34"Dediler ki: "Ey Nûh, bizimle cidden uğraştın. Bizimle olan bu mücadelende ileri de gittin. Eğer sen doğru söyleyen kimselerden isen, bizi tehdit edip durduğun azâbt haydi getir bize!" (Nûh da): "Dilerse onu size ancak Allah getirir. Siz (onu) âciz bırakabilecekler değilsiniz" dedi. Eğer Allah sizi helak etmeyi dilemişse, ben sizin iyiliğinizi arzu etmiş olsam bile, bu nasihatim size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve nihayet ancak O'na döndürüleceksiniz". Ayetle ilgili birkaç mesefe vardır: Birinci Mesele Bil ki kâfirler, o şüpheleri ileri sürüp Nûh (aleyhisselâm) da doğru ve uygun cevaplarla o şüphelere karşılık verince, kâfirler, Hazret-i Nuh'a şu iki sözü yöneltmiştir: 1) Onlar, Hazret-i Nuh'u, çok mücadele etmekle niteleyerek, "Ey Nûh, bizimle cidden uğraştın. Bizimle olan bu mücadelende ileri de gittin..." demişlerdir ki bu, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'un onlarla çok meşgul olduğuna delâlet eder. Bu mücâdele ancak tevhîd, nübüvvet ve meâdi isbât hususunda olmuştur ki bu da, delilleri izah etme, şüpheleri ortadan kaldırma hususunda mücadele etmenin, peygamberlerin sanatı; taklîd, cehalet ve bâtılda ısrar etmenin de kâfirlerin sanatı olduğuna delâlet etmektedir. Müşriklerin Çarçabuk Azap İstemeleri 2) Onlar, Hazret-i Nuh'un kendisiyle kendilerini tehdit etmekte olduğu o azabın hemen gelmesini isteyerek "Eğer sen doğru söyleyen kimselerden isen, bizi tehdit edip durduğun azabı haydi getir bize!" demişlerdir. Nûh (aleyhisselâm) da, bunu doğru bir cevapla cevaplayarak "Dilerse onu size ancak Allah getirir. Siz O'nu aciz bırakabilecekler değilsiniz..." demiştir ki bu, "Azabı getirme işi, bana ait değildir. O, Allah'ın yapacağı bir iştir. Binâenaleyh, O onu, isterse, istediği gibi yapar. O, azabı indirmeyi istediğinde, hiç kimse O'nu acze düşüremez. Yani, O'nun azabı indirmesine mâni olamaz..." demektir. "Mu'ciz"başkasının istediğini imkânsız hale getirmek için, kendi nezdindekini yapan kimsedir. Binâenaleyh bu kimse, "Onu acze düşürdü, âciz bıraktı" diye vasfedilir. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun manası, "Sizin, O'nun katındakini yapma imkânınız yoktur. Binâenaleyh, eğer üzerinize azab indirmeyi isterse, Allah'ın dilemiş olduğu azabı indirmesi imkânsız olmaz..." şeklinde olur. Bu ifâdenin mânasının: a) "Sizler, mâni olamazsınız"; b) "Sizler, kendinizi koruyamazsınız"; c) "Sizler, kurtulamazsınız" şeklinde olabileceği de ileri sürülmüştür ki, bütün bu manâlar birbirine yakındır. Bil ki Nûh (aleyhisselâm), onların şüphelerine cevap verince, sözünü kesin bir ifâdeyle bitirerek, ben sizin iyiliğinizi arzu etmiş olsam bile, bu nasihatim size fayda vermez... "demiştir. Yani, "Eğer Allah sizi saptırmayı İstemişse, benim nasihatim kesinlikle size fayda vermez..." demektir. Alimlerimiz, bu ayetle, Allahü Teââlâ'nın bazan, kulundan küfrü irade ettiği ve O, ondan bunu dilediğinde de, o kuldan imanın sâdır olmasının imkânsız olduğu hususunda istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Nûh (aleyhisselâm), "Eğer Allah sizi saptırmayı dilemişse, ben sizin iyiliğinizi arzu etmiş olsam bile, bu nasihatim size fayda vermez..." demiştir ki, bu ketemin takdiri, "Eğer Allah sizi saptırmayı ve dalâlete düşürmeyi istemişse, benim nasihatim fayda vermez..." demektir. Bu da, bizim görüşümüz lehinde olan açık bir ödedir." Mutezilenin Bu Ayeti Tevili Mutezile ise şöyle demiştir: Ayetin zahiri, Allahü teâlâ'nın, kâfirleri saptırmayı istediğinde, peygamberinin nasihatinin fayda vermeyeceğine delâlet etmektedir ki, bu bizce de müsellemdir. Zira biz biliyoruz ki Allah bir kulunu saptırmak istediğinde, kuluna nasihat edenlerin nasihati fayda vermez. Fakat, "Siz niçin, "Allah bu saptırmayı istemiştir" diyorsunuz? Zira münakaşa ancak bu husustadır. Aksine biz diyoruz ki, Nûh (aleyhisselâm) bu sözü ancak, Allah onları saptırmadığına, aksine tercihi onlara r-'alığına delâlet etsin diye zikretmiştir. Bunu şu iki şekilde izah edebiliriz: 1) Nûh (aleyhisselâm), Allah'ın kullarını saptırmak istediği zaman, onun nasihatinin herhangi bir faydası olamayacağını beyan buyurmuştur. Binâenaleyh, onun nasihatında herhangi bir fayda olmasaydı, Allah, Nûh (aleyhisselâm)'a, kâfirlere nasihat etmesini emretmezdi. Halbuki müslümanlar Nûh (aleyhisselâm)'un, kâfirleri dine davet etmekle ve onlara -âs hat etmekle görevli olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Böylece, bu nasihatin faydadan hâlî olmadığını anlamış oluyoruz. Nasihat faydadan hâlî olmayınca, Allahü teâlâ'nın onları saptırmadığına kesinkes hükmetmek gerekir. Öyleyse bu, işte bu açıdan bizim lehimize bir delil olmuş olur. 2) Şayet, Allah'ın onları saptırdığına hükmedilirse, bu, iman etmeme hususunda kafirler için bir mazeret olur ve Hazret-i Nûh da onlarla münazara etmezdi. Zira onlar Nûh (aleyhisselâm)'a "Sen, Allah'ın bizi saptırması halinde, senin nasihatinin ve bizim gayretimizin herhangi bir faydasının bulunamıyacağını kabul ettin. Şu halde sen, Allah'ın bizi saptırmadığını iddia etmekle bizi mazur kılmış oldun. Öyleyse, bu daveti kabul etmemiz gerekmez" derler. Böylece durum, şayet karşı tarafın demiş olduğu gibi olsaydı bu, kâfirlerin lehine, Hazret-i Nuh'un da aleyhine bir hüccet olmuş olurdu. Nûh (aleyhisselâm)'unda kendisini acze düşürecek Allah'ın hüccetini izahtan aciz bırakacak Dir sözü ileri sürmesinin caiz olamayacağı malûmdur. Böylece bu anlattıklarımızla, ayetin Cebriyye'nin görüşüne delâlet etmediği sabit olmuş olur. Daha sonra Mutezile, bu hususta çeşitli teviller yapmıştır: 1) "O kâfirler, mecbur idiler. Ve onlar, kendi küfürlerinin Allah'ın dilemesiyle olduğunu söylüyorlardı. İşte bundan dolayı Hazret-i Nûh (aleyhisselâm), eğer durum onların dediği gibi ise, nasihatinin onlara fayda veremeyeceğini söylemiştir. Bunun misali bir kimsenin çocuğunu, suçundan dolayı cezalandırıp; çocuğu, "Ben bundan başkasını yapamam" dediğinde, babasının, "O halde, benim nasihat ve zorlamam sana fayda vermeyecektir" demesine benzer. Babasının böyle demesinin maksadı, çocuğunu, ileri sürdüğü şey hususunda tasdik etmek değil, aksine onu kabul etmemektir 2) Hasan el-Basrî, yuğviyekum kelimesine, "size azab etmeyi..." manasını vermiştir. Böyle olması halinde ayet-i kerimenin manası, "Size azâb gelip, siz de o zaman iman ettiğinizde, işte o gün benim nasihatim size fayda vermez. Çünkü, azab inerken edilen iman kabul olunmaz. Benim nasihatim size, ancak azabı görmenizden önce iman etmeniz halinde fayda verir" şeklindedir. 