22"O, tam erginlik çağına girince, kendisine hüküm ve ilim verdik, İşte, iyi hareket edenleri, biz böyle mükâfaatlandırırız". Ayetli ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Daha Önceki Kısımla Münasebet Ayetin, önceki ifâdelerle münasebeti hakkında şöyle denilebilir: "Allahü teâlâ, Yusuf'un Kardeşlerinin, ona kötülük yapıp, sonra o da o sıkıntı ve mihnetlere katlandığı zaman, kendisinin onu yeryüzünde yerleştirdiğini, güç ve kudret sahibi kıldığını, sonra buluğ çağına erince de, ona hüküm ve ilim verdiğini beyan etmiştir. Bundan maksat, Hazret-i Yusuf'un nail olduğu bütün nimetlerin, bu mihnetlere sabrından dolayı bir mükâfaat gibi olduğunu beyan etmektir. Nübüvvet Kesbî Değildir Bazı kimseler: "Nübüvvet, güzel amellerin mükâfaatıdır" derken, bazıları da: "Kim gayret eder, Allah'ın belalarına sabrederek, nimetlerine de şükrederse, risalet makamını elde edebilir" demişler ve sözlerinin doğruluğuna da şöyle delil getirmişlerdir: "Allahü teâlâ, Hazret-i Yusuf'un bu mihnetlere sabretmesinden bahsedince, bunun peşinden ona risâlet ve nübüvvet verdiğini söylemiştir. Daha sonra Allahü teâlâ, "İşte, iyi hareket edenleri, biz böyle mükâfaatlandırırız..." buyurmuştur. Bu, Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'un yapmış olduğu güzel taatları yapan herkese, Allah'ın bu makam ve mevkileri vereceğine delâlet eder..." Bu detil, doğrusu, akıldan uzaktır. Çünkü alimler, nübüvvetin, kesbî, yani gayretle elde edilebilecek bir şey olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Hazret-i Yusuf'a Risalet Verilmesi Bil ki, kim, "Yusuf, kesin olarak ne bir nebî ne de bir resul idi. O ancak, Allah'a itaat etmiş olan, Allah'ın da kendisine ihsan etmiş olduğu bir kul idi..." derse, bu söz icmâ ile batıldır. Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "O, Allahü teâlâ'nın, kendisi hakkında, "Biz de kendisine, "Andolsun ki sen onlara (...) bu işlerini haber vereceksin" diye vahyettik" (Yusuf, 15) buyurmuş olduğu vakitten beri bir nebî idi. Ama, henüz bir resul değildi. Sonra o, bu vakitten, yani Allahü teâlâ'nın, "O, tam erginlik çağma girince, kendisine hüküm ve ilim verdik..." buyurmuş olduğu bu zamandan itibaren de bir resul oldu..." Bazı alimler de, "O, kuyuya atıldığı andan itibaren bir resul idi" demişlerdir. İkinci Mesele Ayetteki Eşüdd Tabirinden Maksat Ebu Ubeyde şöyle demiştir: "Araplar, bir kimse, gençliğinin ve kuvvetinin doruk noktasına ulaşıp da, bu hal noksanlaşmaya henüz başlamadığı için, onun hakkında derler. Bu lafız, hem müfret, hem de cemi nakkında kullanılarak, meselâ denilir. Eşüdd kelimesinin tefsirini, En'âm Sûresi'ndeki (En'am, 152) ayetinin tefsirinde zikretmiştik. Kelimenin buradaki tefsirine gelince: Bu hususta İbn Cüreyc, Mücahid'den, o da İbn Abbas'dan şunu rivayet etmiştir: "O, tam erginlik çağma girince" ifadesinin manası, "O, otuzüç yaşına girince" demektir. Ben derim ki, bu rivayet, tıb kanunlarına da son derece uygundur. Çünkü doktorlar şöyle demektedirler: İnsan, önce meydana gelir. Sonra her gün azar azar kemalinin doruk noktasına ulaşıncaya kadar gelişmesini sürdürür. Sonra, kendisinden hiçbir şey kalmayıncaya kadar, noksanlaşmaya ve gerilemeye başlar. Binâenaleyh onun hali, ayın haline benzer. Çünkü ay, önce zayıf, belli belirsiz bir hilâl biçiminde ortaya çıkar; sonra gittikçe gelişerek dolunay haline getir. Derken, yok olup görünmez oluncaya kadar geriler ve küçülür. Bunu antadığtn zaman biz deriz ki: Ayın bir devir yapmasının müddeti, yirmisekiz küsur gündür. Bu devri dört kısma ayırırsan, her bir kısım yedişer gün olmuş olur. Htç şüphesiz doktorlar insan bedeninin hallerini de, yedili bir sisteme göre belirtmektedirler. Binâenaleyh insan, doğumundan yedi yaşını tamamlayıncaya kadar, zayıf bünyeli ve güçsüz, dayanıksızdır. İkinci yedi yaşına girdiği zaman, onda, anlayış, zekâ ve kuvvet eserleri görülmeye başlar. Sonra bu, ondört yaşını tamamlayıncaya kadar gelişmeye devam eder. Onbeş yaşına girdiği zaman, üçüncü yedi