24"O kadın, andolsun ona niyeti kurmuştu. Eğer Rabbisinin burhanını görmemiş olsaydı, neredeyse o (Yusuf) da ona kastetmişti, işte biz ondan kötülüğü ve fuhşu uzak tutalım diye, böyle yaptık. Çünkü o, muhlis kullanmızdandı". Bil ki bu, iyice incelenmesi gereken ayetlerdendir. Bununla ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Hazret-i Yûsuf'dan Hata Sâdır Oldu mu? Hazret-i Yûsuf'dan bir günah sâdır olmuş mudur, yoksa olmamış mıdır? Bu hususta iki görüş vardır: Birinci Görüş: Yusuf (aleyhisselâm) bu günaha niyetlenmişti. Vahidi, "el-Basit" adlı kitabında şöyle demiştir: "İlmine güvenilen ve rivayetlerine itibar edilen müfessirler, Hazret-i Yusuf'un da o kadına, doğruca niyetini kurduğunu ve bir kimsenin, hanımına yaklaştığı gibi iyice yaklaştığını, Rabbisinin burhanını görünce, bütün şehevî hislerinin gidiverdiğini söylemişlerdir." Câfer-i Sâdık (radıyallahü anh) Hazret-i Ali'nin şu sözünü senedi ile rivayet etmiştir: "Hem o kadın Yûsuf'u, hem de Yûsuf onu arzulamıştı. Yûsuf'un o kadına olan arzusu, kuşağını çözmeye niyetlenmesi şeklinde kendini göstermişti ." İbn-i Abbas (radıyallahü anh)'ın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: "O, kuşağını çözdü ve hıyanet etmek (zina etmek) isteyen bir kimsenin oturacağı şekilde, o kadının yakınına (yanına) üzerine oturdu." Yine İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan şu da rivayet edilmiştir: "O kadın sırt üstü yattı; Yusuf da elbisesini çıkararak onun iki bacağı arasına oturdu." Vahidi, bu hususta birçok lüzumsuz söz nakletmiş, o sözleri doğrulayacak ne bir ayet, ne de itimad edilecek sahih bir hadis getirmemiştir ve faydasız olan bu sözler hususunda iyice araştırma yapmamış, (fazla düşünmeden onları kitabına almıştır). Yine rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm) "Bu, (efendimin) gıyabında kendisine hainlik etmediğimi bilmesi içindir" (Yusuf, 52) dediğinde, Cebrail (aleyhisselâm), "Ey Yusuf, o işe yeltendiğinde de mi?" demiştir. Bunun üzerine, o "Ben, nefsimi tebrie ermem" (Yusuf, 53) demiştir. Vahidi, sözüne devamla, "Bu işi, Yusuf'un yapmaya niyetlenmiş olduğunu söyleyen alimler, peygamberlerin haklarını ve onların Allah Katındaki makamlarının yüceliğini, Hazret-i Yusuf'un buna niyetlenmemiş olduğunu söyleyenlerden daha İyi biliyorlardı" demiştir. İşte Vahidi'nin, bu konudaki sözünün özeti böyledir. Hazret-i Yusuf Asla Günaha Kastetmedi İkinci Görüş: "Hazret-i Yusuf, bu bâtıl işten ve haram niyetten uzak ve berîdir." Bu, muhakkik müfessir ve kelamcıların görüşüdür. Biz de aynı görüşü söylüyor ve Hazret-i Yusuf'u şu şekilde savunuyoruz: Bil ki peygamberlerin ismetlerinin (günahsız oluşlarının) vacib olduğunu gösteren deliller pek çoktur. O delilleri. Bakara Sûresinde, Hazret-i Adem kıssasında genişçe ele aldık. Dolayısıyla onları tekrarlamayacağız, fakat burada, onlara birkaç ilavede Dulunacağız: Birinci Hüccet: Zina, büyük günahların en âdilerindendir. Emânete hainlik etmek de, yine en âdî günahlardandır. Hem sonra büyük bir iyiliğe, tam bir rezil ve rüsvaylık ile, alabildiğine utancı gerektiren bir kötülük- ile karşılık vermek de, en nahoş günahlardandır. Ayrıca, bir çocuk, çocukluğunun başlangıcından gençliğine ve olgunluk çağına gelinceye kadar bir adamın yuvasında büyüyecek, yeterli rızkı temin edilecek, namusu ve şerefi korunacak, sonra da korunan bu çocuk kalkıp, kendisine böylece büyük iyilikte bulunan kimseye, en adi kötülüğü yapacak. İşte bu, en adi bir iştir. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Birinci görüşte olanların Hazret-i Yûsuf'a isnad ettikleri bu masiyet, saydığımız dört bakımdan da söz konusu olan bir masiyettir. Böylesi bir suç, eğer Allah'ın yarattığı insanların en fasığına ve hayırlardan tamamen uzak olan bir kimseye isnad edilse, o bile bunu kesinlikle kabul etmez. O halde, böylesi bir günah, ezici ve çok net mucizelerle desteklenmiş olan o peygambere nasıl isnâd edilebilir? Hem sonra Allahü teâlâ, bunun dışında başka birşey için, "işte biz ondan kötülüğü ve fuhşu uzak tutalım diye böyle (yaptık)" buyurmuştur ki bu söz, kötülük ve fuhşun tamamen ondan uzak tutulduğunu gösterir. O görüşte olanların, Hazret-i Yusuf'a mal ettikleri bu günahın, en büyük bir kötülük ve en ileri bir fuhuş olduğunda şüphe yoktur. O halde daha nasıl, aynı hâdise hakkında Cenâb-ı Hakk'ın, Yusuf, kötülüklerin ve fuhşun en büyüğünü yapmaya yeltenirken, onun kötülüklerden berî olduğuna şahadet etmesi, Âlemlerin Rabbine nasıl uygun düşer? Hem sonra bu ayet, bizim görüşümüze bir başka açıdan da delildir. Bu böyledir, çünkü biz diyoruz ki: "Farzet ki bu ayet, bu günahın ondan nefyine delâlet etmiyor. Fakat bunun, çok büyük bir medhi ve ileri bir övgüyü ifade ettiğinde şüphe yoktur. Binâenaleyh Allah'ın, bir insanın büyük bir günaha yöneldiğini bildirip, sonra da bunun peşinden o insanı en ileri şekilde övmesi, hikmet-i ilâhiyeye uygun düşmez. Bu, bir padişahın, bir kölesini en çirkin bir günah ve fuhşiyat ile suçlayıp, sonra da bunun peşinden ileri bir medh ile onu övmesine benzer. Hiç şüphesiz bu, hoş karşılanmayan birşey olur. İşte burada da böyledir. Allah en iyi bilendir. İkinci Hüccet: Peygamberlerden ne zaman bir zelle (kusur) sâdır olsa, onlar bunu büyük görür ve bunun peşinden hemen tevbe ederek, pişmanlıklarını ve tevâzularını ortaya korlar. Binâenaleyh eğer Yusuf (aleyhisselâm), bu hoş olmayan büyük günaha yeltenmiş olsaydı, onun hemen bundan sonra tevbe ve istiğfarda bulunmaması imkansız olurdu. Eğer o tevbe etmiş olsaydı, şüphesiz Cenâb-ı Hak, başka yerlerde olduğu gibi, onun tevbe ettiğini Kur'ân'da naklederdi. Bu hususta herhangi birşey bulunmadığına göre, biz, bu hâdisede Hazret-i Yûsuf 'dan hiçbir günah ve masiyetin sâdır olmadığını anlıyoruz. Yusuf'un Masum Olduğuna Şahidlik Edenler Üçüncü Hüccet: Bu hâdise ile ilgili olan herkes, Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'un, o günahtan beri olduğuna şehâdet etmiştir. Bil ki, bu hadiseyle ilgili olanlar şunlardır: Hazret-i Yusuf; o kadın; kadının kocası; (Mısır'lı) kadınlar ve şahidler. Alemlerin Rabbi de Hazret-i Yusuf'un günahtan berî olduğuna şahadet etmiştir. İblis bile, Yusuf (aleyhisselâm)'un o günahtan berî olduğunu kabul etmiştir. Durum böyle olunca, hiç bir müslümanın bu konuda tereddüt etmesi söz konusu değildir. Hazret-i Yusuf'un, kendisinin o günahtan uzak olduğunu iddia etmesinin izahı şudur: O, "O (kadın), kendisi benim nefsimden murad almak istedi" (Yusuf, 26) ve "Ey Rabbim, zindan bana bunların davet edegeldikleri şeyden daha sevimlidir" (Yusuf, 33) demiştir. O kadının, itirafının izahı da şöyledir: O, Mısırlı kadınlara, "İşte beni kendisi hakkında ayıpladığınız şu gördüğünüz zatdır. Andederim ki onun nefsinden murad istedim de, o namuskârlık gösterdi" (Yusuf, 32) ve "Şimdi hak meydana çıktı. Ben onun nefsinden murad almak istedim. O, gerçekten doğru söyleyenlerdendir" (Yusuf, 51) demiştir. Kadının kocasının, Hazret-i Yusuf'un günahsız oluşunu kabul ettiğinin izahı da şudur O, "Şüphesiz bu, siz kadınların fendinizdendir. Çünkü sizin fendiniz büyüktür. Yusuf, sen bundan vazgeç. Ey kadın sen de günahına istiğfar et" (Yusuf, 28) demiştir. Şahidlerin itirafına gelince: Bu şöyledir: "O (kadının) yakınlarından bir şâhid de şehâdet etti ki: "Eğer gömleği önünden yırtıldıysa, kadın doğru söylüyor. O zaman o (Yusuf) yalan söylemektedir..."(Yusuf, 26-27). Allahü teâlâ'nın buna şehâdeti, "işte biz ondan fenalığı ve fuhşu bertaraf edelim diye böyle (yaptık.) Çünkü o, muhlis kullarımızdandır" (Yusuf, 24) sözü ile olmuştur. Böylece Allahü teâlâ bu ayette, Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'un temiz olduğuna şu dört bakımdan şehâdet etmiştir: Birincisi, "Ondan fenalığı bertaraf edelim diye..." cümlesidir. Buradaki fiilin başındaki lâm, te'kid ve mübalağa ifâde eder. İkincisi, "ve fuhşu" tabiridir. Bu, "Ondan fuhşu da bertaraf edelim diye..." demektir. Üçüncüsü, "Çünkü o (...) kullarımızdandır" cümlesidir. Rahman'ın kulları ise, "yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler. Kendilerine, beyinsizler laf attığı zaman "selâm!" deyip geçerler" (Furkan, 63) ayetidir. Dördüncüsü, "Muhlislerdendir" tabiridir. Bu kelime bazan ism-i fail olarak bu şekilde, bazan da ism-i mef'ûl olarak, "muhlesîn" (ihlasa erdirilmiş) şeklinde okunmuştur. Binâenaleyh bunun ism-i fâil olarak okunması, Hazret-i Yusuf'un taat ve sadetlerini ihlaslı olarak yaptığını gösterir. İsm-i mef'ûl olarak okunması da, Allahü teâlâ'nın Hazret-i Yusuf'un kendisi için ve huzurunda bulundurmak için seçtiğine delâlet eder. Her iki kıraata göre de, bu kelime, Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'un, kendisine isnad edilen o günahtan temiz olduğuna açıkça delalet eder. İblis'in, Hazret-i Yusuf'un günahsız olduğunu kabul edişinin izahı şudur: O, "Senin izzetine yemin ederim ki ben de artık onların hepsini muhakkak azdıracağım. İçlerinden ihlâsa erdirilmiş (mü'min) kulların müstesna..." (Sâd, 82-83) demiş ve böylece, muhlis kulları yoldan çıkarmasının mümkün olmadığını kabul etmiştir. Yusuf (aleyhisselâm) da muhlis kullardandır. Çünkü Allahü teâlâ, "O muhlis kullanmadandır" buyurmuştur. Dolayısıyla bu, İblis'in, onu iğvâ edemeyeceği ve onu hidayet yolundan saptıramayacağı hususunda, İblis tarafından yapılmış bir itirafı olur. İşte bu noktada biz diyoruz ki, bu kepazeliği Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'a nisbet eden o câhiller, eğer Allah'ın dinine tâbi olmuş kimselerden iseler, Allahü teâlâ'nın Hazret-i Yusuf'un temiz olduğu hususundaki şehâdetini kabul etsinler; yok eğer İblis'in ve ordusunun tâbi olanlarından iseler, İblis'in bu husustaki şehâdetini kabul etsinler. Belki de onlar şöyle