18

"Akşam, ağlaya ağlaya babalarına geldiler: "Ey babamız, dediler, hakikaten biz, koşu yarışması yapmak için gittik. Yusuf'u da, eşyamızın yanına bırakmıştık. (Bir de ne görelim), onu kurt yemiş! Biz doğru söyleyen kimseler olsak da, sen bize inanmazsın." Bir de üstüne sahte bir kan bulaştırılmış olan gömleğini getirdiler. (Yakub) dedi ki: "Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp, (böyle feci) bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen güzel bir sabırdır. Sizin anlatışınıza karşı, yardımına sığınılacak olan, (ancak) Allah'tır".

Bil ki onlar, Yusuf'u kuyuya atınca, akşamleyin ağlayarak babalarının yanına döndüler. İbn Cinnî, ayn'ın dammesi ve kasr ile (......) şeklinde okunduğunu da rivayet etmiş ve, "Onlar, ağlaya ağlaya akşamladılar" anlamını vermiştir. İşte bu esnada, Yakub (aleyhisselâm) korkarak, "Koyunlarınıza mı bir şey oldu?" deyince onlar, "Hayır" dediler. Bunun üzerine Yakub (aleyhisselâm), "Yusuf ne yaptı?" deyince de, onlar, "Hakikaten biz, koşu yarışması yapmak için gitmiştik. Yusuf'u da, eşyamızın yanında bırakmıştık. (Bir de ne görelim), onu kurt yemiş!" dediler. Bunun üzerine Hazret-i Yakub, ağladı, feryat etti ve "Gömleği nerede?" dedi. Ve onu alıp yüzüne sürdü, böylece de yüzü gömleğin kanıyla boyandı.

Rivayet olunduğuna göre bir kadın, Kadî Şureyh'a, mahkeme olmak için başvurmuş ve ağlamıştı. Bunun üzerine Şa'bî: "Ey Ebû Ümeyye, onun ağlamasına ne dersin?" deyince o: "Yusuf'un kardeşleri de, zalim ve yalancı oldukları halde, ağlayarak gelmişlerdi. Kişinin ancak hak ile hükmetmesi gerekir' dedi.

Ayetteki Yarışmanın Konusu

Alimler, ayette geçen "yarışma"nın ne anlamda olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Zeccâc: "Onlar, ok atma hususunda birbirleriyle yarışıyorlardı" demiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de: "Yarışma ancak, koşmada, ok atmada veyahut da at veya devede olabilir"şeklindeki hadisi bu anlamdadır. Yani, Hazret-i Peygamber nasi kelimesiyle, ok atmayı kastetmiştir. Ok yarışı aslında, ne kadar uzağa atmak, fırlatmak ile alâkalıdır. Bu, iki kişinin, hangisinin daha uzağa attığı ortaya çıksın diye, ok atmaları demektir. Daha sonra bu şekilde karşılıklı olarak ok atanlar, böylece nitelendirilmişlerdir. İşte bu cümleden olarak, hangisinin daha uzağa attığının ortaya çıkması için böyle bir yarış yaptıklarında denilmiştir.

Abdullah İbn Mes'ûd'un, (......) şeklinde okuduğu rivayeti de, yapılan bu açıklamanın doğruluğuna delalet eder.

İstebeka kelimesinin tefsiri hususundaki ikinci görüşe göreyse, Süddî ve Mukatil'in: "Hangimizin daha hızlı koştuğu ortaya çıksın diye koşmuştuk..." şeklinde manalandırmalarıdır.

Buna göre şayet, "Onlar, çocukların işi olan bu işi, âkil baliğ oldukları halde, nasıl yapabilmişlerdir?" denilirse, biz deriz ki:

Onların yarışmaları, tıpkı, atların yarışmaları gibiydi. Onlar böylece kendilerini deniyor ve koşuya alıştırıyorlardı. Koşu, onların, düşmanla savaşmalarında, sürüye kurt saldırdığında ona karşı koymada bir çareleri, aletleri gibiydi.

