43"O gemi bunları dağlar gibi dalgalar içinden akıtıp götürüyordu. Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna bağırdı: "Evladım! Gel bizim yanımıza sen de bin, kâfirler ile beraberolma." O, dedi ki: "Bir dağa sığınırım, o beni sudan korur." Nuh da şöyle dedi. "Bugün Allah'ın emrinden, esirgeyici olan kendisinden başka, hiçbir koruyucu yoktur." Derken ikisinin arasına dalga girdi, o da boğulanlardan oldu". Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Burası mahzuf bir söz ile alâkalı olup, kelamın takdiri şöyledir: "Nuh (aleyhisselâm), "Gemiye bininiz" deyince, onlar o gemiye, -o gemi bunları dağlar gibi dalgalar içinden akıtıp götürüyorken-, "Allah'ın adıyla" diyerek bindiler." İkinci Mesele Büyük dalgalar ancak, çok şiddetli fırtınalar ve kasırgalar olduğu zaman meydana gelir ki, bu da o zaman çok şiddetli kasırga ve fırtınaların meydana geldiğine delâlet eder ki bundan maksat da, o zamanki korkunun ve dehşetin şiddetini beyan etmektir. Üçüncü Mesele "Dalgalar içinde akıp gitmenin" manası, o geminin dalgaların içinde olması anlamına gelir ki, bu da boğulmayı gerektiren bir haldir. Şu halde bundan maksad şudur: O dalgalar, o gemiyi her taraftan kuşatınca, o gemi, âdeta o dalgaların içinde, hareket eden bir şeye benzetilmiştir. Sonra Hak teâlâ, Nûh (aleyhisselâm)'un oğluna seslendiğini nakletmiştir. Bu hususta birkaç mesele bulunmaktadır: Hazret-i Nuh'un Gerçek Oğluna Hitab Ettiği Görüşü Alimler, Hazret-i Nuh'un seslendiği kimsenin, onun oğlu olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu hususta da taç birkaç görüş vardır: Birinci görüş: O kimse, gerçekte Hazret-i Nuh'un oğludur. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, bunu açıkça zikredip, "Nûh oğluna bağırdı" buyurmuş olmasıdır. Yine Hazret-i Nûh da bu hususta, açık bir ifâde zikrederek "Evlâdım!" demiştir. Bu lafzı, Hazret-i Nuh'un yetiştirdiği bir evlatlık anlamına alıp, bu sebepten de ona "oğul!" denilebileceğini ileri sürmek, sözü, hiç zaruret yok iken hakiki manasından mecazi manasına götürmek olur ki bu caiz değildir. Bu zahiri manaya muhalefet edenler ise, şunun için muhalefet etmişlerdir: Bunlar, masum olan bir peygamberin çocuğunun kâfir olmasını imkânsız görmektedirler. Bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in babasının kâfir olduğu kesindir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'ın babası da, Kur'ân'ın açıkça ifâde ettiği gibi, kâfir idi. İşte burada da böyledir. Daha sonra bu görüşte olanlar, Nûh (aleyhisselâm), "Ey Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma" (Nuh. 26) demiş olduğu halde, daha nasıl kafir olan oğluna seslendiği hususunda ihtilaf etmişlerdir: Buna birkaç yönden cevap vermişlerdir: 1) O babasına münafıklık ediyordu. Bunun için de, Nûh (aleyhisselâm) onun mü'min olduğunu zanetti ve bundan ötürü ona böyle seslendi. Eğer böyle olmasaydı, onun kurtulmasını istemezdi. 2) Hazret-i Nûh (aleyhisselâm), onun kâfir olduğunu biliyordu. Fakat oğlu boğulma ile yüz yüze gelip o büyük ve korkunç hâdiseleri (tufanı) müşahede edince, imanı kabul edecek zanetti. Buna göre, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'un "Evlâdım! Gel bizim yanımıza sen de bin" sözü sanki oğlundan imân etmesini istemiş olduğuna delalet eder gibidir. Bu, O'nun kafirlerle beraber olma" cümlesi ile de kuvvet kazanır. Yani bu, "kâfirlikte onlara tabi olan bir kimse olma, bizimle beraber bin" demektir. 