derler: "Biz tıpkı, El-Harzemî'nin şu şiirde dediği gibi, işin başında İblis'in tabiileri idik. Fakat sonra ona başkaldınp, sefihlikte onu geçtik." "Başlangıçta ben, İblis'in ordusundan idim; derken zaman beni bu yolda yükseltti de, İblis benim ordumdan oldu. Şayet o benden önce ölmüş olsaydı, ondan sonra ben, onun benden başka hiç kimsenin daha iyi bir tarzda yapamayacağı şekilde fısk yollarım çok güzel işler ve yapardım." Bu delillerle, Yusuf (aleyhisselâm)'un, o cahillerin söylediği günahtan uzak ve berî olduğu sabit olmuş olur. Bunu iyice kavradı isen, biz diyoruz ki: Ayetin zahirine göre söz, şu iki makamdadır: Birinci Makam, şöyle dememizdir: Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'un o kadına niyetlendiğini kabul etmiyoruz. Bunun delili, ayetteki, "Eğer Rabbisinin burhanını görmemiş olsaydı, neredeyse o (Yusuf) da ona kastetmişti" cümlesidir. Ayette, lev lâ (Eğer (...) olsaydı) edatının cevabı önce gelmiştir. Bu tıpkı, "Helak olanlardan olacaktın, eğer falanca seni kurtarmasaydı" denilmesi gibidir. Zeccâc, lev lanın cevabının önce gelmesini, şu iki bakımdan kabul etmemiştir: a) Bunun cevabının önce gelmesi, şâzz (nadir)dir ve fasih bir sözde bulunmaz. b) Eğer buna cevap verilecek olsa, cevabının başında lâm-ı te'kid bulunur. Binâenaleyh eğer durum sizin dediğiniz gibi olsaydı, Cenâb-ı Hak, buyururdu. Zeccâc'ın dışındaki nahivciler, şöyle üçüncü bir husus daha ileri sürmüşlerdir: Eğer Hazret-i Yusuf tarafından bir niyet bulunmasaydı, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer Rabbisinin burhanını görmemiş olsaydı" buyruğunun bir manası olmazdı. Bilki Zeccâc'ın söylediği şey, cidden akıldan uzaktır. Çünkü biz, bu edatın cevabının sonra gelmesinin, daha bunun caiz oluşu, cevabın önce gelmesine mâni değildir. Hem nasıl olabilir ki? Çünkü Sîbeveyh'in, "Araplar, en önemli hususu, cümlenin en başında zikrederler, sonra öneme göre diğerlerini sıralarlar" dediği nakledilmiştir. Binâenaleyh, takdim ve tehirin caiz oluşu, o şeyin öneminin derecesine bağlıdır. Fakat bazı lafızların özellikle kullanılmayacağını söylemek, hikmete uygun düşmez. Hem, lev lanın cevabının Şaşında "lâm"ın bulunması caizdir. Fakat bu, onun cevâbının lâmsız zikredilmesinin da olmayacağına delâlet etmez. Ayrıca biz, Zeccâc'ın bu iki sorusundaki görüşünün yanlışlığını gösteren şu ayeti de delil getiririz: "Eğer, kalbine rabıta (sağlamlık) vermeseydi, az daha onu açığa vuracaktı" (Kasas, 10). Yusuf, Tabiatı Sebebiyle Değil, Haram Olduğundan Günaha Girmedi "Eğer Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm) bu işe niyetlenmemiş olsaydı, Hak teâlâ'nın, "Eğer Rabbisinin burhanını görmemiş olsaydı" buyruğunun bir manası olmazdı" şeklindeki üçüncü soruya karşı şöyle deriz: Aksine bunda en büyük bir fayda ve mana vardır. S_ da, Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'un o kadına niyetlenmeyişi, kadınlara arzu duymadığından şehevîkudreti olmadığından dolayı değil, Allah'ın dininin delillerinin, kendisini bu işlen alıkoyduğundan ötürü oluşunu izâhdır. Sonra biz diyoruz ki: Şu husus da, lev la'nın cevabının, bizim söylediğimiz kısım olduğuna delâlet eder: Hiç şüphesiz bu adat, bir cevap ister. Bahsedilen cümle de, ona cevap olmaya