<

31

"Ey kavmim, bundan dolayı sizden hiç bir mal istemiyorum. Benim mükâfaatım ancak Allah'tandır ve ben iman edenleri kovacak da değilim. Çünkü onlar muhakkak ki Rablerine kavuşacaklardır. Ancak ben sizi cahillik eder bir topluluk görüyorum. Ey kavmim, ben onları kovarsam Allah'a karşı bana kim yardım eder, hiç düşünmez misiniz? Ben size, "Allah'ın hazineleri benim yanımdadır" demiyorum. Ben gaybı bilmem. "Ben bir meleğim" de demiyorum. Bununla beraber gözlerinizin hor gördüğü kimseler hakkında, "Allah onlara kesinlikle bir hayır vermez" de diyemem. Allah onların içlerindekini en iyi bilendir. (Eğer onları tardedersem), o takdirde gerçekten, zalimlerden olmuş olurum".

Bu ayetlerle ilgili birçok mesele var:

Birinci Mesele

Bil ki bunlar, o kâfirlerin "Aşağı tabakadan ve basit görüşlü olanlarımızdan başkası sana tâbi olmuyor" şeklinde ifade ettikleri ikinci şüphelerine cevaptır. Bu cevabın izahı, birkaç şekilde yapılabilir:

Birinci şekil: Hazret-i Nuh (aleyhisselâm) "Ben, risalet davasını tebliğ etmeme karşılık mal istemiyorum ki, icabet edecek (davetime cevap verecek) kimsenin fakir veya zengin olması sebebi ile durum değişsin. Benim, zor olan bu taata karşılık ücretim, âlemlerin Rabbine aittir" demiştir. Durum böyle olunca, onlar ister fakir ister zengin olsunlar, tebliğe karşı durumları değişmez.

İkinci şekil: Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) onlara sanki şöyle demektedir: "Siz, işin zahirine baktığınızda, beni fakir görüyorsunuz ve bundan dolayı da benim, ancak elinizden malınızı almak için bu işle meşgul olduğumu sanıyorsunuz. Bu zan, sizin bir hatanızdır. Çünkü ben, risaleti tebliğime karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum, Benim mükâfaatım ancak, alemlerin Rabbinden olacaktır. Öyleyse, bu yanlış zannınız sebebiyle, kendinizi dinî (uhrevi) mutluluktan mahrum etmeyiniz."

Üçüncü şekil: Onlar, "Sen de bizim gibi bir insansın. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz" demişlerdi. İşte bunun üzerine Nûh (aleyhisselâm), Hak teâlâ'nın kendisine, onlardan üstün olmasını sağlayan pek çok şey verdiğini; işte bundan ötürü dünya peşinde koşmadığını; vazifesinin ancak din peşinde koşmak olduğunu; dünyadan yüz çevirip, ona iltifat etmemenin de, -herkesin üzerinde ittifak ettiği gibi-, faziletlerin en belli başlılarından olduğunu söylemiştir. Belki de Nûh (aleyhisselâm)'un maksadı, bu bakımdan bir faziletinin olduğunu bildirmektir.

Ayetteki "Ben imân edenleri kovacak değilim" ifâdesi, Nûh kavminin, kendilerini o fakirlerle birlikte olmaktan kurtarmak için, Hazret-i Nûh'dan âdeta onları kovmasını istediklerini göstermektedir. İbn Cüreyc'in rivayetine göre, onlar şöyle demişlerdir: "Nûh, eğer sana tabî olmamızı istiyorsan, yanındaki fakir fukarayı kov. Çünkü biz, onlarla beraber olmaya razı olamayız." Bunun üzerine Hazret-i Nûh (aleyhisselâm): "Ben, iman edenleri kovacak değilim" demiştir. Şu halde Cenâb-ı Hakk'ın onların söylediklerini naklettiği, "Aşağı tabakadan ve basit görüşlü olanlarımızdan başkasının sana tâbi olduğunu görmüyoruz" şeklindeki sözleri, o kâfirlerin, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'dan, yanındaki mü'minleri kovmasını istediklerini dolaylı olarak gösteren bir delildir. Çünkü bu, onların sanki "Eğer sana kavmin ileri gelenleri uymuş olsalardı, biz de sana uyar, yolunca giderdik" demiş olduklarının delilidir.

Müminleri Kovmayı Engelleyen Sebepler

Daha sonra Cenâb-ı Allah, Hazret-i Nuh'un o mü'minleri kovmadığını nakletmiş ve bu tür bir kovmadan kaçınmayı gerektiren hususu açıklamak için üç şeyi bildirmiştir:

a) "Onlar. Rublerne kavuşacaklardır." Bu söz de, birkaç manaya gelir:

1) Kaffirler, "Sana inanan bu kimseler, zahiren gösterdikleri iman hususunda, münafıktırlar. Şu halde onlara kanma" demişlerdir. Bundan dolayı Hak teâlâ, durumun âhirette Rableriyle karşılaştıkları zaman ortaya çıkacağını bildirerek cevap vermiştir,

2) O, bunu kovmaktan kaçınmanın bir sebebi olarak bildirmiş ve sanki "Onlar Rablerinin vaadettiği şeyle karşılaşacaklardır. Eğer sen onları huzurundan kovarsan, ahrette benimle davalaşırlar" manasını kasdetmiştir.

