) ayetinin ifâde ettiği husustur. Beşinci sıfat: Onların, Allah yolundan ve hakka uymaktan, insanları men edici olmalarıdır. Bu da, "Öyle zalimler ki insanları Allah'ın yolundan vazgeçirirler...", 19) buyruğunda bildirilmiştir. Altıncı sıfat: Bu, onların, ortaya şüpheler atmak ve dosdoğru olan delilleri de tersyüz etme hususundaki çaba ve gayretleridir ki, bu, ayette "onu eğriltmek isterler" kaydı ile ifade edilmiştir. Yedinci sıfat: Onların, kâfir olmalarıdır. Bu, "Onlar ahireti inkâr edenlerin ta kendileridir' (Hûd, 9) cümlesinde bildirilmiştir. Sekizinci sıfat: Onların, Allah'ın azabından kaçamayışlandır. Bu da "Onlar yeryüzünde Allah'ı aciz bırakabilecek değillerdir" (Hûd, 20) ayetinin ifâde " husustur. Vahidî şöyle demiştir: "İ'caz kelimesinin manası, maksadı gerçekleştirmekten men etmektir. Arapça'da, "Beni maksadımdan alıkoydu" manasında denilir." O halde ayetteki, (......) deyiminin manası şöyle olur: "Onların, bizim azabımızdan kaçıp kurtulmaları mümkün değildir. Zira kulun, Allah'ın azabın kaçması imkânsızdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, bütün mümkinâta kâdirdir. O'nun kudreti uzaklık, yakınlık, güçlülük ve zayıflılık ile değişmez." Dokuzuncu sıfat: Onların, kendilerinden Allah'ın azabını savuşturacak dostlarının bulunmayışıdır. Bundan maksat ise, onların, putları, Allah katında kendilerinin şefaatçileri saymalarını reddetmektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar yeryüzünde Allah'ı âciz bırakabilecek değillerdir" buyruğu, onların kaçıp kurtulamayacaklarına; "kendilerini Allah'tan kurtaracak hiçbir hamilen de yoktur" buyruğu da hiç kimsenin, onları o azâbtan kurtaramayacağına delâlet eder. Böylece Allahü teâlâ, onların kendilerine yönelik olanla başkalarına yönelik olanı bir arada zikretmiş ve böylece onların, gerek dünyevi gerekse uhrevi azabtan kurtulmaları hususundaki çarelerinin bitip neticesiz kaldığını beyan buyurmuştur. Sonra âlimler, bu hususta ihtilâf ederek bir kısmı şöyle demiştir: "Bundan maksad şudur: Başkalarına azabın gelmeyişi, onların ne Allah'ı kendilerine azabı indirmekten men etmeye kadir olmaları, ne de onlara bu azabın gelmesine mani olacak bir yardımcı ve dostlarının bulunmasından dolayı değildir. Aksine onlara verilmiş olan mühlet, ancak, tevbe edebilsinler ve küfürlerinden vazgeçsinler diye, Allah'ın süre tanımasıyla tahakkuk etmiştir. Binâenaleyh onlar, küfürde diretmeye devam edince, ahiretteki azablarının mutlaka kat kat olması gerekmiştir." Bazıları da şöyle demiştir: "Bundan maksat, onların, Cenâb-ı Hakk'ı gerek dünyada gerekse ahirette başlarına getirmeyi dilediği azâbtan alıkoyamayacakları ve kendilerine yardımcı olarak bu azabı onlardan savuşturacak bir dost bulamamalarıdır. Onuncu sıfat: Ayetteki "Onların azabı kat kat olacaktır" cümlesinin anlattığı sıfattır. Onların azabının kat kat olmasının sebebinin, Allah'ı, öldükten sonra dirilmeyi ve haşrı-neşri inkâr etmeleri olduğu söylenmiştir. Binâenaleyh onların mebde' ve meâdı (ilk yaratılışı ve ahireti) inkâr etmeleri, azablarının kât kat olmasına sebeb olmuştur. Doğruya en yakın olan, şöyle demektir: Onlar, kendileri alabildiğine sapmış olmalarının yanı sıra, diğer insanları da hak dinden alıkoyup, ondan saptırmaya çaba sarfetmişlerdir. İşte bundan ötürü azabları kat kat olmuştur. "Onlar (hakkı) cümlesinin anlattığı sıfattır. Onbirinci sıfat: Ayetteki işitmeye kadir olamazlardı. (Onu) görmezlerdi de.. Bu ifâde ile, onların dünyada iken, kalblerinin sağır, ruhlarının kör oluşu kastedilmiştir. Alimlerimiz, bu ayete dayanarak, Allahü teâlâ'nın bazan mükellefte, onu imandan alıkoyacak şeyi yaratabileceğini söylemişlerdir. İbn