uygundur. Şu halde onun, lev lâ'nın cevabı olduğuna hükmetmek gerekir." Biz, lev lâ'ya, bir mukadder cevap oûşünürüz. Çünkü Kur'ân'da, cevapların terkedildiği (açıkça zikredilmediği), çokça görülen bir husustur" da denilemez. Zira biz deriz ki: Evet, Kur'ân'da bunun çok olduğu hususunda münakaşa yok. Fakat asıl olan, cevabın mahzûf olmayışıdır. Hem sonra, cevabın hazfi, cümlede cevabı gösteren bir şey bulunduğu zaman güzel ve erinde olur. Bu ayette cevabın mahzuf olduğu söylenecek olursa, cümlede o cevabın ne olduğunu gösterecek birşey yoktur. Çünkü burada, herbiri yerinde olan çeşitli takdirler yapılabilir. Binâenaleyh onlardan birisini takdir etmek, diğer birini takdir etmekten daha evlâ değildir. Böylece, fark ortaya çıkmış olur. Allah en iyi bilendir. İkinci Makam, şöyle dememizdir: Biz, Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm)'dan böyle bir niyetin sâdır t4duğunu hadi kabul edelim. Fakat diyoruz ki: Ayetteki "O (Yusuf) da ona kastetmişti" ifadesini zahirî manasına hamletmek mümkün değil. Çünkü bu kastın, cadının zatı ile ilgili olması imkânsızdır. Zira "hemm", kast cinsindendir. Kast ise oâkî zatlara taalluk edemez. Şu halde bu "hemm"in, müteallakı olacak bir fiilin takdir edilmesi gerektiği sabit olmuş olur. O fiil, ayette açıkça zikredilmemiştir. Onlar, mukadder olan bu fiilin "o kadınla fuhuş yapma" olduğunu iddia etmişlerdir. Biz ise, onların ileri sürdüklerine ters olan, başka bir fiil takdir ediyoruz. Bunu, birkaç şekilde izah ederiz: Hemm Kelimesinin İzahı 1) Bundan maksat, "Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm) o kadını kendisinden defetmeye, onu böylesi çirkin bir fiilden menetmeye hemmetmiş, manasıdır. Çünkü "hemm", kastetmek demektir. Binâenaleyh bu "hemm" kelimesinin, kadın ile Hazret-i Yusuf'dan herbiri için, herbirine uygun düşen bir "kasıt" manasına hamledilmesi gerekir. Kadına uygun düşen, onun kâm almaya, Hazret-i Yusuf'un bedeninden istifâde etmeye kasdetmesidir; insanlara peygamber olarak gönderilmiş olan Hazret-i Yusuf'a uygun düşen ise, âsî olanları Allah'a isyandan menetmeye ve emr-i ma'rûf nehy-i münker yapmaya kastedip yönelmesidir. Nitekim Arapça'da Onu dövmeye ve savuşturmaya niyetlendim" manasında, denilir. Buna göre eğer onlar, "Bu takdire göre, ayetteki "Eğer rabbisinin burhanını görmemiş olsaydı" kaydının bir fayda ve manası kalmaz" derlerse, biz deriz ki: Aksine, bunda en büyük bir fayda vardır. Bunu şu iki şekilde izah ederiz: a) Allahü teâlâ, Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm)'a, eğer o kadını defetmeye niyetlenirse, kadının onu öldürmek isteyeceğini, yahut orada bulunan (adamlarına) onu öldürmelerini emredeceğini bildirmiştir. İşte bundan ötürü, Hak teâlâ ona, kendisini ölümden koruması için, kadını döverek (bundan) alıkoymaktan kaçınmasını bildirmiştir. b) Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm), o kadını eğer kendisinden men etmeye uğraşsaydı, kadın her halükârda ona sarılacak, böylece de Hazret-i Yûsuf'un elbisesi (gömleği) ön tarafından yırtıiacaktı. Halbuki Hak teâlâ, ezeli ilmi ile, o şahidin, Yusuf'un elbisesinin önden yırtılması halinde Yusuf'un; arkadan yırtılması halinde kadının hâin olduğuna hükmedeceğini elbette biliyordu. Dolayısiyle Hak teâlâ ona, bunu bildirdi. Böylece Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm) da, şahidin şâhidliği, kendisinin o günahtan berî olduğuna dâir kendi lehinde bir hüccet olsun diye, o kadını kendisinden savuşturmakla uğraşmamış, ondan kaçmayı tercih etmiştir. 