<62"Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiçbir tanrınız yoktur. O, sizi topraktan meydana getirdi, sizi orada ömür geçirmeye yahut imâra memur etti. O halde O'ndan mağfiret isteyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, duaları kabul edendir." Onlar dediler ki: "Ey Salih, sen bundan evvel içimizde ümid beslenen bir zât idin. Şimdi atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan bizi vazgeçirmek mi istiyorsun? Senin bizi davet ettiğin şey hakkında gerçekten şek ve şüphe içindeyiz". Bil ki bu, Hûd Sûresi'nde zikredilen üçüncü kıssadır. Bu kıssa, Hazret-i Salih (aleyhisselâm) ile Semûd Kavmi'nin kıssasıdır. Bu ayetlerin, daha öncekilerle münasebet ve alâkası, tıpkı Hûd (aleyhisselâm) Kıssası nda zikredilen münasebet gibidir. Fakat ne var ki Hazret-i Safih (aleyhisselâm), kavmine Cenâb-ı Hakk'ın birliğini kabulü emredince, Allah'ın birliğini ortaya koymak için şu iki delili "zikretmiştir: Allah'ın İnsanları Topraktan Yaratması Birinci Delil: Ayetteki, "O, sizi topraktan meydana getirdi" ifadesiyle ortaya konulan delildir. Bu hususta şu iki izah yapılır: Birinci İzah: Herkes, Âdem (aleyhisselâm)'in sulbünden yaratılmış olup, o da topraktan yaratılmıştır. Ben derim ki: Bu doğrudur. Ancak bu hususta, doğruya bundan daha yakın şöyle bir izah daha yapılabilir: İnsan, meniden ve hayız kanından yaratılmıştır. Meni ise, kandan meydana gelir. O halde insan, kandan yaratılmıştır. Kan da (insanın yediği) gıdalardan neş'et eder. Gıdalarda ya hayvansal Olur, ya bitkisel olur. Hayvanların durumu da, insanlarınki gibidir. Şu halde gerek hayvan, gerek insan, hepsinin yaratılışı varıp bitkilere dayanır. Bitkilerin yerden bittiği açıktır. O halde Allahü teâlâ'nın hepimizi yerden (topraktan) yarattığı sabit olur. İkinci İzah: Ayetteki mine'l-ard "topraktan" kelimesindeki min edatı, fîlanasınadır ve takdiri, sizi toprakta, yeryüzünde meydana getirdi" şeklindedir. Bu görüş zayıftır. Çünkü ifâdeyi zahirine hamletmek mümkün iken, onu zahirî manasından (mecazî manaya) geçirmeye gerek yoktur. Fakat insanın yerden neş'et edişinin, bir yaratıcının varlığına nasıl delâlet ettiği meselesinin izahına gelince; biz bunu daha önce defalarca açıkladık. Yeryüzünü İmar Etmenin Önemi İkinci Delil: Ayetteki "Sizi orada ömür geçirmeye, (yahut imâra) memur etti" cümlesinin ortaya koyduğu delildir. Bu ifâde ile ilgili şu üç mana imiştir: a) "Allah sizi, yeryüzünü mamur kılan kimseler kıldı." Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: "Fars kralları çokça kanallar açtırıyor ve ağaçlar diktiriyorlardı. İşte bundan dolayı, onlar uzunca bir ömür sürdüler. Bunun üzerine, onların zamanlarındaki peygamberlerden birisi, Rabbine, "Onları böyle uzunca yaşatmanın sebebi nedir?" deyince, Allahü teâlâ ona, "Çünkü onlar benim beldelerimi imâr ettiler ve kullarım oralarda (rahat) yaşadılar" diye vahyetti." Muâviye (radıyallahü anh) ömrünün sonlarına doğru, yeryüzünü imâra başlayınca, ona, "Seni, buna sevkeden ne?" diye sorulduğunda Beni buna sevkeden, şâirin şu sözleridir" dedi. "Kendisi ile aydınlanılmayan ve yeryüzünde bir eseri olmayan yiğit, yiğit değildir." b) "Allahü teâlâ, size orada uzun ömür verdi." Bu manaya göre, -ısdarından türemiştir. Bu tıpkı, (sizi bakî kıldı) fiilinin, "beka" masdarından