Ayetteki "li cümlesinin manası "Yusuf'u kurt yedi" demektir. Şöyle tefsir edildiği de olmuştur: "Kardeşleri, yalandan kurtulmak için "onu kurt yedi" diye zamir kullanmışlar ve fakat aslında "onun azığını kurt yedi" manasını kastetmişlerdi." Ama asıl muteber olan izah, ilk izahtır.

Daha sonra onlar "Biz, doğru söyleyen kimseler olsak da, sen bize inanmazsın" demişlerdir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu, Yakuta (aleyhisselâm) doğru olduğunu bildiği kimseleri tasdik etmezdi" anlamında değildir. Tam aksine bunun manası, "Şayet biz, senin yanında güvenilir ve sadık kimselerden olmuş olsaydık bile, Yusuf'u çok sevmenden dolayı, onun hakkında bizi suçlar ve bizim yalan söylediğimizi zannederdin. Netice olarak, bizler ne kadar doğru söylüyorsak da, ancak ne var ki sen, bizi tasdik etmeyecek, bizi suçlayacaksın..." demektir. Mananın, "Biz, her ne kadar sadık isek de, sen bizi tasdik etmeyeceksin. Çünkü senin nezdinde, bizim doğruluğumuza delâlet edecek bir emare bulunmamaktadır" şeklinde olduğu da söylenmiştir.

İkinci Mesele

Alimlerimiz, Arapça'da aslında, imanın, tasdik anlamına geldiğine dair bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Çünkü, "Sen bize inanmazsın" ifadesiyle, "sen bizi tasdik etmezsin" manası kastedilmiştir. Durumun, Arapça'da böyle olduğu sabit olunca, bunun şeriat ıstılahında da aynen kalması gerekir. Bu husustaki geniş izah, Bakara Sûresi'nin başındaki (......) (Bakara, 3) ayetinin tefsirinde geçmişti.

Gömleğine Sahte Kan Sürmeleri

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bir de üstüne sahte bir kan bulaştırılmış olan gömleğini getirdiler" buyurmuş olup bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Onlar, bu sözlerinde doğru söyledikleri zannını vermek için, bu kana bulanmış gömleği getirdiler. Denildiğine göre onlar, bir oğlak boğazlamışlar ve gömleği onun kanına bulamışlardı.

Kadî ise şöyle demiştir: "Öyle anlaşılıyor ki: Kuyunun dibine attıkları zamani çıkarmalarından gayeleri, doğruluklarını tekîd etmek için bu işi yapmış olmalarıdır. Çünkü bunu, gömleğin kendisine tamah ettiklerinden dolayı yapmış olmaları uzak bir ihtimaldir. Böyle bir günahın, böyle bir hızlânla birlikte bulunması.çünkü eğer onlar, onu kana bulayıp da yırtmış olsalardı, istedikleri zannı uyandırmaları daha inandırıcı olurdu. İşte bundan dolayı Yakub (aleyhisselâm), gömleği sağlam görünce, onların yalan söylediğini anladı."

İkinci Mesele

(......) tabiri, "Develerine yük vurdular" deyiminde olduğu gibi, "Gömleğinin üzerine kan vurdular, sürdüler" anlamındadır.

