48"Denildi ki: "Yâ Nûh, sana ve beraberinde bulunan ümmetlere, bizden bir selâmla ve bereketlerle in. Başka ümmetler vardır ki, biz onları da faydalandıracağız ve sonra onları bizden gelen acıklı bir azab çarpacaktır". Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Allahü teâlâ, geminin "Cûdî" üzerine oturduğunu haber verince, bu ayette de, Hazret-i Nûh ile kavminin gemide çıkışlarını anlatmıştır. Sonra onlar bu dağdan, araziye indiler. Ayetteki İhbıt (in) emri, gemiden çıkıp, dağın üstüne inme hususunda bir emir olabileceği gibi, bu, dağdan düz arazilere inme hususunda bir emir de olabilir. Hazret-i Nuh'un Zellesinin Affedilmesi, Kadrinin Yüceltilmesi Allahü teâlâ, Nûh (aleyhisselâm)'a, gemiden çıktığı zaman önce selâm ve selâmet, daha sonra da bereket vaadetmiştir. Selâm ve selâmet vaadine gelince, bu şu iki manaya gelebilir: 1) Allahü teâlâ önceki ayette Nûh (aleyhisselâm)'un, zellesinden tevbe ederek, "Eğer beni bağışlamazsan ve affetmezsen, hüsrana düşmüşlerden olurum" sözü ile, Allah'a yalvarıp yakardığını bildirmişti. İşte bu yalvarıp yakarma, zellesinen tevbe ettiği zaman, Hazret-i Adem'den Cenâb-ı Hakk'ın naklettiği şu tazarru ve yakarışın aynısıdır: "Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve sffetmezsen, muhakkak zarara uğrayanlardan olacağız"(A'raf; 23). İşte Nûh (aleyhisselâm) da, Allahü teâlâ'nın, tehdid ve va'idde olacağına dair bir müjde vermesine muhtaç idi. Nûh (aleyhisselâm)'a "Ey Nûh, bizden bir selâm ile in" denildiğinde ona, dine dâir hertürlü sıkıntılar hususunda bir emniyet ve güven meydana geldi. 2) Bu boğulma işi, bütün yeryüzünü kaplayıp, Nûh (aleyhisselâm) da gemiden çıktığı zaman, yeryüzünde yararlanılabilecek hiçbir canlı ve bitki olmadığını anlayınca, âdeta nasıl yaşayacağı, yeme ve içme ile ilgili ihtiyaçlarını nasıl gidereceği hususunda endişeye düştü. İşte Cenâb-ı Hak, "Bizden bir selâm ile in" buyurduğu zaman, onun bu endişeleri yok oldu. Çünkü bu, hertürlü sıkıntıya karşı bir emniyetin olduğuna delâlet etmektedir. Bu ise ancak, güvenlik ve bol rızık içinde bulunmakla olabilir. Allahü teâlâ, selâmette olmayı vaadedince bunun peşinden ona "bereket'i vaadetmiştir. Bu da, hayatı devam edip sürdürmekten, var olmaya sebattan ve arzu edilen şeyleri elde etmekten ibarettir. "Devenin çöküp, iyice oturması" bu köktendir. İçine su dolup yerleştiği için de, gölcüğe de, denilir. Yine, "Tebâreke ve Teâlâ" tabiri de bu kökten olup, "Daima ta'zim edilen" demektir. Müfessirler daha sonra bu sebat ve bekanın ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir: Hazret-i Nuh'un İkinci Âdem Olması Birinci görüş: Allahü teâlâ, Nûh (aleyhisselâm)'u beşeriyetin (ikinci) atası yapmıştır. Çünkü tufandan kurtulanların hepsi, onun neslinden idi. Bu görüşte olanlar şöyle der: "Nûh (aleyhisselâm) gemiden çıkınca, onun zürriyetinden olmayıp da beraberinde bulunan diğer mü'minler öldüler. Böylece sonraki nesiller hep onun zürriyetinden meydana geldi. Bundan dolayı insanların hepsi onun neslinden ve zürriyetindendir." Diğer bazı alimler de şöyle demişlerdir: "Hazret-i Nuh'un gemisinde sadece onun soyundan olan kimseler bulunuyordu." Her iki duruma göre de, bütün insanlar ondan ve onun evladlarından meydana gelmişlerdir. Bunun delili de, "Onun zürriyetini, devamlı kalanların tâ kendileri kıldık" (Saffat, 77) ayetidir. Böylece Nûh (aleyhisselâm)'un, "Küçük (ikinci) Âdem" olduğu sabit olmuş olur. İşte Allah'ın ona vaadettiği "bereketlerden maksad budur. Bu Ayetteki "Ümmetler" Kimlerdir? İkinci görüş: Cenâb-ı Allah ona, bütün belalara karşı esenlikte olmayı vaadedince, bu selâm ve selâmeti, rahatlığı ve gönül huzurunu sağlayacak şeylerin son derece fazla, devamlı ve sebatlı olacağını da vaadetmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak, onu selamette olma ve