56"Dediler ki: "Ey Hûd, sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz de senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz. Sana inanacak da değiliz. Biz, "tanrılarımızdan kimi seni fena çarpmış" demekten başka bir şey söylemeyiz. Hûd dedi: "Allah'ı hakikî şâhid gösteririm ve siz de şâhid olun ki ben sizin Allah'dan başka O'na ortak tutmakta devam ettiğiniz şeylerden kaüyyen uzağım. Artık bana topyekün, istediğiniz tuzağı kurun, sonra bana mühlet de vermeyin. Şüphesiz ki ben, kendimin de, sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenip dayandım. Yürür hiç bir mahlûk hâriç olmamak üzere (hepsinin) alnından tutan O'dur. Benim Rabbim hakikaten sırat-ı müstakim üzerindedir". Bil ki Allahü teâlâ, Hûd (aleyhisselâm)'un, kavmine söylediği sözleri nakledince, bundan sonra kavminin ona söyledikleri şu sözleri nakletmiştir: 1) Onlar, "Sen bize açık bir beyyine, yani hüccet getirmedin" demişlerdir. "Beyyine"ye, sayesinde hak batıldan ayrıldığı için, "beyyine" (ayıran) denilmiştir. Hûd (aleyhisselâm)'un mucizeler ortaya koyduğu, fakat kavminin, cahillikleri yüzünden o mucizeleri inkâr ettikleri ve onun hiçbir mucize getirmediğini iddia ettikleri malumdur. 2) Onlar, "Biz de senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz" demişlerdir. Bu söz de tutarsızdır. Çünkü onlar faydayı ve zararı verenin Allah olduğunu, putların ise ne faydası ne de zararı olmayan şeyler olduğunu kabul ediyorlardı. Durum böyle olunca, akla ilk gelen o putlara ibadet etmenin caiz olmayacağı olur. Onların putlarını bırakmaları, sırf sözleri ile değil, aksine aklın ve ruhun buna açıktan açığa karar vermesiyle olur. 3) Onlar, "Sana inanacak da değiliz" demişlerdir. Bu ise, onların küfürde, taklidde ve inkârda ısrarlı olduklarını gösterir. 4) Onlar, "Biz, "Tanrılarımızdan kimi, seni fena çarpmış" demekten başka birşey söylemeyiz" demişlerdir. Bir kimseyi bir şey sarıp bürüdüğünde, başına geldiğinde denilir. Buna göre ayetin manası, "Ey Hûd, sen putlarımızı tenkid ettin, bundan dolayı da onlar seni delirttiler" şeklindedir. Hazret-i Hûd (aleyhisselâm)'un Onlara Cevabı Cenâb-ı Hak onların bu sözüne karşılık Hûd (aleyhisselâm)'un "Allah'ı hakiki şâhid gösteririm ve siz de şâhid olun ki, ben sizin, Allah'dan başka O'na ortak tatmakta devam ettiğiniz şeylerden kaüyyen uzağım" dediğini nakletmiştir ki bunun manası açıktır. Hazret-i Hûd (aleyhisselâm) daha sonra "Artık bana topyekün istediğiniz tuzağı kurun, sonra bana mühlet de vermeyin" demiştir ki bu, Hazret-i Nuh'un kavmine, "siz ve ortaklarınız da artık toplanıp ne yapacağınızı kararlaştırın... Bana mühlet de vermeyin" (Yûnus, 7) şeklindeki sözünün aynısıdır. Bil ki bu, kesin bir mucizedir. Çünkü bir tek kimse, büyük bir topluluğa karşı: "Bana düşmanlık ve eziyet hususunda elinizden geleni yapın, geri bırakmayın!" dediğinde, o kimsenin bu sözü, ancak Allahü teâlâ'nın kendisini düşmanların vereceği eziyetlerden koruyup muhafaza edeceğine dair, ilâhî bir garanti içinde olduğu zaman söyleyebileceğini anlarız. Daha sonra o, "Yürür hiçbir mahlûk hâriç olmamak üzere hepsinin alnından tutan O'dur" buyurmuştur. Ezheri şöyle demiştir: "Araplar'a göre "nâsiye", başın ön kısmındaki (alındaki) saç biten yerdir. Orada biten saç, bittiği yerin ismi ile, "nâsiye" diye adlandırılmıştır. Bil ki Araplar bir insanı, zelil ve boyun eğmiş olarak tavsif ettiklerinde, "Falancanın ıâsiyesi, ancak falancanın elindedir" derler, yâni "o, ona itaat eder" demektir. Çünkü -âsiyesinden (perçeminden, kâkülünden) tuttuğun kimseyi, zabî-u rabt altına almış olursun. Yine Araplar bir esir alıp, onu salıvermek ve başına kakarak (minnetle) azâd etmek istediklerinde, onun hor ve hakir olduğuna bir alâmet olsun diye, perçemini keserlerdi. Böylece Araplara, bildikleri bir ifâde üslubuyla Kur'ân'da hitab edilmiştir. Buna göre ayetteki bu ifâdenin manası, "Her canlı onun kahrı ve kudreti altında olup, onun kaza ve kaderine boyun eğmiştir." Daha sonra O "Benim Rabbim hakikaten sırat-ı müstakim üzerindedir" demiştir. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır: 1) O, "Yürür hiçbir mahlûk hâriç olmamak üzere, (hepsinin) alnından tutan O'dur" deyince, bu yüce bir kudrete ve büyük bir kuvvete işaret olur. Bundan dolayı O, bunun peşinden "Benim Rabbim hakikaten sırat-ı müstakim üzerindedir" yani, "Allah, o kavme kadir ise de, onlara zulmetmez, ancak hak, adalet ve doğru olanı yapar" demiştir. Mutezile şöyle der: "Ayetteki, "Yürür hiçbir mahlûk hariç olmamak üzere, (hepsinin) alnından tutan O'dur" ifâdesi Allah'ın birliğine; "Benîm Rabbim hakikaten sırat-ı müstakim üzerindedir" cümlesi de, adâlet-i ilâhiyyeye delâlet eder. Böylece dinin ancak tevhid ve adaletle tam ve mükemmel olduğu sabit olur." 2) Allahü teâlâ, kendi saltanatının, bütün mahlukatı, zabt-u rabt altına aldığını belirtince, peşinden "Benim Rabbim hakikaten sırat-ı müstakim üzerindedir" ifâdesini getirmiştir ki bu, "O'na hiçbirşey gizli kalmaz ve O'ndan hiçbir kimse kaçamaz" demektir. Cenâb-ı Hak bu ayette, "strat-ı müstakim'i" zikretmiş ve bununla nerkesin girmesi gereken yolun ancak bu olduğunu belirtmek istemiştir. Nitekim Hak teâlâ, "Çünkü Rabbin şüphesiz ki rasad yerindedir (gözetlemededir)" (Fecr, 14) buyurmuştur. 3) Bunun manası, "Senin Rabbin sırat-ı müstakime sevkeder, yani oraya teşvik eder, yahut oraya çağırarak sizi oraya sevkeder" şeklindedir. Haktan Sapanın Zararı |
﴾ 56 ﴿