3) O, bu emir ile, "Bizim ahirette toplanıp biraraya gelip, onları kovduğum için hesaba çekileceğim, binâenaleyh bana yardım edecek hiç kimse bulamıyacağım" manasında bir ikazda bulunmuştur. Sonra Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) onların durumlarını, işlerin akıbetlerini bilmeme ve sadece zahire aldanmaya bina ettiklerini beyan etmiş ve, "Ben, sizi cahillik eder bir topluluk görüyorum" demiştir. Bundan sonra ise, "Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah'a karşı bana kim yardım eder?" demiştir. Bu "Akıl ve şeriat, mü'min, muttaki iyi kimseye saygının, değer vermenin; fâcir ve kâfir kimseyi de hor ve hakir kılmanın, onlara değer vermemenin gerektiği hususunda mutabıktır (ittifak halindedir). Eğer bu durumda kaziyyeyi, ters yüz eder ve kâfir fâciri, saygı ile yakın kılıp; mü'min muttakiyi hor ve hakir kılma yoluyla kovarsam, Allah'ın emrinin ve hükmünün aksine hareket etmiş olurum ve bu hükmümde (davranışımda), Allah'ın, hakedenlere sevab ve mükâfaat, bâtıl ehline de ceza verilmesi emrinin zıddını yapmış olurum. O zaman da, büyük bir cezayı haketmiş olurum. Böyle olunca Allah'a karşı bana kim yardım ve beni Allah'ın azabından kim kurtarır? Hiç düşünüp de anlamaz mısınız bu uygun değildir" demektir.

Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) bu izahını, üçüncü bir vecih ile te'kid etmiş ve "Ben size, "Allah'ın baâneleri benim yanımdadır" demiyorum" demiştir. Bu, "Sizden böyle bir ücret istemediğim gibi, mala veya mal ile ilgili, mal almak veya mal vermek gibi bir gayeye olduğumu iddia da etmiyorum. Ben gaybı da bilmem ki, bu bilgi sayesinde ve tabî olanlarım için istediğim şeylere ulaşayım. Yine ben, bir melek olduğumu da söylemiyorum ki bu yüzden size karşı büyükleneyim. Aksine benim yolum, huzû ve tevâzûdur. Durumu ve yolu böyle olan, fakir fukaraya karışmaktan kibirlenmez, geri durmaz, hep emîrlerle sultanlarla oturup kalkmayı istemez. Bu kimsenin işi, dini istemek; sireti (ahlâkı) da, mütevâzî ve huşûlu kimselerle oturup kakmak, onlarla haşır neşir olmaktır. Benim yolum da, fakir fukarayla haşır neşir olmayı gerektirdiğine göre, siz nasıl bunu benim için bir ayıp sayarsınız?" demektir.

Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) beyân ettiği bu hususu, dördünci bir yol ile te'kid ederek, "Bununla beraber, gözlerinizin hor gördüğü kimseler hakkında, "Allah onlara kesinlikle bir kayar vermez" de diyemem" buyurmuştur. Bu, sanki onların Hazret-i Nuh'a, fakirlik ve zillet ile birlikte uyulmasını münafıklık saydıklarına delâlet eder gibidir. Bundan dolayı O "Ben, bunu söyleyemem. Çünkü bu, gayb cinsinden bir husustur. Gaybı ise ancak Allah bilebilir. Dolayısıyla, olabilir ki onların içleri - dışları bir olur ve Allah onlara âhiret mülkünü verir, böylece de ben, haber verdiğim hususta yalancı olmuş olurum. Demek ki eğer ben böyle yaparsam, hem kendime zulmedenlerden, Allah onlara ahirette hayır vermiş olduğu halde, onlarda hiçbir hayır olmadığını söylemiş olacağım için, hem de onlara zulmetmiş olanlardan olurum" demiştir.

Peygamber'in (aleyhisselâm) Meleklerden Üstün Olduğu

Bir grup alim, bu ayeti, meleklerin peygamberlerden daha üstün, faziletli olduğuna delil getirmişler ve şöyle demişlerdir: "Bir kimse, "Ben, şöyle şöyle iddia etmiyorum" dediği zaman, bu ancak o şey, sözü söyleyenin hallerinden daha üstün ve şerefti bir hal olduğu zaman uygun ve güzel olur. Bu sözü söyleyen Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) olduğuna göre, meleklerin derecesinin, peygamberlerinkinden daha yüce ve şerefli olması gerekir." Bu görüşte olanlar sözlerini şöyle devam ettirmişlerdir: "Durum nasıl böyle olmasın ki? Melekler, yaratıldıkları andan, tâa Kıyamet kopuncaya kadar, ömürleri boyunca Allah'a ibadete devam etmişlerdir."

