40"Nihayet emrimiz gelip de fırın kaynadığı zaman, dedik ki: "Her birinden ikişer çift ile, aleyhinde söz geçmiş (helakleri takdir edilmiş) olanlar müstesna, aileni ve iman edenleri, içine yükle." Zaten onun yanındaki az sayıda insandan başkası da iman etmemişti". Ayette ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Ayetin başındaki hatta, kendisi ile yeni bir cümleye başlanan, hatta-yı ıbtidâiyyedir. Burada o, şart ve ceza cümlesinin başına gelmiş ve geçen ayetteki, "ve (Nûh) gemiyi yapıyordu" cümlesinin gayesi (son vadesi) olmuştur. Yani, "Nûh o gemiyi, vaadedilen o tufan vakti gelinceye kadar yaptı" demektir." Ayetteki, "Emrimiz gelip" ifâdesindeki "emir" kelimesi şu iki manaya muhtemeldir: a) Allahü teâlâ, herşeyin kendi emri ile olduğunu beyân buyurmuştur. Nitekim O, "Bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman sözümüz ancak ona "öl" demektir. O da derhal oluverir" (Nahl, 40) buyurmuştur işte bu ayetteki emir" ile de bu mana kastedilmiştir. b) Bununla vaadedilen o azab irade edilmiştir. Ayette geçen "tennûr" ile ilgili iki görüş vardır: a) Bu, içinde ekmek pişirilen "tandır" manasındadır. b) Bu, tandırdan başka birşeydir. Birincisi, İbn Abbas, Hasan el-Basrî ve Mücâhid gibi müfessirlerin büyük bir kısmının görüşüdür. Bunlar da kendi aralarında ihtilaf etmişler ve bazıları bunun, Hazret-i Nuh'a ait bir tandır olduğunu söylerken; Hazret-i Adem'e ait bir tandır olduğu da söylenmiştir. Nitekim Hasan el-Basrî, "bunun taştan olup, Hazret-i Havva'ya ait iken daha sonra Hazret-i Nûh'a geçtiğini" söylemiştir. Alimler bu tandırın -erede olduğu hususunda da ihtilaf etmişlerdir Şa'bi, onun Küfe taraflarında olduğunu söylemiştir. Hazret-i Ali (k.v)'den, "onun, Küfe Mescidi'nde olduğu" rivayet edilmiştir. "Onun içinde, yetmiş peygamber ekmek pişirmiştir" demiştir. Bu tandırın, Şam'da "Aynü Verdân" denilen yerde olduğu da söylenmiştir. Bu görüş Mukatilc aittir. Bu "tennûr"un, Hindistan'da olduğu da söylenmiştir. Yine Hazret-i Nuh'un hanımının o tandırda ekmek pişirdiği, Hazret-i Nuh'a tandırdan su çıkmaya oaşladığını haber verdiği, böylece Hazret-i Nuh'un eşyaları gemiye yüklemeye başladığı da söylenmiştir. İkinci görüşe göre, ayetteki "tennûr" ile, ekmek pişirilen tandır kastedilmemiştir. Bu görüşe göre, tennûr hakkında çeşitli izahlar yapılmıştır: 1) Bu, "yeryüzünden su fışkırmaya başladı" manasındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz de göğün kapılarını açıp, şarıl şarıl su akıttık. Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık. (Her iki) su, ezelde takdir edilmiş bir emr üzerinde birleşiverdi" (Kamer, 11-12) buyurmuştur. Araplar, yeryüzüne "tennûr" demişlerdir. 2) Tennûr, yeryüzünün en kıymetli ve en yüksek bir yeridir. Tufan suyu, Hazret-i Nûh için bir mucize olsun diye, o yüksek yerden çıkarılmıştır. Hem sonra manası, "su, yeryüzünün yüksek tepelerinden ve yerlerinden kaynayıp fışkırınca, bu yerler, yüksekliğinden ötürü tandırlara benzetildi" şeklindedir. 