Üçüncü Mesele

Ferrâ, Müberred, Zeccâc ve İbnu'l-Enbârî gibi, Arap dili alimleri (......) deyiminin (......) "hakkında yalan söylenilmiş, denildiği gibi olmayan" anlamına geldiğini, ancak ne var ki bunun, "yalanlı olan, yalana bulaşmış kan" takdirinde, masdar ile bir nitelenme olduğunu, ama mübalağa olsun diye, sanki kanın, yalanın ta kendisi kılındığını söylemişlerdir. Onlar şöyle demişlerdir: (dökülmüş) anlamında "Emirin bastırmış olduğu dirhem" ve dokuması elbise, kumaş" deyimlerinde olduğu gibi ism-i mef'ûl; "Eğer suyunuz, yerin dibine batıp giderse... "(Mülk, 30) ayetinde ve "Serapa adalet ve serapa oruç olan adam" ve gücü hep ağlamak, çığırmak olan kadın..." tabirlerinde de olduğu gibi ism-i fail masdarla ifâde edilir. Onlar, masdarla isimlendirildikleri gibi, masdar da onlarla isimlendirilir ve binâenaleyh Araplar akıl için ma'kul; dövmek için de meclûd, kullanmaktadırlar. Cenâb-ı Hakk'ın, "Delilik hangisinde imiş?" (Kalem, 6) ve "Siz didik didik parçalanıp dağıldığınız zaman" (Sebe, 7) ayetlerinde de bunun gibidir.

Şa'bî şöyle demiştir: "Yusuf kıssasının hepsi, onun gömleği hakkındadır. Çünkü, onu kuyuya attıkları zaman onun gömleğini çıkarttılar ve o gömleği kana bulaştırarak babalarına götürdüler. Tutulan şahit, şahitlik yaptığında, "Eğer gömleği önünden yırtıldıysa..." (Yusuf, 26): Yusuf (aleyhisselâm)'un gömleği (o Mısır'da iken) babası Yakûb (aleyhisselâm)'a getirilip onun yüzüne atıldığında, gözleri görür." Sonra Cenâb-ı Hak, Yusuf'un kardeşlerinin bu sözü söyleyip doğru olduklarına dair gömleği delil getirdikleri zaman, Yakub (aleyhisselâm)'un, "Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp, (böyle fecî) bir işe sürüklemiş..." dediğini nakletmiştir.

Ibn Abbas: "Bunun manası "Doğrusu, nefisleriniz size böyle fecî bir işi süslü göstermiştir" şeklindedir. "İnsanın, herhangi bir şeyi gerçekleştirmeyi de arzulayarak, onu gönlünden geçirmesidir" demiştir. Ezherî de: "Tesvil kelimesi, sanki, "insanın bir şey istemesi..." ifadesindeki suâl kelimesinin tef'îl veznidir. Bu, insanın arzulayıp da, kendisine batıllar vesair şeyleri süslü gösteren kuruntusu (umniyye)dir. Bu kelimenin aslı, hemzelidir. Ama, hemzeli okuma Araplara zor gelmiştir" demiştir.

Keşşaf sahibi de: "Sevvelet kelimesi, genişlemek, kendini salıvermek anlamına gelen sevel kökünden olup, "kolaylaştırdı" anlamındadır" demiştir.

Hazret-i Yakub'un Yalanı Keşfetmesi

Bunu anladığın zaman biz deriz ki: Ayetteki bel edatı onların, "onu kurt yemiş..." sözlerini reddetmek için gelmiştir. Yakub (aleyhisselâm) sanki, "Sizin söylediğiniz gibi değil. Belki de daha doğrusu, "Nefisleriniz sizi aldatıp, onun hakkında (böyle fecî) birîşe sizi sürüklemiştir..." Yani, "Nefisleriniz size, anlatmadığınız bîr işi süslü gösterdi..." demiştir.

Müfessirler, Yakub (aleyhisselâm)'un, onların yalan söylediklerini nerden anladığı hususunda değişik görüşler belirterek ihtilaf etmişlerdir:

1) O, onların kalblerindeki şiddetli haset ve kıskançlığı bildiği için, yalan söylediklerini anlamıştır.

2) O, Yusuf (aleyhisselâm)'un sağ olduğunu biliyordu. Çünkü o Yusuf'a, "Rabbin seni, öylece beğenip seçecek"(Yusuf, 6) demişti. Bu, Yusuf 'un kardeşlerinin bu hususta yalan söylediklerine kesin bir delildir.