3) Baba şefkati belki de onu böyle bir nidada bulunmaya sevketmiştir. Binâenaleyh fince geçmiş olan, "Aleyhinde söz geçmiş (helakleri takdir edilmiş) olanlar cümlesi, mücmel (manası kapalı) bir ifâde gibidir ve bundan dolayı belkide Nûh (aleyhisselâm), oğlunun bu hükmün kapsamına girmemesini mümkün görmüş olabilir. Hazret-i Nuh'un, Üvey Oğluna Hitab Ettiği Görüşü İkinci görüş: Bu, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'un karısının oğlu idi (yani üvey oğlu idi). Bu görüş, b. Ali el-Bakır ile Hasan el-Basrî'nin görüşüdür. Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Ali (radıyallahü anh) burayı, (......) şeklinde okumuştur ki, buradaki "hâ" zamiri, Nuh'un karısına aittir. Yine Muhammed b. Ali ve Urve b. Zübeyr de bunu, ibnehâ adının oğluna" manasını kasdederek, (ibnehe) şeklinde okumuşlar ve el Basrî'ye, bu hususu sorduğumda, 'Vallahi o, Nuh'un oğlu değildi" dedi. Ben de bunun üzerine, Hak teâlâ onun hakkında, Nûh (aleyhisselâm)'un "Ya Rabbi, benim oğlum da benim ailemdendir" (Hûd, 45) dediğini naklediyor. Sen ise, onun Hazret-i Nuh'un oğlu olmadığını söylüyorsun" dedim. Hasan el-Basrî de şöyle cevap verdi: Hazret-i Nûh, "O, bendendir" demedi, "O, benim âilemdendir" dedi. İşte bu, benim görüşüme delildir." Üçüncü görüş: "Bu kimse, gayr-ı meşru bir şekilde Hazret-i Nuh'un yatağında doğmuştur." Bu görüşü söyleyenler, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah kâfirlere misal olarak, Nûh'un karısı ile Lût'un karısını gösterdi. Onlar (...) hainlik ettiler" (Tahrim, 10) ayetini delil getirmişlerdir. Bu, son derece çirkin bir görüş olup, peygamberlerin yüce makamlarının böylesi rezilliklerden korunması gerekir, hele bir de görüş Kur'ân'ın ifâdesinin hilafına olunca. Fakat, "hainlik ettiler" (İbrahim, 10) tabirine gelince, bu hainliğin, bu görüşte olanların söylediği manada olduğu hususuna bir delil yoktur. İbn Abbas (radıyallahü anh)'a "Bu hainlik nedir?" diye sorulduğunda şöyle dedi: "Nuh'un karısı, "Benim kocam mecnûn" diyordu. Lût'un karısı da, melek misafirleri Lût'un evine geldiği zaman, halka bu misafirlerin geldiğini haber veriyordu. Üçüncü görüşün yanlış olduğuna delâlet eden bir başka kat'î delil de, "Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler, kötü kadınlara: temiz kadınlar ise temiz erkeklere; temiz erkekler de temiz kadınlara (yakışır)" (Nur. 26) ayeti ile, "Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz"'(Nur, 3) ayetidir. Kısaca biz, doğru olanın, birinci görüştekilerin sözü olduğuna dâir deliller getirmiş olduk. Cenâb-ı Hakk'ın aynı bir yere çekilmiş idi" ifâdesine gelince, bil ki, Arapça'da, ma'zil kelimesi, "başka yerlerden ayrılmış, irtibatı kesilmiş yer" manasındadır. Bu kelimenin aslı azl masdarı olup, bunun manası "Uzaklaşmak ve uzaklaştırmaktır. Mesela sen, " dersin. Yani, "Ben falanca yerden uzak olan bir yerde idim." Bil ki ayetteki bu tabir, Hazret-i Nuh'un oğlunun hangi yerden uzak bir yerde olduğuna delâlet etmemektedir. İşte bundan ötürü âlimler