2) "Hemm", şehvet manasına alınabilir. Bunun, bu manada kullanılması yaygındır. Nitekim birisi arzu etmediği birşey hususunda "Bu, beni ilgilendirmiyor'; arzu edip, ilgisini çeken şey hususunda da, "Şu, benim için en önemli bir şeydir" der. Buna göre, Allahü teâlâ Hazret-i Yûsuf'un şehevi kuvvetini, "hemm" kelimesi ile ifâde etmiştir. Binaenaleyh ayet, "Yemin olsun ki kadın ona, o da kadına arzu duydu. Eğer Yusuf (aleyhisselâm), Rabbisinin burhanını görmeseydi bu iş, var olacaktı" manasını ifade eder. 3) "Hemm" "kişinin kalbinden geçirdiği şeyler" diye tefsir edilebilir. Çünkü çok güzel bir kadın süslenip, genç ve güçlü bir delikanlı için hazırlandığında, mutlaka hikmet ile tabiî şehvet; nefis ile akıl arasında bir mücâdele meydana gelir. Bazan tabiat ve şehvet tarafı ağır basar, bazan da akı ve hikmet tarafı ağır basar. Binâenaleyh "hemm", insan tabiatının çekişi; "burhan: örme" de, kulluk tarafının çekişi demektir. Bu, tıpkı şuna benzer: Sıcak bir yaz günü, oruçlu sâlih bir zât, kar katılarak soğutulmuş gül şerbeti gördüğünde, nefsi onu o gül şerbetini içmeye zorlar. Fakat dini ve hidayeti buna mâni olur ki, işte bu hiçbir günahın söz konusu olmasına Delalet etmez. Aksine bu hal ne zaman daha güçlü olsa, kulluk vazifelerini yerine getirmedeki kuvvet de, o nisbette mükemmel olur. Binâenaleyh, elhamdülillah, savunduğumuz görüşün doğruluğu ortaya çıkmış ve Vahidi'nin elinde, laf atmaktan ve müfessirlerin adlarını saymaktan başka birşek kalmamış olur. Eğer o, bu hususta bir başka şüphe ileri sürecek olsaydı, ona da cevap verirdik. Fakat o bazı müfessirlerden yaptığı rivayete pek birşey eklememiştir. Bil ki "Haşviyye"'den birisi, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), üç yalanı hariç, başka hiçbir yalan söylememiştir" dediğini rivayet etmiş idi. Ben dedim "En münasip davranış, böylesi haberlerin kabul edilmemesidir." Bunun üzerine o, redd tavrı ile, şöyle karşılık verdi: "Amma bunu kabul etmememiz, ravîleri yalancı saymamıza müncer olur!" Ben de ona derim ki: "Hey zavallı adam! Eğer biz o rivayeti doğru kabul edersek, Hazret-i İbrahim'in yalan söylemiş olduğunu kabul etmiş oluruz. Yok eğer o haberi doğru saymaz isek, o zamanda bunu rivayet edenin yalan söylediğini kabul etmiş oluruz. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in yalan söylemekten uzak oluşu bir kısım meçhul ravilerin yalandan korunmasından daha evladır. Bu asıl prensibi iyice kavrayınca, Vahidî'ye şöyle deriz: Bu görüşü o müfessirlerden nakledenlerin, doğru mu yalancı mı olduklarını bize kim garanti edebilir? Allah en iyi bilendir. İkinci Mesele Ayetteki "Rabbin burhanı" ile ne kasdedildiğini şöyle açıklarız: Peygamberlerin ma'sum (günahsız) olduğunu kabul eden muhakkik alimler Hazret-i Yusuf'un gördüğü burhanı, birkaç şekilde açıklamışlardır. a) Bu, zina fiilinin haram olduğu hususundaki, Allah'ın hüccetinin ve zina edecek kimseye terettüb eden cezanın