3) Said İbn Cübeyr şöyle demiştir: "Onlar Yusuf'un gömleğine o gömlek yırtık olmaksızın, sahte bir kan sürünce, Yakub (aleyhisselâm) onlara: "Yalan söylüyorsunuz!.. Eğer onu kurt yemiş olsaydı, onun gömleği yırtılmış olurdu.." demiştir.

Süddî'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Yakub (aleyhisselâm), "Bu kurt, pek de merhametliymiş!.. Onun etini, gömleğini yırtmadan nasıl yemiş?!" demiştir."

Yine rivayet edildiğine göre Yakub (aleyhisselâm) bunu söyleyince, onlardan birisi, "Onu, belki de hırsızlar öldürmüştür" demiş, bunun üzerine de, Yakub (aleyhisselâm) "Onlar, onu öldürmektense, gömleğini almaya daha çok muhtaç oldukları halde, nasıl olur da onu öldürüp gömleğini almazlar?!.." demiştir. Binâenaleyh, onların sözleri birbirini tutmayınca, bundan ötürü onların yalan söylediğini anladı ve sonra, "Artık bana düşen, güzel bir sabırdır" dedi. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Alimlerden bazısı: "Bu ifâde, mübteda olarak merfûdur; haberi ise mahzûf olup, bunun takdiri, "Güzel sabır, feryâdü figân etmekten daha evlâdır.." şeklindedir. Bazı alimler de, mübtedânın mahzuf olduğunu söylemişlerdir. Meselâ Halil, "Bunun takdiri, "Yapacağım iş, güzel bir sabırdır" şeklindedir" demiştir. Kutrub: "Bunun manası, "Benim sabrım, güzel bir sabırdır" şeklindedir" demiştir.

İkinci Mesele

Ferrâ: "Bu, "Bu, güzel bir sabırdır" takdirindedir" demiştir. Yakub (aleyhisselâm)'un kanları dökülmüştü ve onları bir bez parçası içinde muhafaza ediyordu. Ona, "Bu nedir, nedendir?" denildiği zaman o: "Bu, zamanın uzaması ve hüzünlerin çoğalmasıdır " dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ ona: "Ey Yakub, beni şikâyet mi ediyorsun?" diye vahyedince o da: "Ya Rabbi bir hatadır işledim, sen benim bu hatamı bağışla..." dedi.

Hazret-i Aişe (radıyallahü anhnhâ)'den rivayet edildiğine göre o, İfk hadisesi hakkında şöyle demiştir: "Vallahi, eğer ben yemin edersem, beni doğrulamayın; mazeret beyân edersem, mazeretimi kabul etmeyin. Benimle sizin durumunuz, Yakub (aleyhisselâm) ile oğlu Yusuf'un durumu gibidir. "Sizin şu anlatışınıza karşı, yardımına susulacak olan ancak Allah'tır..." Bunun üzerine Allahü teâlâ, onun mazur, suçsuz olduğuna dair olan ayetini inzal buyurdu.

Üçüncü Mesele

Hasan el-Basri'den rivayet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber ifâdesi hakkında sorulunca, "Bu kendisinde hiçbir şikâyet ve sızlanma bulunmayan bir sabırdır. Şikâyet edip, bunu yayarsa, sabretmiş olmaz..." buyurmuştur. Kur'ân'da Hazret-i Yakûb (aleyhisselâm)'dan nakledilen "Ben kederimi, mahzunluğumu yalnız Allah'a şikâyet ediyorum..." (Yusuf, 86) sözü de buna delâlet etmektedir.

Mücâhid: "Sabr-ı Cemil' demiştir. "Feryâd ü figân etmeksizin gösterilen sabırdır"

Sevrî: "Bu.sırrından ve başına gelen musibetten bahsetmemen ve kendini tezkiye etmemen, buna layık olmadığını söylememendir" demiştir.