birkaç izah yapmışlardır: a) O, gemiden uzak bir yerde idi. Çünkü o, dağın kendisini, boğulmaktan koruyacağını zannediyordu. b) O, babasından, kardeşlerinden ve kavminden uzak bir yerde idi. c) O, kâfirlerden uzak bir yerde idi. Buna göre sanki o, kâfirlerden ayrı bulunuyordu. Bundan dolayı Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) da, zannetmişti ki oğlu, kâfirlerden ayrılmayı istediği için, böyle uzaklaşmıştı. (......) Kelimesindeki Kıraat Farkı Ayetteki, "Evladım, gel bizim yanımıza sen de bin, kâfirlerle beraber olma" sözüne gelince, biz deriz ki, Asım'ın râvisi Hafs, (......) kelimesini, sondaki yâ harfinin fethası ile; diğer kıraat imamları da kesre ile okumuşlardır. Ebu Ali ise şöyle der: Kesre ile olan mana daha zahirdir. Çünkü "İbn" kelimesinin lam'ül fi'li (yani asıl son harfi), ya yâ harfidir, ya vâv harfidir. Bu kelimenin ismi tasğiri yapıldığı zaman, sonuna bir ism-i tasgir yâ'sı eklenir. Bundan ötürü de, daha önce hazfedilmiş olan lâmü'l-fiilin (son harfin) tekrar gelmesi gerekir. Aksi halde, ism-i tasğir yâ'sının i'rab harekeleri ile harekelenmesi gerekir. Halbuki ism-i tasgir ya'sı i'rab harekeleriyle harekelenemez. Çünkü o eğer i'rab harekeleriyle harekelense, onun da i'rab harfleri oldukları zaman, diğer med ve lin harflerinin başka harfe dönüşmesi gibi dönüşmesi gerekir, (......) ve (......) kelimelerinde olduğu gibi. Başka şekle (harfe) dönüşmesi halinde ise, bu yâ harfinin, ism-i tasgire delalet etme manası yok olur. Hem sonra sen, ism-i tasgiri kendine nisbet ettin (yani buna nefs-i mütekellim yâ'sı ekledin). Böylece üç tane yâ harfi bir araya gelmiş oldu. Birincisi, ism-i tasgir yâ'sı; ikincisi, kelimenin aslındaki son harfi olan yâ; üçüncüsü de, muzafun ileyh olan nefs-i mütekellim yâ'sı. "Bu benim evladımdır" dersin. Ona seslendiğin zaman ise, bunu iki şekilde diyebilirsin: a) Yâ'nın hazfedilmemesi ile, b) Yâ'nın hazfedilmesi ile. Tercihe şayan olan ise, muzafun ileyh nefs-i mütekellim ya'sının hazfedilip, bu yâ 'ya delâlet etmesi için geriye kalan son harfin kesresinin bırakılmasıdır. Tıpkı, mesela, "Ey oğlum" kelimesinde olduğu gibi (......) kelimesini, yâ'nın fethası ile okuyan da, onu kesre ile okuyan gibi, izafet manasını kastetmiştir. Fakat kesre yerine fetha, yâ yerine de, hafif olsun diye, elif getirmiştir. Böylece ifâde şeklinde olmuştur. Nitekim şairin şu ifadesinde de böyledir Ey kız, o şeyden dolayı beni kınama; ve uyu artık." Sonra ise, bu kimse, okunması kolay olsun diye, elifi de hazfetmiştir. Bil ki Allah Tealâ, Nuh'un, oğlunu gemiye binmeye davet ettiğini nakledince, oğlunun da, "Bir dağa sığınırım, o beni sudan korur" dediğini bildirmiştir. Bu da, o oğulun, küfürde ısrarlı ve babasını, haber verdiği "hususlarda tamamen yalanlayıcı olduğuna delalet etmektedir. İşte o zaman Nûh (aleyhisselâm) "Bugün Allah'ın emrinden, esirgeyici olan kendisinden başka, hiçbir koruyucu yoktur" der. Bu hususta şöyle bir soru var: Allahü teâlâ'nın, merhamet edip, esirgediği kimse korunmuştur. O halde, korunmuş olanın, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bugün, Allah'ın emrinden hiçbir koruyucu yok" buyruğunun delâlet ettiği, koruyucu olmaması halinden istisna edilmiş olması