Bu husustaki sözün özü şudur: Ruhanî ve gerçek faziletler, ancak şu üç şeydir:

a) Mutlak istiğna (hiçbir şeye ihtiyacı olmama) hali. Dünyada, genellikle şöyle olur: Çok mala sahip olan kimse, "zengin" (gani, müstağni) diye nitelenir. Binâenaleyh Nûh (aleyhisselâm)'un, "Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanandadır" demiyorum" sözü, âdeta, "Ben, mutlak manada bir istiğna iddiasında değilim" manasına bir işaret olmuş olur.

b) Tam ilim. Buna da, "Gaybı da bilmem" sözü ile işaret etmiştir.

c) Tam ve mükemmel bir kudret. Kudret ve kuvvet itibarı ile meleklerin, mahlûkatın en kuvvetlileri olduğu akıllarımıza yerleşmiştir. İşte Hazret-i Nûh (aleyhisselâm), "Ben, bir meleğim" de demiyorum" sözü ile de buna işaret etmiştir. Bu üç hususun zikredilmesinden maksad, şunu ortaya koymaktır: "İyi biliniz ki benim yanımda, bu üç mertebeden ancak, beşerî kuvvete ve insanî tâkata uygun düşen miktar var. Mutlak kemâle gelince; ben onu asla iddia etmiyorum." Durum böyle olunca, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'un, "Ben bir meleğim" de demiyorum" ifadesinin, meleklerin insanlardan daha mükemmel olduğuna delâlet ettiği ortaya çıkmış olur. Hem bu sözü, onların ileri sürdükleri şüpheye bir cevap kılmak da mümkündür. Zira onlar, Nûh (aleyhisselâm)'a tâbi olanları fakirlikle ta'n etmişlerdi. Bunun üzerine de Nûh (aleyhisselâm), "Ben size "Allah'ın hazineleri benim yanımdadır" demiyorum ki, onları zengin yapayım!" demişti. Yine onlar, Hazret-i Nuh'a tâbi olanları münafıklıkla itham etmişlerdi. Bunun üzerine de Nûh (aleyhisselâm), "Ben gaybı bilmem.. ki onların içlerinin durumunu bileyim!.. Durumlar ancak, zahire göre değerlendirilir" demiştir. Yine onlar, onları, birtakım fiilleri olması gerektiği gibi yapmadıklarını söyleyerek tenkit etmişlerdi. Bunun üzerine de Nûh (aleyhisselâm), "Ben bir meleğim" de demiyorum ki böylece, bütün şehvanî ve nefsanî arzu ve isteklerden uzak ve ben olayım!.." demişti.

Peygamber Fakir Mü'minleri Kovmuş mudur?

Birtakim kimseler, peygamberlerden günah sâdır olacağı hususunda bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir:

"Bu ayet, kâfirleri memnun etmek maksadıyla mü'minleri kovmanın, en büyük günahlardan olduğuna delâlet etmiştir. Ama görüyoruz ki Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) kâfirleri hoşnut etmek için, fakir kimseleri huzurundan kovmuştu. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, "Sabah akşam, Rablerine, sırf O'nun cemâlini dileyerek, duâ edenleri huzurundan kovma... buyurarak, onu azarlamıştır. Bu da, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in günaha yeltendiğine delâlet eder."

Buna şöyle cevap verilebilir: Bu ayette bahsedilen kovma, ebediyen mutlak mânada kovma manasına hamledilmiştir. Halbuki Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında bahsedilen kovma meselesi, bir fayda düşünülerek, sadece muayyen vakitlerde onları uzak tutma manasına hamledilmiştir.

Dördüncü Mesele

Cübbaî, Hazret-i Nüh (aleyhisselâm)'un, "Ey kavmim, ben onları kovarsam Allah'a karşı bana kim yardım eder?" ifadesiyle istidlal ederek, azabı savuşturmak için, Allah katında şefaatçi olmanın caiz olmadığını söylemiştir ki, bu ayetin manası, "Eğer bu kovma haram ise, o takdirde kim Allah'a karşı bana yardımcı olabilir? Yani, kim beni O'nun azabından kurtarır? " demektir. Dolayısıyla, şefaat şayet caiz olsaydı, o zaman bu, Hazret-i Nuh (aleyhisselâm) hakkında da caiz olurdu. Bu durumda da Nûh (aleyhisselâm)'un, "Allah a karşı bana kim yardım eder?" ifadesi manasız olurdu. Bil ki bu istidlal, Mu'tezile'nın, tıpkı, (Bakara, 48) ayetiyle yapmış oldukları istidlale benzemektedir. Buna burada verilecek cevap, o ayette verilen cevâbın aynısıdır.

Hakkı Yüceltmek İçin Mücadele Peygamberlerin Yoludur

31 ﴿