bereket ile şereflendirince, onunla beraber olan kimselerin durumunu açıklayarak "Beraberinde bulunan ümmetlere de" buyurmuştur. Alimler, üç görüş belirterek, bu "ümmetler" ile kimlerin kastedildiğinde ihtilaf etmişlerdir: a) Alimlerden bir kısmı, bunu "Nûh (aleyhisselâm) ile beraber kurtulan kimseler" manasına hamletmiştir. Cenâb-ı Allah bunları, "ümmetler" diye nitelemiştir. Çünkü o zaman bütün yeryüzünde, onlardan başka insan yoktu. İşte bundan ötürü Allahü teâlâ onlara "ümmetler" demiştir. b) Bir kısım alimler de, bu "ümmetler"den maksadın, "türeme ve doğma itibarı ile, senden olan insanlar" manasında olduğunu, bunun delilinin, Nûh (aleyhisselâm)'un yanında ancak imân etmiş kimselerin bulunuşu olduğunu ve Hak teâlâ'nın bu kimseler hakkında, "zaten onun maiyyetindeki az kimseden başkası da imân etmemişti" (Hud, 40) diye bahsettiği gibi, onların az olduğunu bildirdiğini söylemişlerdir. c) Birkısım alimler ise, bundan muradın, o anda mevcûd olanlar ile bundan sonra olanlar olduğunu söylemiştir. Tercihe şayan olan ikinci görüştür. Ayetteki min harf-i cerh, ibtida-i gaye (bir başlangıç ifâde eden) manasınadır. Buna göre ayetin manası, "seninle beraber olanlardan doğacak olan ümmetlere de" şeklindedir. Bil ki Allahü teâlâ, Nûh (aleyhisselâm) ile birlikte bulunanlardan doğacak olan ümmetleri iki kısma ayırmıştır: Birincisi, selamını ve bereketlerini kendilerine verme hususunda, (aleyhisselâm) ile birlikte zikrettiği kimselerdir.ki bunlar, iman ehli olanlardır. İkincisi ise, Cenâb-ı Hakk'ın, dünyada az bir müddet faydalandırıp, âhirette elîm bir azab solunduracağını belirttiği ümmetlerdir. Böylece Hak teâlâ, Nûh (aleyhisselâm) ile beraber bulunan kimselerden olacak olan ümmetlerin mutlaka mü'min ve kâfir olarak iki kısma artacaklarına hükmetmiştir. Müfessirler şöyle demiştir: O "selâmet" ifâdesine Kıyamete kadar gelecek olan her mü'min erkek ve kadın; o, "geçici faydalanma ve azap içine" de, Kıyamete kadar gelecek olan her kâfir kadın ve erkek dahildir. Ayrıca, tahkik ehli şöyle demiştir: Allahü teâlâ, Nüh (aleyhisselâm)'a selâmeti ve bereketi suretiyle onun şanını yüceltmiştir. Zira Cenâb-ı Hak, "Tarafımızdan bir selamla" buyurmuştur. Bu ifade, sıddîk kimselerin, nimetin bir nimet olması bakımından -voetle sevinmediklerine; onların ancak, o nimetlerin Allah tarafından olması bakımından o nimetle sevindiklerine delâlet eder. Gerçekten de onların sevinçleri hak ile olup, talebleri hep hak olmuş ve teveccühleri de hep Hakk'a doğru olmuştur bu, çok kıymetli bir makam olup, onu ancak Allah'ın has kulları bilebilir. Zira, selamet ve bereketle, onların sırf bereket ve selâmet olmaları açısından sevinmek başka bir şey; onların, Cenâb-ı Hak tarafından olması bakımından onlarla sevinmekse başka bir şeydir. Birincisi, bütün insanların işidir; ikincisi ise mukarreb, Allah'a yakınlaşmış kulların işidir. İşte bundan dolayı bazıları şöyle demişlerdir: "Kim irfanı, irfan için tercih ederse, ikinci şıkkı söylemiş olur. Kim de irfanı, irfan için değil de için tercih ederse, o kimse vuslat deryasına dalmış olur." İkâba maruz olanlara gelince, Cenâb-ı Hak, onların hallerini şerhetmek için de "Başka ümmetler vardır ki, biz onları da faydalandıracağız ve sonra onları bizden gelen acıklı bir azâb çarpacaktır" buyurmuştur. Böylece Cenâb-ı Hak, onlara, dünya metâından paylarına düşeni vereceğine hükmetmiştir ki, bu, dünyanın değersiz olduğuna delâlet eder. Zira Allah mü'minlerin hallerinden bahsederken, onlara dünyayı verip vermeyeceğinden kesinlikle bahsetmemiştir; ama, kâfirlerin hallerinden bahsederken, onlara dünyayı vereceğini beyan buyurmuştur ki, bu, maddî mutlulukların değersizliğine ve ruhanî-manevî makamlara arzu duymanın yüce bir şey olduğuna bir dikkat çekmedir. Gaybî Haberlerin Nübüvvete Delâleti |
﴾ 48 ﴿