nasıl uygun olur? Alimler bu soruya cevap olarak pek çok izah zikretmişlerdir: Birinci izah: Allahü teâlâ, bu ayetten önce, "Nûh (dedi) ki: "Binin içine. Onun akması da, durması da Allah'ın adıyladır. Seksiz şüphesiz Rabbim çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir" (Hud, 41) buyurarak, kendisinin rahim olduğunu ve gemiye binen bu kimselerin, rahmeti sayesinde boğulmaktan kurtulduğunu beyân etmiştir. Bunu iyice anladığın zaman deriz ki: Hazret-i Nuh'un oğlu: "Bir dağa sığınırım, o beni sudan korur" deyince, Hazret-i Nûh da: "Yanılıyorsun. Bugün Allah'ın emrinden, rahim olan zattan başka, hiçbir koruyucu yoktur" demiştir. Bunun manası şudur: "Rahmeti sayesinde boğulmaktan kurtulduğunu söylediğim kimse hariç." Böylece ayetin takdirî manası, "Bugün, rahim olan Allah'dan başka azab-ı ilâhiden insanları koruyabilecek hiçbir kimse yoktur" şeklinde olur ki bu da, "Allah'dan ancak yine Allah'a sığınılır" demektir. Bu izah, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in duasındaki "Allah'ım, senden, yine sana sığınırım" sözü gibidir. Bu, son derece güzel bir te'vildir. İkinci izah: Bu, "Hallu't-uked" adlı eserin müellifinin görüşüdür. Ona göre bu istisna, lafız kendisine delalet etmiş olduğu için, sanki söylenilmiş gibi olan mahzûf bir ifâdeden yapılmıştır. Buna göre ifâdenin takdiri, şeklindedir. Bu ifâde senin, Bugün, ancak Zeyd'i döveriz" sözün gibidir. Zira bu kelamın takdiri de, "Bugün Zeyd'den başka hiç kimseyi dövmeyiz" şeklindedir. Çünkü, lafız buna delâlet ettiği için, bu açıkça zikredilmemiştir. İşte bu ayet için de böyledir. Üçüncü izah: (......) kelimesinin anlamı, "Koruması olan yok" şeklindedir. Bu tıpkı, râmih ve labin kelimeleri gibidir ki, bunlar da (mızraklı) ve (sütlü, sütü bol) anlamındadırlar. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak, "atılıp dökülen bir sudan" (Tarık, 6) ve "hoşnut bir hayat içindedir" (Hakka, 21) buyurmuştur. Bunların manası da zikrettiğimiz gibidir. İşte burada da böyledir. İşte yapılmış olan bu açıklamalara göre, âsim kelimesi, zu'l-ısme anlamındadır ve o zaman buna, ma'sum manası da dahil olur. O vakit, ifadesinin, ifadesinden istisna edilmesi, yerinde ve doğru olur. Dördüncü İzah: ifadesinde (rahime fiilinin faili, o kişinin kendisidir) mana: "Bugün ancak kendi nefsine merhamet eden kimse Allah'ın himayesindedir" şeklindedir. Nitekim Hazret-i Nuh ile etrafındaki cemaatin ilahi merhamete nail olmaları, kendi nefislerine merhamet etmeleri sebebiyle olmuştu. Nasıl ki sözünde "hayat verme" özelliği Hazret-i İsa'ya izafe edilmiştir. Halbuki aslında, bu hayat verme İşi, onun duası sebebiyle Allah tarafından yapılmıştır. Beşinci İzah: Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi, istisnâ-i munkatı'dır. Buna göre mana, "Fakat Allah'ın merhamet ettiği kimse korunmuştur" şeklindedir. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın "Onların buna ait hiçbir bilgileri yoktur; fakat bir zanna uymak(dadırlar)"(Nisa, 157) ayetidir. Cenâb-ı Hak daha sonra durumu "Derken, ikisinin arasına dalga girdi" diye beyan etmiştir. Yani aralarına dalganın girmesi ile, Hazret-i Nûh ona hitab edemez olmuş ve böylece de o, "boğulanlardan olmuştur. Tufan Hâdisesi |
﴾ 43 ﴿