Abbas (radıyallahü anh)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allahü teâlâ kâfiri, hem dünyada hem de ahirette imân etmekten alıkoymuştur. Dünyada alıkoyuşu. "Onlar hakkı işitmeye kadir olamazlardı, onu göremezlerdi de..." buyruğu ile; ahirette alıkoyuşu da, "O gün onlar secdeye davet edilecekler, fakat buna güç yetiremiyecekler" (Kalem, 42) ayetiyle anlatılmaktadır. Bu istidlalde sözün özü şudur: Allahü teâlâ onların işitmeye muktedir olamayacaklarını haber vermiştir. Bununla onların ya sesleri ve harfleri duymaya muktedir olamayacakları, ya da Allah'ın delillerini anlamaktan aciz olacakları manası kastedilmiştir. Birinci ihtimal söz konusu olamaz. Çünkü ortada olan açık durum onların sesleri ve harfleri duyduklarını göstermektedir. Dolayısıyla, ayeti ikinci manaya hamletmek gerekir. Cübbâî buna cevap olarak şöyle demiştir: "Sem' lafzı, ya belli işitme organı manasınadır, yahut da Cenâb-ı Hakk'ın, kulak boşluğunda yarattığı şey (işitmenin kendisi) manasınadır, O kul bu ikisine de muktedir olamaz. Çünkü o, bunu yapmaya veya yapmamaya gayret etse bile, bunları yapamaz. Bunun böyle olduğu sabit olunca, o kulda "istita'a"nın (güç yetirmenin) olduğunu söylemek imkânsızdır. İstita'a imkânsız olunca, kulda istita'anın olmadığım söylemek doğru olur. Böylece ayetin zahirinin biz (Mu'tezile'nin) görüşüne zarar vermediği sabit olur. Hem sonra, ayetteki, "Onlar işitmeye kadir olamazlardı.." ifadesi ile, onların (hakkı) işitmeyi ihmâl etmeleri ve onu işitmekten hoşlanmamaları manası kastedilmiştir. Bu, tıpkı bir kimsenin, "şu, dinlemeye muktedir olamadığım (tahammül edemediğimi), ama ister istemez kulağıma gelen bir sözdür " demesi gibidir." Cevab: Cübbâî'nin dışındaki diğer (Mu'tezilî âlimleri), başka bir izah yaparak şöyle cevap vermişlerdir: "Allahü teâlâ, o kâfirlerin dostları bulunmadığını bildirmiştir ki dostlardan maksad onların putlarıdır Daha sonra da putların, onların dostu olamayacağını, "Onlar, işitmeye kadir olamazlardı, göremezlerdi de..." buyurarak bildirmiştir. Dolayısıyla onlar velî, yani hami olmaya nasıl elverişli olabilirler?" Cevap: Cübbâî'nin, ayeti, kulların işitme duyusunu ve işitmenin kendisini yaratmaya kadir olamamaları manasına hamletmesi yanlıştır. Çünkü ayet, bir tehdîd sadedinde gelmiştir. Öyleyse bunun, onlara has birşey olması gerekir. Mu'tezile'nin dediği husus ise, meleklerde ve peygamberlerde vardır. O halde, ayetin lafzını bu manaya hamletmek nasıl mümkün olabilir? Cübbâ: nin, "Bu, onların, Hazret-i Peygamberin sözünü dinleme ve şeklini, şemâlini görmede ağır davranmaları manasınadır" şeklindeki sözüne de şöyle cevap veririz: Allahü teâlâ, onlarda istija'a olmadığını bildirmiştir. Şu halde, bunu bir başka manaya hamletmek ayetin zahirinin hilafına olur. Hem sonra bu ağır davranışın bulunması, anlayışa ve maksada ulaşmaya ya manidir, ya değildir. Eğer mani ise, maksadımız da zaten bunu anlatmaktır. Yok eğer mani değil ise, bu durumda bu, anlama ve idrâk etmede nazar-ı dikkate alınan hususlara yabancı olan bir sebeb olmuş olur. Halbuki bu sebeb yüzünden, bilme ve anlama bakımından kalbin hali değişmez. Artık nasıl olur da bu, bu sadedde onlar için bir zemm kılınabilir? Hem, biz bu kitapta defalarca, bir işin, yapılmasına mâni birşey bulunurken meydana gelmesinin imkânsız olduğunu beyân ettik. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, bu hususun hak dini kabûte mâni birşey olduğunu bildirip, bunun o esnada ortadan kalkması mümkün olmayan bir şekilde kesinlikle mevcut olduğunu beyan edince, mükellef (kul) o vakit imandan alıkonmuş olur. Bizim demek istediğimiz de budur. Mu'tezile'nin, "Biz, ayetteki bu sıfatı putların sıfatı sayıyoruz" şeklindeki izahı da, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Allahü teâlâ, önce, "Onların azabı kat olacaktır" buyurmuş, bunun peşine de, "Onlar, işitmeye kadir olamazlardı.." ifadesini getirmiştir. Binâenaleyh bu son ifâdedeki, "Onlar" zamirinin, önceki ifadedeki zamirin râcî olduğu şeye aynen râcî olması gerekir. Allahü teâlâ'nın "Onlar göremezlerdi de" buyruğuna gelince, buradaki "görme" ile, basiret (kalbin görüp anlaması) manası kasdedildiği söylendiği gibi, "Onlar, kendileri için hüccet olan şeyleri görmekten yüz çevirdiler" manasının murad edildiği de söylenmiştir. Onikinci sıfat: Ayetteki "Onlar, nefislerine ziyan edenlerdir" buyruğunun anlattığı husustur. Bu, "Onlar, Allah'a ibadet etmeyiverip, putlara ibadeti (âdeta) satın almışlardır. Binâenaleyh bu zarar ve ziyan, en büyük zarar ve ziyandır" demektir. Onüçüncü sıfat: Ayetteki "Uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuşlardır" buyruğunun ortaya koyduğu sıfat. Bu, "Onlar, dinlerini dünya karşılığında satınca, zarar etmişlerdir. Çünkü onlar böylece kıymetli olanı verip değersiz olanı almaya razı olmuşlardır ki, bu, dünyadaki zarar-ziyânın tâ kendisidir" demektir. Sonra ahirette, bu değersiz şey yok olacak ve ondan hiçbiı iz kalmayacaktır. İşte ayetteki, "Uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp gitmiştir" ifadesi ile kastedilen budur. Ondördüncü sıfat: Ayetteki "Şüphesiz onlar ahirette en çok zarar görenlerin tâ kendileridir" ayeti ile ortaya konulan sıfattır. Bu ayetin izahı, bir önceki ayetin izahının aynısıdır. Çünkü bu kimse, kıymetli ve yüce olanı verip, onun yerine kıymetsiz ve düşük olanı almaya razı olunca, ticâretinde zarar etmiş olur. Sonra bu âdi ve değersiz şey, bakî kalmayıp aksine yok olacak cinsten birşey olunca, bu ticaret, işin sonunda yine zarara dönüşmüş olur. İşte bundan ötürü Hak teâlâ, "Şüphe yok kî onlar ahirette en çok zarar görenlerin tâ kendileridir" buyurmuştur. Tabirinin İzahı Ayetteki ifâdesi, hakkında Ferrâ şöyle demiştir: "Bu, ve (hiç şüphesiz, kesinlikle) tabirlerimiz gibidir. Sonra bu kelime çokça kullanıldığı için, (gerçekten) manasına gelmiştir. Nitekim Araplar, "Gerçekten sen muhsinsin, iyilik seversin" manasında derler." Nahivcilerin bu lafızla ilgili çeşitli izahları vardır: 1) Lâ nefiy (olumsuzluk) ve kesinlik ifâde eden bir edattır. Binâenaleyh la cerem dediğimizde, bunun manası, "Onlar, ahirette kesinlikle zarara uğrayacaklardır" şeklinde olur. 2) Zeccâc şöyle der: "Lâ edatı, onlarfn, fayda vereceğini sandıkları şeyin, nefyini (olumsuzluğunu) ifade eder. Cerem kelimesi ise, "Fiili kazanmak" manasınadır. Buna göre bunun manası, " Bu onlara fayda vermez. Bu fiili kesbetmek, kazanmak da onlara fayda vermez. Hem dünyada, hem de ahirette zarar onların basınadır" şeklinde olur." Biz, cereme fiilinin, kesebe (kesbetti, kazandı, yaptı) manasına geldiğini, ayetinio tefsirinde ele almıştık. Ezherî: "Bu, bu konuda yapılan izahların en güzellerindendir" demiştir. 3) Sibeveyh ve Ahfeş ise şöyle demişlerdir: "Lâ edatı, daha evvel de söylediğimiz gibi, küfür ehline reddiyedir. (Yani "hayır, sizin dediğiniz gibi değil..." demektir.) Cerem kelimesi ise, "hak ve doğru" demektir. Buna göre ayetin manası, "Onların inkârlarının hakkı, başlarına azâb ve hüsrânın gelmesidir" şeklindedir." Sîbeveyh bu görüşüne şairin şu beyti ile istişhad etmiştir: "Andolsun. Ebû Uyeyne'yi öyle bir tenkit ettim ki, bundan sonra, Fezâre (oğulları)'nın kızıp buğzetmesi bir hak oldu (kaçınılmaz, zorunlu hale geldi)." Şâir bununla, manasını kastetmiştir. İman ye Salih Amel Sahipleri Cennetlik Olacaklar |
﴾ 22 ﴿