65

"Ey kavmim, işte size bir ayet (mucize) olmak üzere Allah'ın şu dişi devesi! Serbest bırakın onu... Allah'ın arzında yesin. Ona fenalık edip dokunmayın... Aksi halde sizi yakın bir azâb yakalar. Derken onu, ayaklarını keserek öldürdüler. Bunun üzerine (Salih) dedi ki: "Memleketinizde üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalan çıkarılamayacak bir tehdittir".

Bil ki putperest bir toptum içinde, peygamberlik iddia eden bir kimsenin adet ve tutumu, önce onları Allah'a ibâdete davet etmek, sonra da buna peygamberlik iddiasını eklemektir. Bu durumda mutlaka onlar da, ondan bir mucize isterler. Salih (aleyhisselâm)'in durumu da böyleydi. Rivayet olunduğuna göre: Salih (aleyhisselâm)'in kavmi, bir bayramları esnasında sahraya çıkarlar. Böylece de, Salih (aleyhisselâm)'den bir mucize getirmesini isterler. Ve ona, gösterdikleri muayyen bir kaya parçasından, kendilerine bir deve çıkarmasını söylerler. Bunun üzerine Salih (aleyhisselâm) de Rabbine duâ eder; böylece de, istedikleri gibi bir deve meydana gelir.

Bil ki o deve, birkaç bakımdan mucizedir:

1) Allahü teâlâ onu, kaya parçasından yaratmıştır.

2) Allah onu, dağın içinde yaratmış, sonra da dağ yarılmıştır.

3) Allah onu, herhangi bir erkek deve bulunmaksızın, hamile yaratmıştır.

4) Cenâb-ı Hak o deveyi, bir doğum ve gelişme, büyüme olmaksızın bu durumda, bir anda yaratmıştır.

5) Rivayet olunduğuna göre su içme sırası bir gün o devenin, diğer bir gün de kavmin tamamının idi.

6) O deveden, büyük bir topluluğa yetecek miktarda süt elde ediliyordu. Bütün bunlar kahir ve kesin mucizelerdir. Halbuki Kur'ân'da, o devenin "bir mucize" olduğundan başka bir izah yoktur. O devenin hangi yönlerden mucize olduğunun beyanı ise Kur'ân'da yer almamıştır.

Müşriklerin Mucizevî Deveyi Çekememeleri

Daha sonra Salih (aleyhisselâm) "Serbest bırakın onu! Allah'ın arzında yesin!" demiştir. O bu sözüyle devenin bakım külfetinin kaldırıldığını ve böylece o devenin, onlar için bir mucize olması yanında, onlara faydalı olup, zarar da vermediğini kastetmiştir. Zira onlar, onun sütünden yararlanıyorlardı. Salih (aleyhisselâm), onların küfürlerinde ısrar ettiklerini gördüğü için, onlardan yana deveye herhangi bir zararın dokunacağından korkuyordu. Zira, hasım olan kimse, hasmının delilinin ortaya çıkmasını sevmez; aksine, var kuvveti ile onu gizlemeye ve ibtâl etmeye çalışır. İşte bundan dolayı Salih (aleyhisselâm), kavminin o deveyi öldürmeye yeltenmelerinden endişeleniyordu. Bunun için ihtiyatlı davranarak "Ona fenalık kasdıyla dokunmayın..." demiş ve onları, ona kötülükle dokunmaları halinde, çok yakında gelecek bir azâb ile tehdit etmiştir ki bu, o deveyi öldürmeye yeltenmekten, onları iyice sakındırmaktır. Allahü teâlâ, Salih (aleyhisselâm)'ın bu tenbihine rağmen onların o deveyi boğazladıklarını beyân buyurmuştur. Onların o deveyi, ya o hücceti ibtâl etmek için, yahut su sıkıntısına düştükleri için veyahut da onun yağına ve etine gönül sardıkları için, boğazlamış olmaları muhtemeldir.

Salih (aleyhisselâm) üçüncü günü kasdederek, "Aksi halde sizi yakın bir azâb yakalar" demiştir. Bu da, onun "Memleketinizde üç gün daha yaşayın" şeklindeki sözüdür.

Dâr Kelimesi Hakkında

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Salih (aleyhisselâm)'in kavminin o deveyi boğazladığında, peygamberin onlara, "memleketinizde üç gün daha yaşayın" dediğini beyan buyurmuştur. "Temettü' " his ve duygularla idrâk edilen menfaat ve lezzet veren şeylerden istifade etmek demektir. Faydalanma, ancak canlılar için söz konusu hayat ve yaşama, bu kelime ile ifâde edilmiştir. Salih (aleyhisselâm)'in dârikum tabiriyle şu iki açıklama yapılabilir:

a) Bu tabirle belde, memleket kastedilmiştir. Beldelerde deveran ve tasarruf için, bu adla adlandırılmışlardır. Nitekim "Bekr kabilesinin beldesi" "Diyar-ı Bekr" denilmektedir.

b) Bu tabirle, "dünya" kastedilmiştir, Salih (aleyhisselâm) "işte bu, yalan çıkarılamayacak bir tehdittir..." demiştir. Yani, "içinde yalan bulunmayan..." demektir. Meclûd (celdelenmiş), ma'kûl düşünülmüş, akledilmiş), ve meftun (fitnelenmiş) kelimelerinde olduğu gibi, bazan ism-i mef'ûl masdar manası kastedilebilir.

(......) tabirine (......) manası da verilmiştir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir "Allahü teâlâ onlara o üç gün mühlet verince, onları adetâ iman etmeye teşvik etmiştir. Zira onlar, deveyi boğazlayınca, Salih (aleyhisselâm) onları, başlarına gelecek bir azab ile inzar etti... Bunun üzerine onlar, "Bunun alâmeti nedir?" dediklerinde de Salih (aleyhisselâm), "Yüzlerinizin, ilk günde sararması, ikinci günde kızarması, üçüncü günde de simsiyah olması ve dördüncü günde de size azabın gelmesidir" demiştir. Onlar, yüzlerinin siyah lastiğini görünce, azabın geleceğine kesinkes inandılar. Derken tedbir olarak ona karşı hazırlık yaptılar. Nihayet, dördüncü gün sabahleyin azâb onları yakalayıverdi. Bu azab da müthiş bir sayha, yıldırım veya diğer bir azab idi.

İmtihan Sırrı İmana Mecbur Etmez

İmdi şayet, "Bu alâmetlerin, onlar arasında, Salih (aleyhisselâm)'in sözüne mutabık olarak zuhur edip de, yine buna rağmen onların küfürlerinde ısrar etmiş olmaları nasıl makûl olabilir?" denilirse, biz şöyle deriz:

Bu alâmetler, kesin ve yakın noktasına ulaşmadıkları sürece, onların küfürlerine devam etmeleri imkânsız olmaz. Ama bu emareler, kesin ve katî olunca da, iş mecbûriyyet noktasına varmış olur. Halbuki o vakitte de iman etmek, kabul edilmez.

65 ﴿