bilinmesidir. b) Allahü teâlâ, peygamberlerin nefislerini kötü huylardan temizlemiştir. Hatta Allah'ın, peygamberlerin yakın arkadaşlarının nefislerini bile, böyle kötü huylardan temizlediğini söyleyebiliriz. Nitekim Cenab-ı Hak, "Ey ehl-i beyt, Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diler" (Ahzab, 33) buyurmuştur. Binâenaleyh burada Hazret-i Yusuf'un gördüğü bildirilen ilahî burhandan maksad, peygamberler için güzel huyların tahakkuk etmesi, onları öyle kötü işlere yönelmekten alıkoyan hallerin hatırlatılmasıdır. c) Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm), odanın tavanında, "Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz ki hayasızlıktır, kötü bir yoldur" (Isra, 32) ayetini yazılı olarak gördü. d) Bu, fuhşiyyatı işlemeye mâni olacak olan "nübüvvet"tir. Bunun delili, peygamberlerin, insanları kötülüklerden ve rezil-ü rüsvay eden şeylerden men etmek için gönderilmiş olmalarıdır. Dolayısı ile eğer peygamberler, kendileri her türlü kötülük ve fuhşa yönelirken, insanlara bunu yasaklamaya kalkışırlarsa, "Ey iman edenler, niçin kendinizin yapmadığı şeyleri söyleyip emrediyorsunuz? Yapmayacağınızı söylemeniz, en şiddetli bir buğz bakımından Allah indinde büyüktür" (Saff, 2-3) ayetinin muhtevasına girmiş olurlar. Hem sonra Allahü teâlâ, yahudileri "siz, insanlara iyiliği emredersiniz de, kendinizi unutur musunuz?" (Bakara, 44) diye ayıplamıştır. Yahudiler için ayıp olan birşey, mucizelerle desteklenmiş bir peygambere nasıl isnad edilebilir? Bu günahı Yusuf (aleyhisselâm)'a nisbet edenler de, bu "bürhân"ın ne demek olduğu hususunda, şu izahları yapmışlardır: 1) "Kadın, evin ortasında inci ve yakut kakmalı bir puta yöneldi ve onun üzerini bir bezle örttü. Bunun üzerine Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm): "Bunu niçin yaptın?" dediğinde de, "Ben putumun bir günah işlerken beni görmesinden utanırım" dedi. Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm) da: "Sen, aklı olmayan, duymayan bir puttan utanırken ben nasıl olur da, herkesin yaptığını (gücünü) kendisine veren ilahımdan utanmam. Allah'a yemin olsun ki, ben bu işi kesinlikte yapmam!" dedi" Bu görüşte olanlar, "işte bürhân budur" demişlerdir. 2) Onlar, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan şunu rivayet etmişlerdir: "Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm)'a, babası Ya'kûb, parmaklarını ısırır olduğu halde ve "Peygamberler zümresinden takdir edilmiş olduğun halde, facirlerin işini mi yapıyorsun? Bundan utan!" der vaziyette temessül etti, göründü." Bu aynı zamanda İkrime, Mücahid, Hasan el-Basri, Sald b. Cübeyr, Katâde, Dahhâk, Mukâtil ve İbn Sîrîn'in görüşüdür. Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Hazret-i Yaküp (aleyhisselâm) Yusuf (aleyhisselâm)'a göründü ve onun göğsüne vurdu. Böylece onun bütün şehveti, parmak uçlarından (adetâ) çıkıp gitti." 