Burada şöyle bir husus bulunmaktadır: Allah'ın kaza ve kaderine sabretmek . âcibtir. Ama, zalimlerin zulmüne ve hilekârların hilesine sabretmekse vâcib değil, hatta, hele hele onun zararı başkalarına dokunuyorsa, vacib olan, onu ortadan Kaldırmaktır.

Hazret-i Yakûb Niçin Yusuf'u Kurtarmaya Girişmedi?

"Bu kıssada, Yusuf (aleyhisselâm)'un kardeşlerinin yalan ve hiyanetleri ortaya çıktığına göre, Yakub (aleyhisselâm) buna daha niçin sabretmiştir? Yusuf şayet halâ yaşıyor idiyse, onu içinde bulunduğu darlık ve sıkıntılardan kurtarmak için; yok eğer, onu hakikaten öldürmüş iseler, onlara kısas tatbik etmek için, Yakub (aleyhisselâm) daha niçin meseleyi iyice araştırıp tetkik etmek hususunda elinden geleni yapmamıştır? Binâenaleyh bu, sabrın uygun olmayan bir konuda gösterilmiş olduğu sabit olur .bu soruyu kuvvetlendiren hususlardan birisi de şudur: Yakub (aleyhisselâm), Hazret-i Yusuf'un, sağ ve selâmette olduğunu biliyordu. Çünkü o, daha önce ona, "Rabbin seni öylece beğenip seçecek... Sana, rüya tabirine ait bilgi verecek "(Yusuf, 6) demişti. Görünen o ki, o bu sözü, kendisine gelen vahiyden dolayı söylemiştir.

Hazret-i Yakub, Yusuf'un sağ ve selâmette olduğunu bildiğine göre, onu arayıp bulmak için çaba sarfetmesi gerekirdi. Ve yine, Yakub (aleyhisselâm), haddi zatında, kadr-u kıymeti, mertebesi büyük bir adamdı... Ve şerefli ve büyük bir ocaktan geliyordu. Bütün herkes onu biliyor, onu tanıyor, ona güveniyor ve onu büyük biliyorlardı. Binâenaleyh, eğer o Yusuf'un iyice araştırıp soruştursaydı, mesele ortaya çıkacak, meşhur olacak ve meselenin kapalı bir tarafı kalmayacaktı. Şu halde, Hazret-i Yusuf'un bulunmasını, yanında olmasını arzulamasına ve onu çok sevmesine ve onu araması da, kendisine vacib olan şeylerden olmasına rağmen, onu aramamış olmasının sebebi nedir? Böylece sabit olur ki, bu durumda gösterilen sabır, hem aklen hem de dinen kınanmıştır.

Buna cevâbımız, şöyle denilmekten başka cevap olmadığını söylememizdir: "Allahü teâlâ Yakub (aleyhisselâm)'u, mihnetini arttırmak ve meseleyi ona daha da zorlaştırmak için, Hazret-i Yusuf'u aramaktan onu men etmiştir.

Bir de, belki de o, hallerin karînesiyle, çocuklarının güçlü kuvvetli olduklarını ve kendisine, Yusuf'u arayıp butma imkânı vermeyeceklerini; eğer Yusuf'u araştırmada fazla ileri giderse, onların belki de kendisine eziyyet vermeye ve hatta öldürmeye yöneteceklerini biliyordu. Ve yine o, Allahü Teâlâ'nın, Yusuf'u belâ ve mihnetlerden koruyacağını ve neticede, onun şanının büyüyüp yüceleceğini biliyordu; ama o, çocuklarının sırlarını ifşa etmeyi arzulamamış ve onları, insanların diline düşürmeye de gönlü razı olmamıştı. Çünkü, çocuklardan birisi diğerine zulmederse, baba şiddetli bir üzüntüye düşer; zira mazlum olan, kendi öcünü almazsa, babanın kalbi mazlum olan çocuğu için yanar. Eğer o, öcünü alırsa, bu sefer babanın yüreği kendisinden öc alman evlâdı için yanıp yakılır. Dolayısıyla, Yakub (aleyhisselâm) böyle bir belânın ortasında kalınca, en doğru olanın susup sabretmek ve işi, tamamen Allah'a havale etmek olduğunu düşündü.