3) Cübbaî şöyle demiştir: "Gevâye kelimesi, isteğine ulaşamamaktır. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, 'İşte bunlar da ileride azgınlıklarının cezasına uğrayacaklardır" (Meryem, 59) ifadesidir. Yani, "Ahiret hayırlarını elde edemeyeceklerdir" demektir. Nitekim, şair de "Kim azgınlık yaparsa, azgınlığına mukabil, kendisini kınayandan başka bir şey elde edemeyecektir" demiştir. 4) O kimse, küfründe devam edip onda ısrar edince, Allah lütuflarını ondan kesmiş ve onu kendi başına bırakmıştır. Dolayısıyla bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın o kimseyi saptırmak istemesine benzer bir haldir. İşte bundan dolayı, "Allah, onu saptırdı" denilmesi güzel ve yerinde olmuş olur." Mutezile'nin bu konudaki sözlerinin tamamı budur. Mutezile'nin bu ve benzeri fikirlerine verdiğimiz cevaplar, defalarca geçmişti. Binâenaleyh, bunları defalarca tekrarlamaya mahal bulunmamaktadır. İki Şart Cümleciği İhtiva Eden Cümle Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer Allah sizi helak etmeyi dilemişse, ben sizin iyiliğinizi arzu etmiş olsam bile, bu nasihatim size fayda vermez..." ayeti, kendisinden sonra başka bir şartın geldiği, bir şarta bağlanan bir "ceza" cümlesidir. Bu da, lafız bakımından sonra gelen, şartın hükmünün var olması bakımından önce olmasını gerektirir. Bu böyledir, zira bir kimse hanımına, "Eğer sen eve girersen boşsun!" dediğinde, bundan anlaşılan, talâkın, girme işinin levazımından olmasıdır. Binâenaleyh o kimse, meselâ, "Eğer ekmek (de) yersen..." demek suretiyle, önceki (eve girmek) şartından sonra, bir başka şart daha ilave ettiğinde, o zaman anlaşılan ve kastedilen önceki şarta bağlanmış olan o cezanın, ikinci şartın tahakkukuna da bağlanmış olmasıdır. Halbuki şart, var olma bakımından, meşrût'tan, (şart koşulan şeyden) önce olur. Buna göre, eğer ikinci şart tahakkuk ederse, ceza o birinci şarta bağlanmış olur. Ama, ikinci olarak zikredilen şart bulunmadığı zaman, o ceza, o zaman birinci şarta taalluk etmez. İşte ayetin terkibindeki hakikat de budur. İşte bundan dolayı fukaha, lafızda muahhar olan şartın, manada önce; lafızda önce olanın, manada sonra geleceğini söylemişlerdir. Bil ki Nüh (aleyhisselâm), bütün bunları izah edince, "O, sizin Rabbinizdir. Ve nihayet ancak Ona döndür üteceksiniz" demiştir. Bu, tehdidin doruk noktasıdır. Yani, "O, sizi yaratan, sizi terbiye eden, ölümden önce ve ölüm esnasında, sizin zât ve sıfatlarınızda tasarruf sahibi olan ve ölümünüzden sonra da kendisine varacağınız ilâhınızdır" demektir. İşte bu üslup sakındırmanın en ileri derecesini ifâde eder. |
﴾ 34 ﴿