yaşlık zaman dilimine girmiş olur. Burada, aktı kemale erer, mükellefiyet çağına erişir ve onda, şehvet harekete geçer. Sonra, bu hat üzere, yirmibir yaşını tamamlayıncaya kadar gelişmeye devam eder. Yirmibir yaşında üçüncü yedi yıllık dilimi tamamlayarak yirmiiki yaşına girer. İşte bu son yedi yıllık dilim, onun neşv ü nema bulduğu yedi yılların son dilimidir. Yirmisekiz yaşını tamamladığı zamansa, böylece, gelişme müddetini tamamlamış olur ve insan, buradan artık duraklama devrine geçer. Bu zaman, işte insanın tam kemâline, erginliğine erginliğe erdiği zamandır. Bu, beşinci yedi yıllık zaman diliminin tamamlanmasıyla insan, otuzbeş yaşına gelmiş olur. Sonra bu mertebeler, güç kuvvet ve zayıflık bakımından da farklı farklıdır. Binâenaleyh, yedi yıllık zaman dilimleri içinde, şiddet, güç kuvvet ve kemâlin en ileri olduğu beşinci yedi yıllık zaman dilimi, yirmisekiz yaşından otuzüç yaşına kadar olup, bazan otuzbeş yaşına kadar devam eder. İşte bu konuda, makul olan izah şekli de budur. Her şeyin hakikatini en iyi Allah bilir. Üçüncü Mesele Ayetteki "hüküm" ve "ilim'in tefsiri hakkında birkaç görüş bulunmaktadır: Nazarî ve Amelî Hikmet Birinci Görüş: Hüküm ve hikmetin manası, nefsi hevâsından alıkoymak ve onu lekeleyecek kusurlardan uzak tutmaktır. Hükümden maksad, amelî hikmet; ilimden maksad ise nazarî hikmettir. Burada, amelî hikmet, ilmî hikmetten önce zikredilmiştir. Çünkü, riyazâtla uğraşan kimseler, önce amelî hikmetle uğraşırlar. Sonra bundan nazarî hikmete geçerler. Ama, aklî tefekkür ve ruhanî bakış, nazar sahibi kimseler, önce nazarî hikmete ulaşır, sonra ondan amelî hikmete inerler. Yusuf (aleyhisselâm)'un yolu, işte birincisidir. Çünkü o, belâ ve mihnetlere sabretti, bunun üzerine de Allah ona, mükaşefe kapılarını açtı. İşte bundan dolayı da, "biz ona, hüküm ve ilim verdik..." buyurdu. İkinci Görüş: "Hüküm", nübüvvet demektir. Çünkü peygamber hakk üzerine gönderilmiş bir hakimdir. "İlim" de, din ilmidir. Üçüncü Görüş: Buradaki "hüküm"den maksat, Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'un nefsinin, "nefs-i mutmainne" haline gelmesi, "emmâre bi's-sûi" olan nefsine hakim olup, onu zabt u rabt altında tutan anlamında olması muhtemeldir. İnsanın şehvet ve gazab kuvveti, zabt-u rabt altında tutulur ve zayıf olursa, kutsi nurlar ve kutsi âlemden nefis cevherine gelen ilahi ışıklar artar. Bu konuda sözün özü şudur: Nefs-i natıka cevheri küllî marifetleri ve aklî nurları alabilecek şekilde yaratılmıştır. Şu kadar var ki, bize göre hem aklî deliller, hem de ulvî mükâşefeter bakımından, beşeri ruhların cevherlerinin farklı farklı oldukları sabittir. Kimi zekî, kimi aptal, kimi hür, kimi esir, kimi kıymetli, kimi kıymetsizdir. Yine onların kimi ruhanî âleme daha meyyal, kimi de maddî âleme daha düşkündür. Bütün bu gibi kısımlar pek çoktur. Bu makamların her biri, daha fazla, daha zayıf veya daha mükemmel veya daha düşük olabilir. Nefs-i natıka cevheri, parlak ve aydın bir cevher olup akli ışıkları ve ilahî işaretleri alıp sezecek bir istidadda olsa bile bu insan küçük iken o haller kendisinden zuhur etmez. Zira nefs-i natıka (insan ruhu) ancak beden âletlerini kullanmak suretiyle kuvvetlenir, işlerini yerine getirir. Bu aletlere (organlara) ise, küçük iken rutubetler hakimdir. İnsan büyüdüğünde, "garîzî hararet" bedenine hakim olduğunda, o "rutubetler" olgunlaşıp, azalıp dengelendiği için, böyle haller zuhur etmez. Böylece de, o bedenî âletler, insan ruhunun kullanabileceği aletler haline gelmiş olur. Nefis, cevheri itibarı ile kıymetli olup, bedenî aletler (organlar) da mükemmel olunca, nefsin bilgileri mükemmellesin nurları güç kazanır ve nefisteki ilahî parıltılar ve nurlar artar. Binâenaleyh ayetteki "O, tam erginlik çağma girince" buyruğu, bedenî uzuvlarının mu'tedil (normal) oluşuna; "Kendisine hüküm ve ilim verdik" buyruğu da Hazret-i Yûsuf'un nefsinin, amelî ve nazari (tefekkürî) kuvvet bakımından mükemmel oluşuna bir işarettir. Allah en iyi bilendir. |
﴾ 22 ﴿