47"Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: "Ya Rabbi, benim oğlum da şüphesiz benim ailemdendir. Senin, vaadin elbette haktır. Ve sen, hakimlerin hakimisin."Allah da şöyle buyurdu: "Ey Nûh, o katiyyen senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir İştir. O halde, bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Seni, cahillerden olmaktan kesinlikle men ederim." Nuh da şöyle dedi: "Ya Rabbi, , ben bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve affetmezsen, hüsrana düşmüşlerden olurum". Ayetle ilgili iki mesele bulunmaktadır: Birinci Mesele Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın, ayetteki "Ya Rabbi, oğlum da şüphesiz benim ailemdendir" cümlesinde bahsedilen kimsenin, Hazret-i Nuh'un oğlu olup olmadığı hususundaki ihtilafı daha önce zikretmiştik. Dolayısıyla bunu burada tekrar ele almayacağız. Sonra Allahü teâlâ, kendisinin "Ey Nuh, o katiyyen senin ailenden değildir" dediğini zikretmiştir. Bil ki, bahsedilen bu kimsenin, Nuh (aleyhisselâm)'un oğlu olduğu delillerle sabit olunca, "o katiyyen senin ailenden değildir" cümlesini şu iki manadan birine hamletmek gerekir: 1) Bu, "O, senin dinine mensup olanlardan değildir" anlamındadır. 2) Bundan maksad, "O, sana, seninle beraber kendilerini kurtaracağımı vaadetmiş olduğum ailene dahil değildir" manasıdır. Her iki mana da, birbirine yakındır. İkinci Mesele Bu ayet, neseb yakınlığına değil, din yakınlığına bakılması gerektiğine delâlet eder. Çünkü bu hadisede, Hazret-i Nûh ile oğlu arasındaki neseb yakınlığı, en kuvvetli biçimde tahakkuk etmişti. Fakat, aralarında din yakınlığı olmadığı için, Allahü teâlâ da "o katiyken senin ailenden değildir" şeklindeki çok beliğ bir ifadeyle, aralarında hiçbir yakınlık bulunmadığını söylemiştir. Ayette Kıraat Farkı Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Çünkü o, salih olmayan bir iştir" buyurmuştur. Kisaî, kelimeyi fiil-i mazî sîğasıyla (yaptı), (......) kelimesini de nasb ile okumuştur. Bunun manası, "şüphesiz senin oğlun, uygun olmayan bir iş yaptı; yani şrk koştu ve yalanladı" şeklindedir. Buradaki gayre kelimesi mansub kılınmıştır; çünkü o, mahzûf bir masdarın sıfatıdır. Diğer kıraat imamları ise, kelimeyi merfû olarak tenvin ile okumuşlardır. Bunun da iki izahı bulunmaktadır: 1) İnnehû kelimesindeki hû zamiri, Nûh (aleyhisselâm)'un isteğine râcidir. Yani, "Bu istek, uygun olmayan bir istektir" manasınadır. Yani, "benim oğlum da şüphesiz benim acemdendir. Senin vaadin elbette haktır" sözün uygun değildir. Çünkü, Cenâb-ı Hak onlar hakkında daha önce, onlardan hiçbirini kurtarmayacağına hükmedip bunu takdir ettikten sonra, kâfirin kurtulmasını talep etmek, uygun olmayan bir taleptir" demektir. 2) Bu zamir, ibn (oğul) kelimesine ait olabilir. Binâenaleyh, o zaman da onun, salih olmayan bir iş olarak vasfedilmesi birkaç yönden izah edilebilir: a) Bir adamın, ibadeti ve iyiliği çok olursa, "O, serapa amel, cömertlik ve eremdir" denilir. Burada da böyledir. Nûh (aleyhisselâm)'un oğlunun batıl işlere yönelmesi çok olunca, sanki onun kendisinin batıl bir iş olduğu söylenmiştir. b) Bundan maksad, "O, batıl bir amel sahibidir" şeklindedir. Ancak, söz kendisine delâlet ettiği için, muzaf olan zû kelimesi hazfedilmiştir. c) Bazı alimler şöyle demişlerdir: "Bunun manası, "o salih olmayan bir iştir", yani, "o, bir veled-i zinadır" şeklindedir. Bu, kesinlikle yanlış bir görüştür. Daha sonra Cenâb-ı Hak, Nuh (aleyhisselâm)' "O halde, hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Seni, cahillerden olmaktan kesinlikle men ederim" demiştir. Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır: Enbiya'nın İsmetine İtiraz Edenler ve Cevabı İsmetu'l-enbiyayı tenkit edenler, bu ayetle birkaç yönden istidlal etmektedirler: Birinci vecih: Amel kelimesini merfû ve tenvîn ile okumak, mütevatir bir kıraattir; binâenaleyh, bu ayet muhkem olmuş olur. Bu da, innehu kelimesindeki hû zamirinin, ya Nuh'un oğluna, yahut o istekte bulunan kimseye râci olmasını iktizâ eder. Binâenaleyh bu zamirin, Nuh'un oğluna râci olmasını söylemek, ancak, ayette bir takdir yapmak ile mümkün olur ki, takdir yapmak ise, zahirin hilâfınadır. Buna ancak, mecbur kalındığında başvurulur. Halbuki burada ise bir zaruret bulunmamaktadır. Çünkü biz, zamirin, daha önceki isteğe râci olduğunu söylediğimizde, böyle bir takdirde bulunmaya gerek kalmaz. Bu sebeple zamirin, o isteğe râci olduğu sabit olmuş olur. Böylece de kelamın takdiri, "Şüphesiz bu istek, uygun olmayan bir iştir. Yani senin, "kurtulmasını arzuladığın için, "oğlum, benim ailemdendir" demen, uygun olmayan bir iştir" şeklindedir ki, bu da, bu isteğin bir günah ve bir masiyet olduğuna delâlet eder. İkinci vecih: Cenâb-ı Hakk'ın, "Benden isteme' buyruğu, onu böyle bir talepte bulunmaktan nehyetmektir. Daha önce bahsedilen ise, Nûh (aleyhisselâm)'un, "Oğlum, benim ailemdendir" sözüdür. Böylece bu, Allahü teâlâ'nın, Nûh (aleyhisselâm)'u böyle bir istekte bulunmaktan nehyettiğine delâlet etmiş olur. Bu sebeple bu da, bir günah ve bir masiyet olmuş olur. Üçüncü vecih: Cenâb-ı Hakk'ın, "bilgin olmayan bir şeyi benden isteme" buyruğu, bu isteğin ilme dayanmadan sâdır olduğuna delâlet eder. Halbuki, bir şey hakkında bilmeden hüküm vermek, (Bakara, 169) ayetinden dolayı, bir günahtır. Dördüncü vecih: Cenâb-ı Hakk'ın, "Seni cahillerden olmaktan kesinlikle men ederim" buyruğu, bu isteğin, mahzâ cehalet olduğuna delâlet eder. Beşinci vecih: Nûh (aleyhisselâm), bu makamda (yani bu istekte bulunmakla) günah ve masiyete yönelmiş olduğunu itiraf etti. Çünkü o, "Ya Rabbi, ben bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve affetmezsen hüsrana düşmüşlerden olurum " demiştir. Onun bunu itiraf etmesi, kendisinin günah işlemiş olduğuna delâlet eder. Altıncı vecih: Bu ayet, Nûh (aleyhisselâm)'un, oğlunu boğulmaktan kurtarması için Cenâb-ı Hakk'a duâ ettiğine delâlet eder. Bundan önceki "Nûh, oğluna bağırıp seslendi" ve "Evladım, gel bizimle yanımıza sen de bin" dedi" (Hûd, 42) ayeti de, Hazret-i Nuh'un, oğlundan, kendilerine uymasını istediğine delâlet eder. Dolayısıyla biz diyoruz ki: Ya, "O'nun bunu Cenâb-ı Hak'tan istemesi, çocuğundan kendisine uymasını istemesinden sonra idi" denilebilir, ya bunun aksi denilebilir. Birinci ihtimal olamaz. Çünkü Hazret-i Nuh'un bunu Allah'tan taleb etmesinin, oğlundan uymasını istemesinden sonra olması durumunda, onun Cenâb-ı Hak'tan bu oğlunu kurtarmayacağını zaten işitmiş olur ve Hak teâlâ da böyle bir şey istemesini yasaklamış olurdu. Binâenaleyh bundan sonra, o daha nasıl olur da oğluna: "Evladım, gel bizimle yanımıza sen de bin" demiş olabilir? Fakat bizim, "Onun bunu oğlundan istemesi daha önce idi" dememiz ihtimaline gelince, o zaman oğlundan, "Bir dağa sığınırım. O beni sudan korur" (Hûd.43) sözünü duymuş, böylece de onun kâfirliği açıkça ortaya çıkmış olurdu. Böyle olduğu halde o, Allahü teâlâ'dan oğlunu kurtarmasını nasıl istemiş olabilirdi? Yine Cenâb-ı