3) Bu kelime, "sabah doğdu" manasınadır. Bu görüş, Hazret-i Ali'den nakledilmiştir. 4) Kelimenin, "iş şiddetlendi (hızlandı)" manasına olması da muhtemeldir. Nitekim Arapçada, "Tandır kızdı" yani (iş kızıştı)" denilir. Buna göre ayetin manası, "Ey Nûh, işin kızıştığını ve suyun çoğaldığını gördüğünde, kendini ve beraberindekileri gemiye alıp kurtar" şeklinde olur. Eğer, "Bu görüşlerin hangisi doğrudur?" denilirse, biz deriz ki: Aslolan (doğrusu) sözü, hakiki manasına hamletmektir. "Tennûr" lafzının ise, hakiki manası "ekmek pişirilen yer" demektir. Dolayısıyla bu lafzı, bu manaya almak gerekir. Suyun ilk önce belli bir yerden fışkırmaya başladığını ve o yerin de (Hazret-i Nuh'un) tandırı olduğunu söylemek de akten imkânsız değildir. Eğer denirse ki: "Tennûr" kelimesi elif-lam'lıdır, bu da, o tandırın muhatablarca belli ve malum bir tandır olduğunu gösterir. Halbuki yeryüzünde böyle belli bir tandır yoktur. Dolayısıyla bunun, "işin kızıştığını, suyun fışkırdığını gördüğün zaman, hem kendini, hem beraberindekileri kurtar" manasına hamledilmesi gerekir." Biz cevaben deriz ki: Şöyle denilebilir: "Bu tandır, Hazret-i Adem'in veya Hazret-i Havva'nın, yahut da Allah'ın Nûh (aleyhisselâm) için belirleyip gösterdiği bir tandır olup, Cenâb-ı Allah'ın ona, "Sen, o tandırdan su fışkırdığını gördüğünde bil ki iş tamamdır" demiş olması muhtemeldir. Böyle olması halinde, ayetin lafzını zahirî manadan mecazi manaya çevirmeye gerek yoktur. Dördüncü Mesele Fare fiili, ateş çok kızgın olduğunda tencerenin kaynamasına benzetilerek, "çok şiddetli ve kuvvetli bir şekilde fışkırdı" manasınadır. Tandırın bizzat kendisinin fışkırmayacağı bellidir. Şu halde bundan maksad, tandırdan suyun fışkırmasıdır. Tandırın fışkırmasının, o kavmin helak olacağının bir alameti olacağının onlara bildirilmiş olması imkânsız değildir. Çünkü bu büyük bir hadisedir. Allahü teâlâ mü'minlere, kurtuluşu vaadetmiştir. Bu sebeple Allah'ın, mü'minlere, o belirli vakti bilip tanıyacakları bir alamet vermesi gerekir. Binâenaleyh bunun, o önemli hadisenin artık geldiğine dâir bir alamet kılınmış olması uzak bir ihtimal görülemez. Kur'an'da Muarreb Kelimeler Hakkında Leys şöyle demiştir.-"Tennûr, her dilde kullanılan genel bir kelimedir. Bu manada "tennâr" da kullanılır." Ezherî şöyle der: "Leys'in bu görüşü, bu kelimenin a'cemi (Arapça olmayan) bir kelime olup, Arapların bunu arapçalaştırdıklarına delâlet eder. Bunun delili, kelimenin aslının "tennâr" olup, daha önce Arapça'da "tennûr" diye bir kelimenin bilinmeyişidir. Bunun bir benzeri de, Arapça'ya Farsça'dan geçen, "dîbâc, dînar, sündüs ve istebrak" kelimeleridir. Çünkü Araplar, bu kelimeleri kullanınca, bunlar da Arapça olmuşlardır. Geminin İhtiva Ettiği Şeyler Bil ki tandır kaynamaya, su fışkırmaya başlayınca, Allahü teâlâ Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'a gemiye üç çeşit şeyi yüklemesini emretmiştir: Zevc Kelimesinin Manası "Her birinden ikişer eş, içine yükle." Ahfeş şöyle der: "Sen, "şu ikisi, eş (zevc) dirler" dersin. Cenâb-ı Hak da, "Her şeyden iki zevç eş yarattık" (Zariyat. 