türemiş olması gibidir. c) fiili, umrâ kelimesinden iştikak etmiştir ve manası, "Allah, orayı ömrünüz süresince sizin kıldı. Fakat siz ölünce, başkasına geçer" şeklindedir. Bil ki yeryüzünün, insanlar için faydalı olacak bir imârı kabul edecek şekilde hazırlanmasında ve insanların buna kadir olmasında, Halik Teâlâ'nın varlığına büyük bir delil vardır. Bunun neticesi, Hak teâlâ'nın bir başka ayetindeki "O her mahluku ölçüyle yapıp sonra da hayat yolunu gösterendir"(A'la. 3) buyruğunun ifâde ettiği hususa dayanır. Bu böyledir. Çünkü kendi zâtında uygun tasarruflara götürebilecek bir akıl ve kudret var iken, insanın sonradan yaratılmış olması, hakîm bir Yaratıcının varlığına delalet eder. Yeryüzünün kulların menfaatlarına uygun ve maslahatlarına yarar bazı özelliklerle mevsûf oluşu da, Hakîm bir Yaratıcının varlığına delâlet eder. Ayetteki, "O'ndan mağfiret isteyin, sonra O'na tevbe edin" buyruğunun tefsiri daha önce geçmiş idi. Ayetteki, "Şüphesiz ki Rabbim çok yakındır, (duaları) kabul edendir" buyruğu ise, "O, ilmi ve duyması ile çok yakındır, fazlı ve rahmeti ile de, muhtaçların dualarını kabul edendir" demektir. Kavmi, Birdenbire Hazret-i Salih Aleyhine Dönüyor Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Salih (aleyhisselâm), bu delilleri açıkladığı zaman, kavminin, "Ey Salih, sen bundan evvel içimizde ümid beslenen bir zât idin" dediğini beyân buyurmuştur. Bu hususta şu izahlar yapılır: 1) O, aklı keskin, güçlü kuvvetli ve zekâsı yerinde bir genç olup, kendi kabilelerinden de olduğu için, kavmi onun dinlerine yardım edeceği, mezheblerini takviye edeceği ve yolları ile metodlarını iyice yerleştireceği hususunda çokça ümidlendirmişti. Çünkü bir cemiyet içinde, ne zaman üstün bir kişi meydana gelse, onlar işte bu yönden ona ümid bağlarlar. 2) Bazıları da şöyle demişlerdir: "Bundan maksad, "Sen, bizim fakirlerimize şefkat duyar, güçsüzlerimize yardım eder ve hastalarımızı ziyaret ederdin. Böylece senin, bizi seven ve bize yardım eden kimselerden olman hususundaki ümidimiz güç kazanmıştı. O halde artık nasıl olur da sen, düşmanlık ve buğz izhar edersin?"manasıdır. Sonra onlar bu sözlerine çok şiddetli bir hayreti de ekleyerek, "Şimdi atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan bizi vazgeçirmek mi istiyorsun?" demişlerdir. Bu sözün maksadı, onların taklîde, babalarına ve atalarına tâbi olmanın vücûbiyyetine sımsıkı sarıldıklarını ifâde etmektir. Bu teaccübün bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, Mekke kâfirlerinden naklettiği, "O, tanrıları bir tek Tanrı mı yapmış? Bu, cidden acayip birşey!" (Sa'd. 5) şeklindeki sözdür. Daha sonra onlar "Senin bizi davet ettiğin şey hakkında gerçekten şek ve şüphe içindeyiz..." demişlerdir. "Şekk" insanın nefy ile isbât arasında kalakalmasıdır. "Murîb" ise, sû-i zanda bulunan kimse demektir. O halde, "biz (...) şek içindeyiz.' ifadesiyle, Salih (aleyhisselâm)'in sözünün doğruluğunun, onların inançlarında müessir olmamış olduğu kastedilmektedir. "Murîb" ifadesiyle de, Salih (aleyhisselâm)'in sözünün, onların inançlarına göre, daha ağır basmış olduğu kasdedilmiştir ki, bu da Salih (aleyhisselâm)'in sözünü geçersiz kılmak için söylenmiş bir mübalağa ifadesidir. Hazret-i Salih Kavmini İkna Etmek İstiyor |
﴾ 62 ﴿