Hak, Nûh (aleyhisselâm), oğlundan kendilerine uymasını isteyip, onun da bundan Kaçınarak boğulanlardan olacağını bildirince, Nûh (aleyhisselâm) daha nasıl, oğlu boğulacaklardan olacağı halde, Allah'tan onu kurtarmasını istemiş olabilir? İşte bu ayeti kerime, zikredilen bu altı yönden, Nûh (aleyhisselâm)'dan bir günahın sudur ettiğine etmektedir." Bil ki pek çok delil, Allahü teâlâ'nın peygamberleri günahlardan koruyup uzak olması gerektiğine delâlet edince, zikredilen bütün bu vecihleri, "daha efdal ve daha evla olanı terketmek" manasına hamletmek gerekir. Çünkü ebrârın (iyilerin) iyilikleri, mukarrebûn'un (daha iyi kulların) seyyiâtı (günahı) mesabesindedir. İşte ayetteki azarlama ve istiğfarda bulunma emri bu sebepten ötürü varid olmuştur. Dolayısıyla bu, daha önceden bir günah işlendiğine delâlet etmez. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'ın nusreti ve fethi gelince, sen de insanların fevc fevc Allah'ın dinine girdiklerini görünce, hemen Rabbini hamd ile tesbih et. O'na istiğfar et. Şüphesiz ki O, tevbeleri çok kabul edendir" (Nasr, 1-3) buyurmuştur. Bilinen bir gerçektir ki, Allah'ın nusretinin ve fethin gelmesi, insanların fevc fevc, Allah'ın dinine girmesi, istiğfarda bulunmayı gerektiren birşey değildir. Yine Allahü teâlâ, "Hem kendin, hem erkek mü'minler, hem de kadın mü'minler için istiğfar et" (Muhammed.19) buyurmuştur. Halbuki onların hepsi günahkâr değildir. İşte bu da delalet eder ki, sazen, efdal ve evlâ olanı terketmek sebebi ile olur. Verş'in rivayetine göre Nâfi ve İsmail, nûn'un şeddelenmesi ve yâ harfinin isbatı ile (......) şeklinde; İbn Amir ve Kâlûn'un rivayetine göre Nâfi nûn'un şeddelenip, yâ isbât edilmeksizin, son harfin kesresi ile (......) şeklinde; Ebu Amr da, şeddesiz meksûr nün ile ve yâ'nın hazfi ile (......) şeklinde okumuşlardır. Nûn'un şeddeli olarak okunması, te'kîd içindir. Yâ harfinin hazfedilmemesi ise, kelimenin aslındaki (yâ-i mütekellim) itibari iledir. Nûn'un şeddelenmeyip, yâ'nın hazfedilmesi ise herhangi bir ihlâle, bozukluğa sebebiyet vermeksizin, tahfif içindir. Bil ki Allahü teâlâ, Nûh (aleyhisselâm)'un böyle bir şey istemesini yasaklayınca, onun ben bilgim olmayan şeyi, senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamazsan ve affetmezsen, hüsrana düşmüşlerden olurum" dediğini nakletmiştir. Bu sözün manası şudur: Cenâb-ı Hak ona, "Bilgin olmayan bir şeyi benden isteme" deyince, Nûh (aleyhisselâm) da, "Ya Rabbi, bunu kabul ettim. Bunu bir daha yapmayacağım. Fakat ben bundan, ancak senin yardımın ve hidayetin sayesinde kaçınabilirim" dedi. İşte bundan ötürü Hazret-i Nûh (aleyhisselâm), "Ya Rabbi, sana sığınırım" diye başladı. Bil ki ayetteki bu ifâde, gelecekte olacak bir şeyi haber vermedir. Yani, "Bir daha bu işi yapmayacağım" demektir. Sonra Nûh (aleyhisselâm), kendisinden sudur etmiş olan o şeyden dolayı, Allah'dan özür dileyerek, "Eğer beni bağışlamaz ve affetmezsen, hüsrana düşmüşlerden olurum" demiştir. Tevbenin hakikati, şu iki şeyi gerektirir: a) Geleceğe ait olan. Bu, günâha bir daha yaklaşmama hususunda azimli ve kararlı olmaktır. Buna, ayetteki “Ben bilgim olmayan şeyi, senden istemekten sana sığınırım” ifâdesiyle işaret edilmiştir. b) Geçmişe ait olan. Bu da, insanın daha önce işlediği günahtan ötürü pişmanlık duymasıdır. Buna da ayetteki, “Eğer beni bağışlamaz ve affetmezsen, hüsrâna düşmüşlerden olurum” sözüyle işarette bulunulmuştur. Hazret-i Nuh'un (aleyhisselâm) Zellesi Tufan Sonrası |
﴾ 47 ﴿