Dördüncü Mesele

Makbul ve Makbul Olmayan Sabır

"Artık bana düşen güzel bir sabırdır" ifâdesi, sabrın iki kısım olduğuna delâlet eder: Güzel olan sabır; güzel olmayan sabır.

Güzel olan sabır, belâyı indirenin Allah olduğunu bilip, sonra Allahü teâlâ'nın, Mâlikü'l-Mülk olduğunu anlamaktır. Malik olana, kendi mülkündeki tasarrufundan dolayı itiraz edilemez. Binâenaleyh, kalbin bu makama dalması, kulu şikâyette bulunmaktan alıkor.

ikinci İzaha göreyse "sabr-ı cemîl", insanın bu belâyı indirenin, câhil olmayan bir hakîm, gafil olmayan bir âlim, unutmayan bir alîm, zulmetmeyen bir rahîm duğunu bilmesidir. Durum böyle olunca, O'ndan sadır olan herşey mahza hikmetğru olmuş olur. İşte bu durumda insan susar ve itiraz etmez. Üçüncü bir izaha san için bu belânın Hak'dan geldiği ortaya çıkar. Bundan dolayı, bu belâyı nurlarını müşahede etmeye dalması, kişiyi belâdan şikayet etmekle meşgul alıkor. Bundan ötürü denilmiştir ki, "Tam sevgi, vefa ile artmaz; cefâ ile." Çünkü, eğer o, vefa ile artsaydı, o sevilen şey nasib ve payın bizzat olmuş olur; o nasibe ulaştıran şey bizzat değil, arızî olarak mahbûb olmuş İşte, sabr-ı cemîl budur.

Ana sabır, Cenâb-ı Hakk'ın kazasına rızâdan dolayı değil de, başka gayeler için bu sabır, sabr-ı cemîl olmamış olur. Bütün fiil, söz ve itikâdlarda hâkim olan Kaide şudur: Allah'ın kulluğunu taleb etmek için olan her şey, güzeldir; böyle güzel değildir. İşte bu noktada, şu hadiste rivayet edilen hususun doğru ortaya çıkar: "Müftüler sana fetva vermiş asa da sen yine de kalbine danış' Binâenaleyh, insan iyice düşünsün ki, ona verilen fetva, onu ubûdiyyeti gerçekleştirmeye sevkeden bir şey midir, yoksa değil midir? Çünkü alimler bize, esasen o şey öyle olmadığı halde, o şeyin öyle olduğu bir fetva verirlerse, ondan kesinlikle bir fayda meydana gelmez.

Yakûb (aleyhisselâm), "Artık bana düşen güzel bir sabırdır" deyince, bunun peşinden "sizin şu anlatışınıza karşı, yardımına sığınılacak olan ancak demiştir. Bunun manası, "Hazret-i Yakub'un sabra yönelişi, ancak Allah'ın la mümkün olur" demektir. Çünkü, güçlü olan nefsî sebepler, onu, feryad ve figan etmeye çağırmaktadır. Ruhanî sebepler ise, onu sabra ve rızâya uir. Binâenaleyh, bu iki tür arasında, adeta bir savaş meydana gelmiştir. Tealâ'nın yardımı olmadığı sürece, ruhanî tarafın galib gelmesi de mümkün . Binâenaleyh, ayetteki, "Artık bana düşen güzel bir sabırdır" ifadesi, "Yalnız ibadet ederiz" (Fatiha, 4) yerine; "Sizin şu anlatışınıza karşı yardımına sığınılacak ancak Allah'tır" ifadesi de, "Ancak senden yardım isteriz" (Fatiha, 4) ifadesi geçmektedir.

Yolcu Kafilesinin Kuyuda Yusuf'u Bulması

18 ﴿