3) Onlar şöyle demişlerdir: "Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm), birisinin gökten kendisine "Ey Ya'kûb'un oğfu.sen kuşlar gibi olma. Kuşun tüyleri vardır. Ama zina ettiğinde, o güzel tüyleri dökülür (güzelliği gider)" diye seslendiğini duydu" 4) Onlar, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediğini nakletmişlerdir: "Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm), Yakub (aleyhisselâm)'un temsilini (hayalini) görünce de, vazgeçmedi. Ta ki Cebrail (aleyhisselâm), onu geri tepince bütün şehveti kayboldu." Vahidî bu rivayetleri nakledince, kibirlenerek (laf atarak), "Bu, tenzili (Kur'ân'ın nüzulünü) gören zatlardan, Kur'ân'ın tefsirini alan tefsir önderlerinin görüşüdür" demiştir. Ona şöyle denilebilir: "Sen, bize hiç bir faydası bulunmayan, bu laf atmalardan başka birşey söylemiyorsun. Senin, buna delilin nerede?" Hem, aynı şeyde delillerin birbirin'ıtakib etmesi caizdir. Yûsuf (aleyhisselâm), asli delillere göre, zinadan uzak durmuştur. Binâenaleyh ona, bu kadar engel ilave edilince, onun bu işten vazgeçmesi kuvvetli ve sakınması mükemmel olmuş olur. Şaşılacak şey! Onlar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in -kendisinin hiç bir dahli olmaksızın-hücresine bir köpek yavrusunun girmesi üzerine Cebrail (aleyhisselâm)'in kırk gün Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelmemiş (vahiy getirmemiş) olduğunu nakletmişlerdir. Bu konuda ise, Yusuf (aleyhisselâm)'un, zina işi ile meşgul İken, Cebrail (aleyhisselâm)'in ona gittiğini iddia etmişlerdir. Şaşılacak şey ki, onlar Hazret-i Yûsuf un, Cebrail (aleyhisselâm)'in gelmesi sebebi ile, bu işten imtina etmediğini iddia ediyorlar. Halbuki en fasık ve en Kâfir birisi bile fuhuşla meşgul iken, ansızın yanına sâlihlerin sureti ve şekli üzere olan bir kimse girse, ondan utanır, kaçar ve o işi bırakır. Burada ise, Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm), Ya'kûb (aleyhisselâm)'un parmaklarını ısırdığını gördüğü halde, ona önem vermediği rivayet edilmektedir. Sonra güya Cebrail (aleyhisselâm), o azametine rağmen, onun yanına girmiş de, Yusuf yine Cebrail'in gelmesi ile, bu kötü işten imtina etmemiş de, ancak Cebrail (aleyhisselâm) onun sırtına vurmaya mecbur kalmıştır. Binâenaleyh biz, dini hususlarda sapmaktan ve yakîni elde etmek hususunda çaresiz kalmaktan Allah'ın bizi korumasını isteriz. İşte bu konudaki sözümüz, özetle bundan ibarettir. Allah en iyi bilendir. Üçüncü Mesele Sû ile "fahşâ ' arasındaki fark hususundadır. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır: 1) Sû, elin yapıp işlediği bir cinayet (yani günah), fahşa ise, zinadır. 2) Sû, öpme ve şehvetle bakma gibi, esas zinanın (münasebetin) öncüsü olan şeyleri; fahşâ da zinanın kendisidir. Cenâb-ı Hak "Çünkü o, muhlis kullanmadandır" buyurmuştur. Yani "O, dinini sırf Allah'a has ve hâlis kılan kimselerdendir." Bu kelimeyi, lâm'ın fethası ile, "muhlesîn" şeklinde okuyanlar ise bunu "O, Cenab-ı Hakk'ın, kendisini kötülüklerden arındırdığı (hâlis kıldığı) kimselerdendir" manasını kastetmişlerdir. Bununla, Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm)'un, haklarında Cenâb-ı Allah'ın "Çünkü biz onları, katıksız bir hasletle hâlis insanlar yaptık" (Sâd, 46) buyurduğu, İbrahim (aleyhisselâm) zürriyetinden oluşu manasının kastedilmiş olması da muhtemeldir. Dördüncü Mesele İbn Kesîr, İbn Âmir ve Ebu Amr, bütün Kur'ân'da bu kelimeyi, lâm'ın kesresiyle, "muhlisin" şeklinde okurlarken, diğerleri, lâm'ın fethasıyla "muhlesîn" şeklinde okumuşlardır. Kadının Yusuf'u Kovalayıp Gömleğini Yırtması |
﴾ 24 ﴿