49) buyurmuştur. Şu halde gök bir zevç, yer bir zevç, kış bir zevç, yaz bir zevç, gündüz bir zevç, gece bir zevc'dir. Yine sen kadına, "zevce" dersin ve "Bu (adam) o kadının zevci" dersin. Cenâb-ı Hak da, "Allah Adem'den deyine onun zevcesini yarattı" (Nisa, 1) ve "Erkek ve dişi iki çifti (zevci) O yarattı" (Necm. 45) buyurmuştur. Böylece tek bir şey için de bazan "zevç" (eş) ifâdesi kullanıldığı sabit olmuş olur. Hak teâlâ'nın, "(Allah) sekiz zevç yarattı, koyundan iki keçiden iki, deveden iki, sığırdan iki... "(En'âm, 143) ayeti de bunu göstermektedir. Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki, "zevceyn" (iki zevç), biri erkek biri dişi id şey demektir. Buna göre ayetin takdiri, "Böyle olan herşeyden gemiye, biri erkek tari dişi çiftleri yükte" şeklinde olur. İşte bundan ötürü Hafs kıraatinde, ayetteki etme tenvin ile şeklinde okunur, "Herşeyden biri dişi biri erkek olmak re, birer çift yükle" manası kasdedilir. "Zevceyn", zaten iki olur. O halde, "ayette, (iki zevce, iki çift) denilmesinin hikmeti nedir?" denilemez. Çünkü biz diyoruz ki, bu tıpkı, iki, çift ilah edinmeyin" (Nahl, 51) ve "Tek bir nefha, ."(Hakka, 13) ayetlerinde olduğu gibidir. (Yani tekid ifade edip, ayrı bir çift manasına gelmez.) Fakat meşhur kıraata göre, bu soru söz konusu olmaz. Alimler, ayetteki "ikişer çift" tabirinin içine, hayvanların dışında kalanların da girip girmediği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Biz diyoruz ki: Hayvanlar buna dahildirler. Çünkü her türlü caniı bu ifâdenin kapsamına girer. Fakat ayetin lafzı, bitkilere delâlet etmez. Ama bu, halin muktezasına göre, uzak bir ihtimal de değildir. Zira insanlar, etkilerin bütün kısımlarına muhtaçtırlar. Rivayetlerde varid olduğuna göre İbn Mes'ûd (radıyallahü anh)'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Nuh (aleyhisselâm)'un, aslanı gemiye yüklemeye gücü yetmeyince, aslan humma hastalığına yakalandı. Çünkü, Nûh (aleyhisselâm) "Ya Rabbi, eğer ben onu gemiye bîndirirsem, aslanı nasıl doyururum?" deyince, Cenâb-ı Hak da, "Ben onu, yemekten alıkoyacağım" buyurmuş ve bunun üzerine, aslana humma hastalığını musallat kılmıştı." Bizce en münasip olan tutum, böylesi sözleri bir kenara bırakmaktır; zira mesela fil, yemeğe daha çok muhtaç olduğu halde, hummaya tutulmamıştır!. Hazret-i Nuh (aleyhisselâm)'un Ailesi Cenâb-ı Hakk'ın, Nûh (aleyhisselâm)'a, gemiye bindirmesini emretmiş olduğu şeylerin ikincisi, O'nun "aleyhinde söz geçmiş (helakleri takdir edilmiş) olanlar müstesna, aileni..." ayetinin ifâde ettiği husustur. Alimler, "bunlar yedi kişidir; Nûh (aleyhisselâm), üç oğlu Hâm, Sâm ve Yafes; bir de, her birinin karısı" demişlerdir. Yine bunların sekiz kişi olduğu; bunlara ilâveten Nûh (aleyhisselâm)'un hanımının da bulunduğu söylenmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "aleyhinde söz geçmiş (helakleri takdir edilmiş) olanlar müstesna" buyruğundan maksad da Nûh (aleyhisselâm)'un oğlu ve hanımı olup, bunlar kâfir idiler; bundan dolayı da Cenâb-ı Hak onların helaklerine hükmetmiştir. İmdi eğer, "İnsan, diğer bütün canlılardan daha şereflidir. O halde, önce diğer canlıların zikredilmesinin sebebi nedir?" denilirse, biz deriz ki: İnsan akıllı bir varlıktır. Aklından dolayı da o, helakine yol açacak sebepleri kendisinden uzaklaştırmaya mecburdur. Dolayısıyla bu hususta onu daha fazla teşvike gerek yoktur. Ama, diğer canlıları kurtarma hususunda sa'y-ü gayret göstermeye teşvik etmekse böyle değildir. İşte bundan dolayı önce hayvanlar zikredilmiştir. Bil ki bizim alimlerimiz, Cenâb-ı Hakk'ın, "aleyhinde söz geçmiş (helakleri takdir edilmiş) olanlar müstesna" buyruğu ile kaçınılmaz (lâzım) olan kaza ve vâcib olan kaderin isbatı hususunda istidlalde bulunmuşlar ve şöyle demişlerdir: "Çünkü, "aleyhinde söz geçmiş (helakleri takdir edilmiş)" kaydı, hakkında kavl-i ilâhi sebkat etmiş olan hiç kimsenin durumunun asla değişmeyeceğini ihsas ettirmektedir. Bu, tıpkı Hazret-i Peygamber'in şu sözüne benzer: "Said, annesinin karnında sâid olandır; bedbaht da, annesinin karnında bedbaht ve şakı olandır. " Müslim, Kader, 3 (4/237); Ibn Mâce, Mukaddime, 7 (1/18) benzeri hadis. Müminler Bunlardan üçüncüsü, (......) buyruğunun ifâde ettiği husustur. Alimler, bunların seksen kişi olduğunu söylemişlerdir. Mukatil ise şöyle demiştir "Musul taraflarında bir köy bulunmaktadır; ismi ise, es-Semânîn (seksenler) köyüdür. Bu köye es-Semânîn ismi verilmiştir; zira, (bu seksen kişi) gemiden çıktıkları zaman, bu köyü kurmuşlardır. Bundan dolayı da bu köy, bu adla isimlendirilmiştir." Alimler yine, bu hususlara dair, bundan daha çok veya daha az şeyleri de zikretmişlerdir ki, bütün bu hususları bilmek mümkün değildir. Ancak, Allah onların "az" olduğunu bildirmiştir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın, '"Zaten onun yanındaki az sayıda insandan başkası da iman etmemişti" buyruğudur. İmdi, eğer denirse ki "Beraberinde iman edenler gemiye bindikleri zaman bir cemâat olmuşlardır. O halde Cenâb-ı Hak "Şüphesiz bunlar azar azar birer cemâattir"(şuarâ, 54) ayetinde olduğu gibi, niçin buyurmamıştır?" Cevaben deriz ki: Her iki ifadeyi kullanmak da caizdir. Burada kelamın takdiri, "Onun yanında, az bir topluluktan başkası iman etmedi" şeklindedir. İblis'in de gemiye girmiş olduğunu söyleyen rivayete gelince; bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü İblis, cinlerden idi; o ise, ateşten ya da hava misali bir şeyden yaratilmişti. O halde daha nasıl o da boğulabilir? Ayrıca Cenâb-ı Hakk'ın kitabt buna Uet etmediği gibi, bu hususta sahih bir haber de varid olmamıştır. En uygun olanı bu konulara dalmamaktır. |
﴾ 40 ﴿